Öne Çıkan Yayın

Beni Her Yerde Bulun (BU YAZI BAŞA İLİŞTİRİLMİŞTİR)

İletişim için: semender101@gmail.com Şahsi blog: E, burası zaten. ~Gerektikçe güncellenecektir.~

6 Eylül 2020 Pazar

Ejderha ve Mühür ~ 9,1. Bölüm: İbadethanelerin Denetlenmesi


7. Ofis'e girer girmez Lider elime bir dosya tutuşturdu.

"Bu ne?"

Lider: "İbadethaneleri denetleyeceğiz."

Öyle bir şey yapıyor muyduk ki? Düzen Bürosu'nun kayıtlarında görmedim.

Lider: "Aslında İnanç Bürosu'nun işi ama..."

Tamam, şimdi anladım. 7. Ofis'e yıkılan başka bir iş. Lider pis pis sırıtıyor.

Lider: "Sen havra, Ortodoks kilisesi, cemevi ve camiden sorumlusun. Aslında Şinto tapınağını da sana verecektim ama..."

Ah, devamını biliyorum. Ayçiçek, bu senin başının altından çıktı, değil mi?

Lider: "...Sevgilini kayırmanı istemedim."

Bu durumu herkes çok çabuk kabullendi. Ben hâlâ Kyouka'nın benle dalga geçtiğini düşünüyordum, evime kadar gelip ciddi olduğunu anlatana ve beni öpene kadar. Neyse, devam edeceğiz. Belgede nelere dikkat etmem gerektiği yazıyor. Genel şeyler işte: Mimari uygunluk, yasal uygunluk, dini uygunluk falan... Her neyse, yola çıktım. Hem oradan ulaşmak daha kısa olduğu hem de Kyouka'yı görebilirim umuduyla 3. Cadde'den geçtim. Ulaşmam gereken yer 7. Cadde ya da daha çok bilinen gayriresmi adıyla "Vahiy Yolu." O caddede art arda vahiy dinlerinin ibadethaneleri var, biraz Puklinya yasalarından biraz da inatçı bir sidik yarışından kaynaklanıyor. Oradaki binaları tam olarak saymak gerekirse: Zerdüşt tapınağı, Hindu tapınağı, Ezidi dergahı, havra, beş kilise (Biri Adventist, Amiş ve Anglikanlar gibi küçük ya da dış gruplar da dahil Protestanlar, biri Katolikler, biri Ortodokslar, biri Nasturi, Süryani, Keldani ve her türden yerel doğu kilisesine bağlı kişiler için ki resmi adı Nestorius Kilisesi, biri Mormonlar ve Yehova Şahitleri de dahil olmak üzere Üniteryenler için ki resmi adı İkinci János Kilisesi), cami, cemevi, Bahai tapınağı, Pastafaryan tapınağı (Sade ve küçük bir kulübe ve evet, gerçekten şehirde bu dine inananlar var), Rastafaryan tapınağı, Scientology kilisesi (Bunlar da var), Satanist kilisesi (Veya tapınağı veya her neyse artık), Babi tarikathanesi, Caynist tapınağı, Bektaşi dergahı, Maniheist tapınağı, Mevlevihane, Yesevi dergahı, Sih tapınağı ve birkaç şey daha. Ha bir de yine aynı inat nedeniyle kilisenin karşısında koşer yemekler yapan bir restoran, caminin karşısındaysa İnanç Bürosu'nun özel izniyle domuz eti ve şaraptan başka bir şey sunmayan bir kafe var. O izni nasıl mı almış? Puklinya'da oranın sahibine artistlik yapabilecek tek deli benim de o yüzden. Kadim ve epey güçlü bir varlık kendisi, kimse tam olarak ne olduğundan emin değil ama en azından ruh olarak sınıflandırılıyor. Kendi iddiası, kendi ağzından şu: "Ben insanlardan, vampirlerden, cinlerden, doğa ruhlarından, devlerden, golemlerden, küçük tanrılardan çok daha eskiyim. Ben ağaçsız karayı ve yosunsuz denizi görecek denli eskiyim. Ben Tufan'dan da Kovulma'dan da eskiden beri dünya yüzünde dolaştım." Küçük tanrılar dediği şeyler tinler, kamiler, put ruhları ve onlar gibi şeyler oluyor. Aslında eskiden şu anda denetleyeceğim cami ki resmi adı Ulu Cami'dir (Evet, Puklinya'da da Türkiye topraklarındaki her şehir gibi bir ulu cami var. Şaşırtıcı mı? Değil) Sünni camisiymiş, onun dışında Şii camisi, Harici camisi, Kurancı camisi, Selefi camisi, Yesevi Camisi de varmış. En son Sünni camisinin aslında Hanefi camisi, Şii camisinin de aslında Caferi camisi olduğu iddia edilip Hanbeliler, Şafiler, Malikiler, İsmaililer, Zeydiler için de ayrı camiler istenince dönemin kendi de Müslüman olan İnanç Bürosu başkanı "Sikerim yapacağınız işi" deyip en eskisi olan Ulu Cami dışındaki camileri kapatmış ve Puklinya Ulu Cami'yi de mezhepsel çatışma ve kavramın dışına taşıyıp genelleştirmiş. Günümüzde diğer camiler "Kutsala, inanca ve bir zamanlar ibadethane olan bir yere saygısızlık etmeyecek" işlerde kullanılıyor, ışıklandırma gibi teknoloji ve dönemin şartlarına bağlı şeyler ve yeni amacındaki dekor haricinde üzerlerinde hiçbir değişiklik veya oynama yapılmamış, dekorda da cami ögelerinin tutulmasına ve açıkça görünmesine önem verilmiş. Şii camisi şu an kütüphane, Yesevi camisi ise dini eğitim veren bir okul. Diğerlerinin ne olduğundan emin değilim ama Selefi camisi şu an kutsal nesneler, özellikle de dini şahsiyetlere ait silahların sergilendiği bir müze sanırım. Tabii Puklinya düşünülünce bu dini şahsiyetler ve kutsal nesneler hiçbir insan evladının ömrü hayatında duymadığı kişi ve şeyler olabiliyor, buna ezoterik eğitim alan ben de dahil. Aslında kiliseler için hem İnanç Bürosu hem de şehirdeki başka resmi, yarı-resmi ya da gayriresmi kurum ve birlikler benzer bir şeye, en azından kilise sayısını iki (Batı Kilisesi ve Doğu Kilisesi veya Teslisçi ve Üniteryen olarak) ya da üçe (Katolik, Protestan, Ortodoks olarak) indirmeye çalışmış ama başarılı olamamışlar. Tam Şinto tapınağının önünden geçerken bir ses duydum.

"Sahibimden uzak dur."

Etrafımda kimse yok. Üçlü Şehirler'de uylak, cin, kamos, karakoncolos ya da öyle varlıklar kendilerini gizleyemezler, haliyle bu garip. Gerçi fiziksel bir şeye bağlı olan koruyucu ruhlar -mesela eşik iyeleri, domovoi ve sahab perileri- ve bir şeye bağlı olan yönetici ruhlar -örneğin put ruhları, onlar tinlerden de kamilerden de farklı- bunu yapabiliyor. Biraz daha dikkatli bakınca tapınağın beyaz yılanını gördüm.

"Artık hayvanlarla konuşamadığımı sanıyordum."

Yılan: "Sadece bilinçsiz olarak gücünü bastırıyorsun, zorla zihnine ulaşmam gerekti."

"Bunu yapabiliyor musun?"

Korktum. Bu ne böyle? Sadece albino bir yılan olduğunu düşünüyordum, ruh muymuş?

Yılan: "Ben kutsal bir hayvanım sonuçta."

Hayvansın yani? Ne tür bir hayvan insan zihnini delip telepati bağını zorla kurabilir? Gerçi, yılanlar "güçleri" olmaya en yakın hayvanlar; onlar ejderhaların halefleri sonuçta.

Yılan: "Adım Shiro."

Çok yaratıcıymış. Beyaz yılan, o zaman adı "Shiro" olsun; "beyaz" demek. Gri kediye "Duman" adını koymakla aynı şey bu. "Shirahebi" falan koymadıklarına şükrediyorum, o da beyaz yılan demek.

Shiro: "Tam adım Shiroryuu gerçi."

Neden lan, neden? O da "Beyaz ejderha" demek bu arada. Sahi, neden Jinsan-no-kami'den uzak durmamı söyledi ki?

"Senin sahibin Jinsan değil mi?"

Shiroryuu: "Benim tek sahibim bana bakan, besleyen, seven ve isim koyan Kyouka-sama'dır."

-Sama mı? Neden Türkçe konuşurken Japonca ek ekliyorsun lan, isim Japonca diye mi? Gerçi telepati kuruyoruz şu an, farklı bir dile sahip olabilir. Tam bir telepati değil belli ki; bu düşüncelerimi fark edemiyor. Ayrıca...

"Tapınağın beyaz yılanının tapınak ruhunun hizmetkârı olması gerekmiyor mu?"

Shiroryuu: "Jin'e hizmet edeceğime yılan yahnisi olmayı tercih ederim!"

Efendinden ne kadar nefret ediyorsun öyle? Ayrıca kaminin adını kısaltma. Yılan yahnisi nasıl olur ki? Doğada hayatta kalmaya çalışırken yılan yemişliğim var, ayrıca aile ritüelleri içinde de yılan eti yediğim birkaç durum oldu. Yılan eti güç ve bilgelik barındırır. Yine de hepsi kızarmış yılandı, hiç yahni yemedim.

Shiroryuu: "Her neyse, sahibimden uzak dur. Onu üzmene izin vermem."

Ne bu şimdi? Kyouka'nın abisi misin? Yoksa ona aşık mısın? Yılansın lan sen!

Shiroryuu: "Kedi gibi kokuyorsun."

Aslında doğru olabilir, Erlikliler daima evcil hayvan bakmışlardır; eğitimimizin bir parçası. Temel olarak bir sınır ya da özel seçim yöntemi yoktur ama genelde doğaüstü olmaya yakın veya kutsal kabul edilen/edilmiş hayvanlar seçeriz. Ben kedi tercih etmiştim, insanlara minnet etmemelerini hep sevmişimdir. Puklinya'daki evimde de bir kedi var. Gerçi yarı yabani bir sokak kedisi, sadece mama su durumlarında muhatap oluyor benimle. Yine de sallıyorsun, Shiro! Tamamen sallıyorsun! Yılanların koku duyusu çok zayıftır, neredeyse yoktur. Ayrıca kedi gibi kokmamla Kyouka'nın üzülmesi arasında ne gibi bir bağ var? Kızı elli kere kedi severken gördüm. Bu arada kolumu ve dizimi kokladım, koku falan yok. Shiro bir ses çıkardı, güldü mü o?

"Benimle dalga mı geçiyorsun?"

Shiroryuu: "Başından beri."

"Nasıl?"

Gerçekten ne demek istediği hakkında bir fikrim yok.

Shiroryuu: "Sahibimin seni ne kadar sevdiğini biliyor musun? Duyguları anlayamayan biri olduğunu düşünmeye başlayacaktım."

Bir yılan neden benim kalbimi sorguluyor acaba? Ayrıca eğer aşk konusunda şanssız olduğumdan mütevellit asla sevilmeyeceğimi düşünmeye başlamasaydım Kyouka'nın samimiyetini fark ederdim... Muhtemelen.

Shiroryuu: "Neyse, beni Zeytin'den uzak tut yeter. Onun dışında iyi anlaşacağız gibi; sinekler dışındakiler senin hakkında gayet iyi şeyler söylüyor."

Bir yerden sonra gördüğüm sineğin soyuna sopuna sövmeye başlamıştım, o yüzden. İnine dönmelerini emreden bir büyü bile icat ettim, Latince bir tane. Gerçi bunu "büyü" olarak icat etmemiştim ve ihtiyar Ulgan uyandırana kadar sadece emir, bir çeşit vivakinezi olduğunu düşünüyordum. Vivakinezi canlı varlıkları zorla hareket ettirdiğiniz telekinezi çeşididir bu arada. "Revertere tu e foramine, servus in Beelzebub." Sineklere karşı krallarının adını kullandım, şeytan lordlarından biri ve bir zamanlar insanların taptığı bir varlık: Beelzebub. Cümle aşağı yukarı "Deliğine geri dön, Beelzebub'un kulu!" demek. Bir de Zeytin o bahsettiğim kedinin adı mı? Ben öyle bir ad koymadım çünkü o yüzden. Zaten siyah bile değil.

Shiroryuu: "Nereye gidiyorsun? Beni de götür."

Amma meraklı çıktın be.

"Neden ki?"

Shiroryuu: "Hem birbirimizi daha iyi tanırız hem de canım sıkılıyor."

Yabani hayvanların canı sıkılabiliyor muymuş? Köpek falan olsan anlayacağım.

"Kyouka seni yerinde göremezse endişelenir."

Shiroryuu: "Bugün çok meşgul, gittiğimi bile fark etmez. Jin bir ziyafet veriyor da."

Kime? Şehirde Uzakdoğu kökenli ruh ve yaratıklar var ama kendi tapınak hizmetçisini umursamayan bir varlığın halka ziyafet vereceğini sanmıyorum.

Shiroryuu: "Lanetin Dört Bilgesi gelecekmiş."

Hiç duymadım.

Shiroryuu: "Her şeyden önemlisi: Park Mi ile karşılaşmak istemiyorum."

Demek tanıdığı birinden kaçmaya çalışıyor. Bu arada az önce beynimin ağrıdığını ama artık ağrımadığını fark ettim.

"Telepati bağını kopardın mı?"

Shiroryuu: "Evet, gücünü bastırmayı bıraktın. En azından bana karşı."

Şunu istediğim zaman bastırıp istediğim zaman kullanmayı öğrensem süper olur. Ulgan'a sorarım, "Ben Abdal Küntegin Musa'nın torununun hocasıyım." diye gezmeyi biliyor nasılsa. O değil de Ulgan bundan bahsedene kadar bunun övünülecek bir şey olduğundan dahi bihaberdim, o ise her gördüğü Türk mitolojisinden varlığa bunu anlatıp duruyor. Anlattıklarının verdiği tepkilere gelince, gerçekten korkmuş görünüyorlar. Bu adamın ne durumu oldu ki? Diğer nesillerin kaynaklarını bir araştıracağım, Kurt Nesli'nin kütüphanesinde onun hakkında çok az bilgi var. Sonuçta elimi uzattım, Shiro kolumu sardı ve devam ettik.

"İbadethaneleri denetlemem gerekiyormuş, seni oralara sokamayacağımı biliyorsun değil mi? Tevrat, İncil ve hadisler yılanlardan pek iyi bahsetmez."

Shiroryuu: "Çimenlik bir yerde takılırım."

"Kaçmak mı istiyorsun?"

Boş bir soru. Kyouka'nın ona baktığını, yem verdiğini ve onu sevdiğini söyledi; üstelik tapınağın beyaz yılanı tapınağın kendisiyle bağlıdır.

Shiroryuu: "Tabii ki hayır. Eşimi görmem gerek."

Eşin mi? Yılanlar tek eşli hayvanlar mı ki? Hiç de bilmiyorum ha.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder