Öne Çıkan Yayın

Beni Her Yerde Bulun (BU YAZI BAŞA İLİŞTİRİLMİŞTİR)

İletişim için: semender101@gmail.com Şahsi blog: E, burası zaten. ~Gerektikçe güncellenecektir.~

29 Ağustos 2021 Pazar

Durum Raporu: Diyanet ve Midyenin Haramlığı Konusu, Koyu Saç ile Renkli Göz (Masal Bu, Aynen), Türkiye'nin Çirkinlikle Suçlaması (Kimi? Kimi Olacak, Kendini!) ve Mermerle Taşlanmış Kot (Alın Size Yeni Ürün Fikri!)

Yunan mitolojisi de bir acayip. Zeus ablasıyla evlenince kutsal evlilik, prens olduğundan bile haberi olmayan Oidipus kral olmak için kraliçeyle evlenince wowowo haram. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Hele kız meselesine savaş adını vermelerine hiç girmiyorum. Bu arada bu Yunan mitolojisinden pek çakmayanlar genelde Zeus'u azgın bilirler ama Poseidon da az şerefsiz değil. Bu arada Odyssea bitmiyor. Yok arkadaş, bitmiyor ya. Tabii bende de mallık var, neden önce İlyada okumuyorsam (İlyada roman olsun, okuyayım)... Evde Odyssea vardı. Öyle gerekçe mi olur aq, meyve mi lan bu? Neyse.

Dünya çapında belli bir meslekte ünlü olup da ona dair doğru düzgün eğitim ve benzeri şeylere sahip olanlar Türkçede "kaideyi bozmayan istisnalar" olarak tanımlanacak sayıda. Gidin bakın, tamamına yakını alakasız eğitimlerle alakasız mesleklerle keşfedildikten sonra uygulamalı biçimde, yapa yapa halletmiş. Hayır bizim eğitim sistemi zaten ta benim doğumumdan çok önce bile bozuktu ama dünya genelinde de işler pek iyi değil belli ki.

Geriye dönük bir okuma yaparak kolayca fark edebileceğiniz gibi bu ülkede en son savunacağım iki kurum varsa biri TDK, diğeri Diyanet'tir. Yalnız işin garibi, bizim acayip milletimiz bu iki kurumu da savunmak durumunda bırakabiliyor insanı zaman zaman. Diyanet'in midye vs. haramdır fetvasını diyorum. Tepki vermişsiniz de arkadaşım, bu diyanetin götünden uydurduğu bir şey değil ki. Hanefilikte yılanbalığı dışında balık suretinde olmayan bütün deniz canlıları haram kabul ediliyor. Ebu Hanife'nin açıklaması bunların böcek nevinden olduğu, böceklerin de pis ve iğrenç tabiatlı olduğundan yenmeyeceği yönünde; çekirgede bir şerh var ama konu uzar gider o zaman, "çekirge helal mi?" diye araştırırsanız ilgili şerh hakkında ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz. Yılanbalığının şerhi de bunun şekli yılan şeklinde olmasına rağmen özünde balık olmasına dayanıyor. Şafiilikte yengeç haramken (İmam Şafii'nin açıklamasını bilmiyorum) diğer iki büyük Sünni mezhebinde (Hanbeli ve Maliki) -tam emin olmamakla birlikte- denizden çıkan her şey helal. Hayır bizim millet de bir enteresan; sorunca Hanefi olduğunu söyleyen adam at etini haram, midyeyi helal sanıyor, ondan sonra Diyanet'e patlıyor. Bu arada evet, at eti bir tek Hanefilikte yasaktır, onda da haram değil mekruhtur; gerekçe de tamamen "Yük taşır, savaşta kullanılır." biçimindedir; günümüz dünyasında bizzat Ebu Hanife'nin ruhunu çağırıp sorsak "Yiyin artık, ne sayısının azalması? Ben zamanında millet savaşta mavaşta aç kalınca atlara sulanmasın diye öyle şe'ettim..." der. Zaten kendisinin hükmü dağda bayırda gezen veya eti, sütü için yetiştirilen atlara yönelik değildir; yük yüklenen, araba çeken, binilen atlara yöneliktir. Midyecilerin vs. çoğunlukla Mardinli olma sebebi, daha doğrusu birçok sebep arasından tarihsel olanı da bu mezhepsel farklılık bak: Doğu bölgelerde Sünniler genellikle Şafii, dolayısıyla onların mezhebince midye helal. İşi Kuran kısmına getirirsek zaten domuz eti ve kan dışında açıkça haram denen bir gıda yok Kuran'da, içki hakkında "haram" denmiyor, "uzak durun" diyor ki Kurancılar genelde bu nedenle içki hakkında klasik haram kavramından daha katı bir davranış gösteriyorlar. Onun dışında "Allah'ın size verdiği rızıkların temiz ve helal olanlarından yiyin." ayetini baz alıp koşer kurallarını dayıyor İslam'a mezhep kurucuları genelde. Açın bakın, "tırnaklarıyla avlanan hayvanlar haramdır" demiş Ebu Hanife ama niye demiş, neden demiş hiçbir İslam hukuku kaynağında yazmıyor. Herif hiç uğraşmayıp "La bunlar da namaz kılıyor, sünnet oluyor, domuz yemiyor. O zaman aynı şeyleri yersek sıkıntı çıkmaz." diye koşer kurallarını dayamış İslam'a; midye, yengeç, ıstakoz vs. de o yüzden arada kaynamış zaten (İşin ilginci, Musevilikte yılanbalığı da yenmez.). Allahtan diğer mezhep kurucuları "Lan denizden çıkanların helalliğine dair ayet var, ne yaptın oğlum sen?" demişler de birebir geçirmemişler haram helal listesini. Peki burada sizce suç Ebu Hanife'de mi, Ebu Hanife'nin hükmünü -yükümlü olduğu gibi- belirten Diyanet'te mi yoksa kendi mezhebinde neyin haram neyin helal olduğunu bile bilmeyen tiplerde mi?

Müebbet Muhabbet izliyorum, lan adamların mizah tarzı tam benlik. Açtım yine uğursuz ağzımı... Neyse ki bu adamlar yıllardır kendilerini kanıtlamış, profesyonelin de profesyoneli olmuş kişiler de benim kurşun döktürmelik dilimden bir zeval gelmez onlara. Hah, neyse; ulan adamlar harbi efsane ya. Yanarım yanarım da bu adamları bu kadar geç keşfettiğime yanarım.

İlginç bir şey var, o da şu: Koyu renk saçlı ve renkli gözlü olup ünlü olmayan kimseyi görmedim. Bakın, bir düşünün; aklıma gelen ilk örnek Nil (Karaibrahimgil). Koyu renk (siyah, kahverengi, olmadı koyu kumral) saç + renkli (mavi, yeşil, olmadı gri) göz = Ünlülük. Muhtemelen bunun sebebi sektörün hoş görünüşlü insan görünce kaçırmaması. Eh, bu dediğim kombinasyonun sarı saç mavi göz kombinasyonundan, hatta kızıl saç yeşil göz kombinasyonundan bile daha nadir olduğunu göz önünde bulundurursak medya böyle birini gördüğü anda yapışıyor, bırakmıyor muhtemelen.

Atatürk'ün en büyük, hatta belki de tek hatası bizim milletin demokrasi gibi zaten özünde yetersiz ve kusurlu bir sistemin içinden geçmeyeceğimize inanacak kadar iyimser bir güven duymasıydı bu halka. Yine de "Afganistan'ı şeriatçı diye yaftalamaya çalışanlar" ile başlayıp "Ne diyo'n la?" dedirten "tweet"ler atan bir padişah başımızda olmadığı için kendisine ne kadar teşekkür etsek azdır. Tabii yüz yıla kalmadan kendi elimizle veya en azından halkın çoğunluğunun seçtiği yöneticilerin yani halkın çoğunluğunun eliyle ülkeye o zamankinden daha da beter bir ton işgalci, casus ve yağmacı doldurmuş olsak da bu toprakları işgalcilerden kurtardığı için de. Yalnız işin garibi, Türkiye it kopuk, şerefsiz ve hain konusunda kendi kendine yetebilen bir ülkedir. Çok verimli topraklarımız var, her türden şerefiz, puşt yetişiyor. Peki biz niye kendi şerefsizimiz, vatan hainimiz, tecavüzcümüz, hırsızımız sanki çok azmış gibi bir de dışarıdan ithal ediyoruz; var mı bunun cevabını bilen? Hayır Türkiye şerefsiz üretimi konusunda kendi kendine yetebilen ülkelerin başını çeker çünkü; normalde ihraç bile etmemiz lazım. Tarım bitmiş be... Ha bir de bir ara boyuna Katar'a bir şeyler hediye ediliyordu, Katar bizi vergiye bağladı da haberimiz mi yok anlamadım gitti.

Şimdi, Türkiye insanı yıllardır bizzat kendisi tarafından çirkinlikle suçlanıyor. Ha gerçi son zamanlarda gerek internette gerek sokakta, markette gördüğüm kızların çoğu taş, erkeklerin çoğu "yönelimim farklı olsa buna varırdım." seviyesinde ama o muhtemelen benim yüzyıllık yalnızlığımdan kaynaklanıyor. Bu arada bu tür kelime şakalarını seviyorum; anlamak için eserin varlığını, yapmak için de kelimelerin anlamını bilmek yetiyor; içeriğe falan hiç bulaşmıyorsun. Sevgili kavgası içeren bölüme "aşık atışması" diye başlık koymuş insanım, benim tepemin tasını attırmayın. Ulan konu dağıldı yine. Hah, çirkinlik demiştik... Yalnız bu, büyük oranda insanlarda güzellik bırakmayan bir dönemde yaşamamızdan kaynaklanıyor. Şöyle ki: Öncelikle, insanlar her gün ayrı bir kaygıyla, sorunla boğuştuğunda o insanda güzellik, çekicilik mi kalır? Ruhu kararmış zaten, bedeni ne yapsın? Bir sorun, sıkıntı, korku olmayan gün geçmiyor ki şu bahtsız ülkede. İkincisi zorunlu kötü beslenme. Nasıl yani? Şöyle: Buğdayın ilk yetiştirildiği bu coğrafyada kaliteli buğday ve buğday ürünlerini alabilmek için asgari maaştan fazlasını gözden çıkarmak gerekiyor. Eh, toplumun çoğunun asgari ücretle geçindiğini ve derdinin büyük oranda "haz" değil de "doymak" olduğunu (bkz. Maslow piramidi. İyice Ekşici olduk burada.) göz önünde bulundurursanız bunlara refah kesimi (dünya genelinde %20; Türkiye'de çok daha az olma ihtimali yüksek) dışında ulaşım gereksiz masraf haline geliyor. "İyi de zorunluluk bunun neresinde?" Şurasında: Söz konusu buğdayın en temel formu olan ekmeğin bile fiyatı uçtukça uçtu. Öyle tam buğday ekmeği, Vakfıkebir, francala vs. demiyorum ha; unun en düşük formu, buğdayın en vasıfsız hali olan beyaz undan yapılan, ne besleyiciliği ne doğru düzgün doyuruculuğu olup dahası tadı bile neredeyse olmayan bildiğimiz somun ekmekten bahsediyorum. Hele adını tarihlerinin başından beri en temel besin kaynaklarından biri hayvancılık olan bir milletten alan, tarihinde yer alıp bugünkü kültürünü, tarihini, şehirlerini inşa eden ve hâlâ daha içinde bulunan nice halkın neredeyse tamamının da en temel geçinme kaynağının bin yıldan önce de günümüzde de büyük oranda tarım (hayvancılık da tarımın bir türüdür, unutmayın) olduğu ülkede et, süt ve şarküteri ürünlerinin fiyatından hiç bahsetmiyorum. Eski dünya meyvelerinin çoğunun yabani formlarının yetiştiği, dolayısıyla ya buralarda evcilleştirilmiş ya da kısa sürede gelmiş birçok meyve çeşidine (erik, elma, şeftali, kiraz, nar bunlardan bazıları) sahip olan coğrafyadaki meyvelerin ve meyve ürünlerinin fiyatına girsem çıkamam zaten. Nar ekşisi emekten fazla pahalı. Emek yoğun ve çok hammaddeyle az miktarda elde ettiğin herhangi bir ürün zaten çok ucuzsa bir sıkıntı vardır ama yüz liraya da nar ekşisi olmaz ki arkadaş. Sırf millet nar ekşisi ne kadar pahalı anlamasın diye "nar ekşili sos" diye bir şey uydurdular lan. Gidin bakın market raflarına, rastgele elinize aldığınız şey %80 ihtimalle "nar ekşili sos" olacak, "nar ekşisi" değil. Ha yüz lira o halk için çerez parasıdır, o zaman... O zaman da olmaz, içindekilere falan bir bakın, nar yoktur lan onun içinde. Emek yoğun ve hammadde israfı fazla olan hiçbir ürün çok ucuz olamaz, eşyanın tabiatına aykırı; bu tür ürünler her daim "olağandan pahalı" olur ama iyi bir ekonomide, sık da kullanılan bir ürünse insanların "Bu ne lan?" diyeceği kadar pahalı olmaz. Öyle olan versiyonları da olur gerçi de "nar ekşili sos" diye bir şey uydurmaya gerek kalmaz, insanlar ikinci olmasa bile en azından üçüncü kez düşünmeden alabilir ve fiyatlandırmada kalite farkı, marka değeri, özel ürün (altın işli şişe gibi acayip acayip atraksiyonlardan bahsediyorum) gibi parametreler işin içine girer. Ekonomiden hâlâ anlamıyorum bu arada, gıdaların ve restoranların (daha doğrusu restoranda sipariş edeceğiniz ve profesyonel mutfakta her birine "tabak" adı verilen yemeklerin) fiyatlandırmaları konusunda ders almış olmam hasebiyle nar ekşisi fiyatları hakkında böyle rahatça ahkam kesebiliyorum. Dolayısıyla kişi doğru düzgün, kaliteli besin alamıyor ki; kötü beslenmekten başka bir şansı yok, "daha kötü" ve "daha az kötü" arasında da "daha az kötü"nün doyuruculuğu ve tok tutuculuğu az olduğundan insanları "daha kötü"ye mecbur bırakıyor. Bakın iddia ediyorum: Bu halka yaşamanın nefes alıp vermek, doymanın Bim'den artık ürünlerden yapılmış salam (Salam, sosis, sucuk vs. özünde sakatattan iyi olur zaten de sakatatlar parça etten pahalıya satılıyor; bunları yaparken diğer ürünlerin artıkları vs. kullanılıyor genelde. İnsan salam, sucuk, köfte artığından sosis yapar mı? Yapıyor. Sosis, salam bizim ülkedeki gibi şeyler değildir arkadaşlar; bizde bağırsağa bile sarılmıyorlar lan. Gerçi Banvit'in tütsülenmiş, baharatlı tavuk sosisleri var; onlar Türkiye piyasasında gerçekten sosis olmaya en yakın şeyler; kalite, marka değeri ve gramaja oranla da ucuz sayılırlar, şarküteri ürünleri seviyorsanız bir kez olsun deneyin bence. Sucuğa hele hiç girmiyorum; hadi sosis, salam batıdan geldi, "Nasıl olsa kaktırırız." dediniz de sucuktan ne istediniz lan?) almak olmadığını anlatıp insanları asgari düzeyde iyi beslenebilecek alım gücüne kavuşturabilsek (Zira şu an "asgari düzeyde iyi beslenme"nin bile lüks olduğu bir çağdayız. Ne sikim çağ ise artık, 12. yy.da en azından dağa çıkıp avlanıyordun da doğru düzgün, kaliteli besin giriyordu bünyene. Elma, erik falan yiyordun lan hiç olmazsa.) ve bir de üstüne insanların rahat edebileceği bir yer olsa (%100 rahatlık hiçbir çağda, hiçbir yerde mümkün olmadı şimdiye dek ama bizim ülkedeki akşam haberleri de ortalama bir İrlandalıda travma sonrası stres bozukluğuna yol açabilecek seviyede. Bak Norveç vs. değil de Britanya'nın üvey çocuğu İrlanda'yı diyorum, Kuzey Avrupa'yı zaten geç. Zamanında yemeye patates bulamadıklarından neredeyse soyları kırılan İrlandalılar hani? Ayrıntılı bilgi için: İrlanda patates kıtlığı.) iddia ediyorum bizim insanımızın da hem görüntüsü hem karakteri güzelleşir. Çakalların, sırtlanların ve yılanların arasında otçul olarak var olamazsınız; ya kuzu postu giymiş kurdun takipçileri olacaksınız, ya siz sırtınıza çakal postu geçireceksiniz ya da sırtlan olmayı öğreneceksiniz. Bir diğer ihtimal, kurt olup bütün bu sürüye karşı büyük oranda yalnız başınıza savaşacaksınız. İşte çakalların arasından sıyrılabilirsek bizim insanımızın da genel güzelliği (hem iç hem dış) artar, onu diyorum.

Gerçi şu dış güzellik olayında içgüdülerin "genleri birleştirme" isteği gereği her toplumda o toplumda az görülen fenotiplere rağbet fazla oluyor. Sarışınlığın nadirden de öte istisna olduğu ülkelerde sarışınlar toplumun geneline daha çekici geliyor. Tam tersi bir durumda koyu saçlılar daha çekici gelir. İnsan doğasının böyle tuhaf bir özelliği bu, hem genlerin "Abi bak ikimiz birleşirsek kimse duramaz önümüzde." diye gaza gelmesi (e, o da haklı; sarının avantajlı olduğu yerde sarıyı koyunun avantajlı olduğu yerde koyuyu basıp geçer) hem de bilinmeyenin/az olanın çekiciliği yüzünden. Az olanın çekiciliği? Zümrüt, yakut veya elmas, çakıl taşları kadar günlük hayatın içinde olsaydı eğer, ne kadar güzel olurlarsa olsunlar kimse onları çok değerli şeyler olarak görmezdi. Tabii yine sorduğunuz biri güzel olduklarını söylerdi ama "zümrüt taşlı kolye" diye bir şey var olmazdı. "Ne alaka aq?" diyorsanız deniz taşları da gayet güzel şeyler olduğu halde neden "deniz taşı yüzük" diye bir şeyin olmadığını veya insanların kot pantolonları mermer parçalarıyla süslemediğini biraz düşünün, onların cevabını bulduğunuzda "ne alaka"nın cevabını da bulacaksınız. Ve belki de -kim bilir- eğer iyi bir çocuk olursanız, şirinleri bile görebilirsiniz (dayanamadım).

24 Ağustos 2021 Salı

Durum Raporu: İşte Anime, L!NÇ (Özcan Show bölümü adıydı bu), Kalpak falan... (Konu Bitti Konu, Ben Ne Yapayım?)

Kaizoku Oujo (Bu arada animenin adında spo var lan, şimdi fark ettim) ilk bölümden izlenir gibi duruyor. Türkanime'deki aksiyon vs. tagını görünce daha dram beklemiştim, o yüzden çekingen davranıyordum (Drama gelemem. Dram izlemek istesem akşam haberlerini izlerim aq, ne işim var animeyle?) ama daha basit. Tuhaf bir "Bu yanlış" hissi -ki o hissi veren şeyleri inanılmaz severim, daha önce bahsettim bu konudan- ve ek bir sıcaklık hissi hissettiriyordu, onun nedenini yorumlara inince buldum: Anime değil Disney animasyonu mübarek. Tabii bu ilk bölüm için böyle, ortalama bir anime 3. bölümden önce kendini çok göstermez. 3. bölümde sıçıp sıvayan ve "Bu ne lan?" dedirten çok anime var. Çerezlik veya çöp gibi başlayıp 3. bölümde kendini açan da. Animegataris'te işlediler bu konuyu, tam da 3. bölümde işlediler bir de. Sonny Boy çok acayip ilerliyor. İnsanı boğuyor, içini sıkıyor, daraltıyor ama bırakamıyorsun. Ne olduğunu katiyen anlayamıyorsun ama tavır alabiliyorsun. Nihilizmin animesini yapmışlar gibi bir seri. Bu arada koskoca sınıfta aklını kullanabilen beş kişi falan var toplam, gerisi kim ne derse onu yapıyor, "Ya benim bir beynim vardı, kullanayım azıcık." demiyorlar hiç. İyi gidiyor yalnız. Her bölümün başında "Lan ben bir önceki bölümü atladım mı yoksa?" hissi uyandırmasa daha iyi olacak gibi geliyor ilk bakışta ama o zaman bu kaliteye yaklaşmaları sadece zor değil bildiğin imkansız. Bir diğer şey de Sayanora Zetsubou Sensei'e başladım, harbi inanılmaz. Absürt mizahın şahı değil şahbazı adeta. İzlediğimi veya nerede kaldığımı unutmadıkça kolay kolay bir seriyi tekrar izlemem (hem diğer serilere zaman kalmıyor hem de ne gerek var) ama Yuru Camp ve Sabage-bu ile birlikte bir ara tekrar izleyebileceğim seriler arasına girdi bu anime. Bu arada kolay kolay kendimi anime karakterleriyle tamamen özdeşleştirmem, en sevdiğim isekai karakteri olan ve şimdiye dek gördüğüm bana en çok benzeyen karakterlerden Barusu'yla bile tamamen farklı kısımlarım var. Zaten kendini bir karakterle tümüyle özdeşleştirmek saçmalık, hele kendini Lelouch vs. gibi karakterlerle özdeşleştirenler var ki 20'den büyüklerse işleri zor. Küçüklerse... Eh, Facebook önüme eski paylaşımlarından birini her çıkardığında geçmişime atom bombası atmak istediğimi düşünürsek doğanın kanunu bu; ergenlik zor zanaat. Hah, yalnız Zetsubou-sensei harbi hoca olunca ben aq. Bak, dikkatinizi çekerim "hoca olunca ben" cümle; burada da şerh var. Onu tamamen gerçek bir insandan modellemediğiniz sürece kurgusal karakter ve gerçek (gerçek nedir mevzusuna hiç girmeyeceğim, tavrımı biliyorsunuz zaten) insanın birebir uyuşması pek mümkün değil. Çünkü karakter ne kadar derin ve katmanlı olursa olsun insanlar en katmanlı karakterden çok daha karışık varlıklardır.

P!NÇ'in yeni sezon fragmanıyla Oğuzhan Uğur'u İslam düşmanı ilan etmişler lan jkeasl. Yiğit Özgür'ün "Peki ağızda suyu dolaştırıyoruz..." karikatüründeki gibi tiplere "Orucun bozulur ama su yuttuğun için değil böyle Allah'ı kandırmaya çalıştığın için bozulur." diyen adama da İslam düşmanı demezsin ya. Hele kendisini solcu sananlar var ki "La laf etmeden önce bir bak 'Bu adam kimmiş?' diye." diyorum kendilerine. Lan milliyetçi olduğunu saklamayan, ülkü ocağında reislik yaptığını anlatmışlığı olan adama solcu ve İslam düşmanı demişler aq jkanlas. Bu arada Taliban, IŞİD ve bunlar gibilere karşı benim tavrım net: Münafık sürüsünden başka bir şey değiller. Aynı zamanda şunu unutmayınız ki İslam'da tekfiri hak edecek tek suç birilerini kafana göre tekfir etmektir. Ben demiyorum, Kuran'dan daha çok güvendiğiniz hacı hoca taifesi diyor; açın okuyun. Gerçi siz öyle kafanıza göre birilerini İslam düşmanı ilan ettiğinize göre tekfirin ne olduğundan bile bihabersinizdir ya, neyse. Bu arada din düşmanlığı konusu bir yana, dünyanın hiçbir yerinde adı Türkiye olan ülkedeki kadar Türk düşmanı olmaması daha ilginç bir olay değil mi? Üstelik söz konusu Türk düşmanlarının çoğu yabancı ve/veya azınlık değil, hani öyle olsalar en azından bir dayanakları olur. Hele cahiliye döneminden kalmış Arap âdetlerini İslam hukuku sanıp dinle bir ilgisi olmayan kadim Türk âdetlerini "dinde yok" gibi tuhaf fetvalarla ("Halay çekmek dinimizde yok." Ulan hangi dinde var ki zaten? Ayrıca halayın dinle ne alakası var, ibadet mi bu amk? Gerçi halay daha çok Anadolu, Balkan ve Mezopotamya kültürünün ürünü, tam doğru örnek olmadı da anladınız işte ne dediğimi.) yok etmeye çalışanlara hiç girmiyorum. Bu arada bakın ilginçtir İslam'da tecavüzü cezasız bırakmak da yok, yine İslam'da keyif için çalan hırsızı salıvermek de yok, aynı zamanda halkı hırsızlığa mecbur bırakan yöneticileri sorgulamamak da yok. Bakın çok enteresan, eğer Sünni veya Selefi iseniz Hz. Ömer döneminde "Eğer halife halkı ekmek çalacak kadar aç bırakmışsa onun eli kesilmelidir." şeklindeki hüküm var (Şiiler zaten Hz. Ali dışındaki üç halifeyi kabul etmediğinden konumuz onlar değil şimdi. Zaten milleti kafasına göre tekfir edenler genelde ya Selefiler ya da sorunca Sünni olduğunu söyleyen ama Selefi gibi yaşayanlar arasından çıkıyor.) mesela. Bakın ilginçtir İslam'da birilerini kafana göre tekfir etmek de yok. Selefilikte ve aşırıcı Selefilik olduğunu inkar etmeyen Vahhabilikte var gerçi milleti kafana göre tekfir etmek, haklarını yemeyelim. Avazı çıktığınca bağırıp hoparlörün sesini kökleyerek ezanı katletmek ve bu suretle milleti dinden imandan çıkarmak da yok bak mesela İslam'da, çok ilginç değil mi? Okuyamıyorsan okuma lan, yeter. Ama suç sende değil, seni oraya müezzin diye koyan bostan korkuluğunda. Bakın çok enteresan, kul hakkı yemek de yok İslam'da. Ha gerçi İslam'da maaş alan imam da yok, eğer dinde olan ve olmayan şeylerden bahsedecekseniz konuya oradan başlayın ama bir tarafınız yemez muhtemelen. Peki İslam'da olan ne var? Mesela işçiye hakkını vermek var. Sonra, Allah ile kul arasına girmemek var. İslam hukukunca reşit olmayan (o da büluğ çağına girmemiş anlamına geliyor zaten) ve kendisinden sorumlu olduğun birileri (çocuğun, kardeşin vs.) dışında kendinden mesul olmak var. Sonra "kötü zanda bulunmak" biçiminde bir günah var. Bak bu en sevdiğim: Kulluk değil de gösteriş için namaz kılanı lanetleyen ayet var (Maun, 4-7). Hoş Bekri Mustafa'yı evliya eden, 2. Mahmut'un getirdiği için kafirlikle suçlandığı fesi İslam başlığı sanan tiplerden ne bekliyorsam ben de... Bu arada şu İslam başlığı olayı Türklerin en eski sorunlarından biri. Şöyle ki: Sarık sıcak iklimin giysisidir. Türkler, Kafkaslar ve Balkanlılar gayrimüslimken sarık takmıyordu ama batı/güney Persleri Mecusi iken de Araplar putperestken de sarık takıyorlardı. Neden? Başlarına güneş geçmesin diye. Hindistan'da mesela Sihler sarık takıyor, bu kişilerin İslam'la falan alakası yok. En alakalı oldukları konu Sihizm'in tektanrıcı bir din olması, düşün yani. Ha Avrupalı Hristiyan ha Hint Sih. Kafkasya'da ve Orta Asya'da yerleşik başlığın kalpak olması* da dağın başında kafalarına yel değmesin diyeydi. Son olarak Nietchze efendinin şu sözünü de koyup konuyu kapatıyorum ki günümüz Türkiye'sinin özetidir bu söz, adam günümüz Türkiye'sinde yaşasa bu sözü edebilecek kadar bile yaşayamaz, çok daha erken kahrından ölürdü muhtemelen: "Kim namus ve ahlak şövalyeliği yapıyorsa bilin ki en namussuzu odur."

*Bu arada genelde kalpak değil börk dediğim için kafanız karışmış olabilir. Kalpak: Kürklü, yünlü veya keçe başlık. Hayvancılık ve avcılıkla ilintilidir bu başlığın kullanımı. Börk: Kalpağın Türkler, özellikle de Oğuzlar tarafından kullanılan bir türü. Börkün en önemli özelliği keçe veya çuha gibi temelde kumaş malzemeden yapılmasıdır. Yani deri veya kürk değildir. Kendi içinde de farklı türleri var bunun, mesela erken dönem Osmanlı'da Türk halkın genelinde, sonrasında daha çok Yörükler ve Türkmenlerde görülen şu veya şu başlıklar börk. Aynı zamanda kısmen sarık olan ve zamanla Osmanlı'da genel geçer Müslüman şehirli kıyafeti haline gelmiş şu başlıklar, Kıpçaklarda ve Uygurlarda görülen tübetey ve yeniçeri başlıkları da börk sınıfına giriyor. Kafkas kalpağı, bazen de Çerkez kalpağı olarak adlandırılan ve Osmanlı son dönemde askerî üniformanın parçası haline gelen başlık ile Türkçede kulakçıklı kalpak denen, günümüzde daha çok Slavlarla özdeşleşen, hatta Rus kalpağı şeklinde bile isimlendirilmeye başlanan uşanka ise börk sınıfına girmeyen kalpaklar. Aslen yerli Amerikalılara (daha çok bugün Kanada denen coğrafyada ve bugün ABD denen ülkenin kuzeyinde yaşayanlar) ait ama Avrupalı göçmenler tarafından hemencecik benimsenmiş coonskin capler (Bu arada tam Türkçesi rakun derisi kep) de kalpak çeşidi örneğin.

17 Ağustos 2021 Salı

Durum Raporu: Tarifler, Mülteci Meselesi, Biri Şu Müezzine Ezan Okumayı Öğretsin Artık, D&R vs. Madoka

Tarifler konusunda bir şey fark ettim, o da şu: Usta, şef vs. taifesinin eksik malzeme vermek gibi bir huyu vardır. Eh, o da haklı; "ticari sır" diye bir şey var neticede. Birebir yapabilirsen neden ondan satın alasın? (Cevap veriyorum: Pratik olduğu için. "Ne uğraşacağım, gider alırım.") Neyse, bizim halkımızın da bir tarifi yaparken kafasına göre malzeme eksiltme huyu var. "Bu ne alaka la bunun içinde?" diyor, koymuyor mesela. Ya da "Bu şeker ne aq?" diyor, azaltıyor. Öyle olunca da ne oluyor? Ustadan aldığın tarif aşağı yukarı hazırı gibi olacakken zaten eksik olan tarifi ikinci bir kez eksilttiğin için "Bu ne la böyle? Hiç dükkandaki gibi olmadı?" şeklinde bir şey elde ediyorsun. Sana müstahak zaten, ne elliyorsun kafana göre tarifi?

Bunu yayınlayınca konu bitmiş bile olabilir ama yine de şu mülteci meselesi hakkında iki kelam etmek istiyorum. Öncelikle, göçmen/mülteci kabulüne karşı olmak saçma. Neden saçma? Kuzey Kore gibi sınıra yaklaşanı sorgusuz sualsiz indirmediğiniz müddetçe engellemenin bir yolu yok da ondan, zaten o durumda bile illaki yolunu bulan bulacak. Bununla beraber, mülteci kabulü sınıra geleni ülke devasa bir Mevlevi tekkesiymişçesine "Hadi sen de gel." diye kolundan çekip kafana göre şehirlere atarak olmaz. Bunu yapmak hem mültecilere hem yerel halka eziyet. Nasıl olur peki? Göçmenleri üç gruba ayırırsın: İşler düzeldiğinde dönebilecek olanlar, her halükarda dönemeyecek olanlar, ülkeye yararlı olma ihtimali yüksek olanlar. Üçüncü gruba bilim insanları, sanatçılar ve zanaatkarlar, gerektiğinde siyasetçiler ve bunlar gibi kişiler girer. Cengiz Han'ın aldığı topraklardan "Senle mi uğraşacağız aq?" şeklinde Anadolu'ya gelen Türkmenleri, Selçuklu'nun kabul etme sebebi gayet pragmatistti örneğin: Göçebeler her daim savaş gücüne olumlu katkı yapar; yani en azından 19. yy.a değin öyleydi. Neden? Herifler daima doğayla savaş halindedir çünkü yani yerleşiklerin aksine göçebeler asla "barış" ile tanışmaz. Kılıçları her daim keskin, yayları her daim kuruludur. Aynı sebepten devlet tarafından eğitilmelerine de gerek yoktur çünkü ya obaları ya doğanın kendisi onları bir savaşçı olarak eğitir. Ayrıca, devlet göçebeleri beslemek için ek ödenek harcamaz da. O niye? Göçebeler hayvan yetiştirip sadece kendi besinlerini değil genel besini de arttırır, üstelik hayvanları kalmadığı bir durumda da avcılık ve toplayıcılıkla kendi kendilerini besleyebilirler (Kayıtlar, Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinde yerleşik halkın av etine -biraz da dinî çekincelerden dolayı- pek de sıcak bakmadığını söyler.). Selçuklu'nun söz konusu göçebelerden edindiği bir fayda da şuydu: Bu kişiler zaten önceden de Selçuklu veya Selçuklu ardılı bir devlette yaşıyorlardı yani Selçuklu'ya sadık oldukları için Moğol topraklarında kalmak yerine göçtüler ve Moğollarla savaşmakta tecrübelilerdi. Selçuklu'nun devşirmeleri, gulamları ve diğer askeri birimleri Moğollar gibi göçebe bir Orta Asya halkıyla savaşmakta tecrübeli değildi. Onların tecrübesi asla göçebe bir tarihleri olmamış, dünyaya "düzenli devlet" kavramını hediye etmiş Romalılarla ve çok daha sonra bile Barbaros Hayreddin Paşa'nın "Eline kılıç alıp iki sallayınca kendilerini ordu sanırlar." biçiminde tanımlayacağı kuzeyli Araplarlaydı. Osmanlı'nın oraları kaybettikten sonra Kafkasya'dan ve Balkanlardan gelenleri kabul etmesi de benzer sebeplere dayalıdır, Selçuklu'da da bulunan "Zaten bizim halkımıza dahil, sadık olurlar." düşüncesi temel açıklamadır. Yine Kafkas halklarının ve Balkanlarda yerleşik hayata geçmesi bir dönem yasak bile olan Türklerin Selçuklu'nun kabul ettikleriyle ortak yanları hem savaşa hem ilgili düşmana alışkın olmaları. Ulan konu dağıldı yine, neyse. Hah, yararlı olma ihtimali yüksek olanlar diyorduk: Bunları zaten direkt vatandaşlığa kabul etmek en mantıklısı. İkinci gruba gelince: Bunlar için köy benzeri kalıcı yerleşim yerleri kurarsın. Birinci grup için de geçici yerleşim yerleri kurarsın. Bunlar şehirlere yakın da olabilir bu arada. Sonra ne yaparsın? Ülkenin iç dinamiklerine uyup uyamayacaklarını ölçer, buna dair eğitim verirsin. Temelde yasalarla ve dille ilgili olması gerek bu eğitimin (Mesela mevcut hükümetin pek sevdiği -ama nedense sadece işine gelen taraflarını sevdiği- Osmanlı'da işler "Hadi siz de şuraya yerleşiverin." biçiminde ilerliyordu genelde, öyle kafana göre şehir şehir gezmek anca "Gerçek bir Osmanlı olduğunu kanıtladıktan" sonra yapılabilen bir şeydi ki bu da günümüzde vatandaşlık ve oturma iznine tekabül eder zaten.). Sonra oturma izni ve gerektiğinde vatandaşlık gibi şeyleri almak isteyen zaten konuyu bildiği için başvurusunu yapar. Ekstra bir konu: Çeşitli sığınma ve/veya vatandaşlık talepleri bir yana, toplu halde bir felaketten kaçan bir grup sonrasında o felaket bölgesini ziyaret edebiliyorsa artık tehlike geçmiş ve komple geri dönebilirler demektir.

Buradaki insanı dinden imandan çıkaran müezzine söverken bir anda aydınlandım. Lan adamın suçu yok ki! Asıl eşek "Senden müezzin olur." diye bunu minareye koyan hıyar evladı! Bu arada Osmanlı'nın herhangi bir döneminde bu şekilde ezan (!) okuyan birini de bunu müezzin diye minareye koyanı da bu işe "Lan bu nasıl ezan?" deyip müdahale etmeyeni de idam ederlerdi, onu da belirteyim. Hele mevcut hükümetin pek bir sevdiği II. Abdülhamid bizzat "insanları İslam'dan soğutmak için çabalayan Batı casusları" oldukları gerekçesiyle bunların cesetlerini parçalattırırdı. Hakeza ismi köprüye verilecek kadar sevilen ve Osmanoğulları hanedanını gerçek anlamda Sünni çizgisine kaydıran Yavuz*, bunların kellerini mızrağa geçirip ülke boyu dolaştırırdı.

*Kronolojik olarak şöyle ilerliyor: Orhan Bey, devletin meşruluğu ve tam bağımsızlığı için Hâce Bektaş Veli'den icazet aldı. Aynı zamanda Osman Bey tarafından giyilen kızıl renkli tacın (taç dediysem aklınıza Avrupa tarzı taçlar gelmesin, börk ile kavuk karışımı bir şey) beyaza döndürülmesi konusunda da. Murat Hüdavendigar döneminde hanedan İslamcı çizgiye kaymaya başladı, Yıldırım Bayezid zamanında Timur ortaya çıkıp hanedanı köklerine dönmeye mecbur bıraktı. Adam "Ben Cengiz Han'ın varisiyim." diyor, boru değil; Oğuz soyunu öne çıkarman gerekir bu durumda. Koca Murat tekrar dindar bir yapılanma kurdu, sonra Fatih geldi. Fatih döneminde hanedan Sünnilik içinde kalsa da Hanefî çizgisinden koptu. Fatih'in Hanefilikte haram olan ıstakoz yemeyi sevdiği bilinir örneğin. Ayrıca Sünnilikte çoğunlukla haram gözüyle bakılan sanata da düşkündü, anlattım bunları. Eveeet, geldik Sofu Bayezid'e... Aha bu adam Yavuz'un Yavuz olmasının müsebbibidir. "Haramdır" gerekçesiyle babasının (Fatih) yaptırdığı tabloları saraydan attırmış bir heriftir. Kazanan Cem Sultan olsaydı (Kendisi Fatih'le benzer bir çizgide olduğundan asker ve ahali tarafından pek sevilen biri değildi. Evet, gördüğünüz gibi yönetici seçimindeki beceriksizlik ve basiretsizlik ta o zamandan kalma. Ağzınla kuş tutsan "Eee?" diyorlar ama o kuşun Allah dediğini iddia etsen Müslim-i Âlâ ilan ediyorlar seni.) şu an bu durumda olmayabilirdik ülkecek. Sonra ne oldu? Yavuz çıktı "Sen beceremiyorsun lan sultanlık yapmayı." deyip kendi kendine tahta geçti. Sonra da Şah İsmail'in adını ağzına alan herkesi sorgusuz sualsiz asıp Anadolu'daki hâlâ eski inançlar üzerine olan göçerlere ve Alevîlere "Siz Şah'ın tarafını mı tutuyorsunuz bakayım?" diye salça olup hanedanın mezhepsel çizginin amına koyarak tamamen Sünni çizgisine getirdi (daha ziyade denge sahibi bir çizgideydi Sofu Bayezid öncesi, yine Sünnilik içinde olsa da Bayezid-i Sânî döneminde merkez çizgiye yaklaştı, Yavuz döneminde de zaten malum.). Gerçi Yavuz bunu yapmasaydı Şah İsmail ile Memlükler  (Bu arada Memlük devletinin resmî adı ne? Ed-Devlet'ül Türkiyye. Yani? Türklerin [Türk illerinin, bunu çevirmek biraz zor] Devleti. Yeri gelmişken bunu da araya sıkıştırayım dedim.) Anadolu'yu yutup Osmanlı'yı Çelebi Mehmet öncesi haritasına döndürürdü muhtemelen.

Geçen D&R'a gittim. Daha doğrusu bir iş için bir yere giden ailemin yanında sürüklendim. Neyse, ben de hazır gelmişken bir bakayım dedim... de sinirim bozuldu. Listemde (Liste yapıyorum evet, ne var? Film, anime vs. listesi yapınca laf etmiyorsunuz ya?) olan kitaplar olduğu gibi (yarısı olunca neyi alacağımı da şaşırdım, o da ayrı konu) bir de durduk yere listeme eklenenler de oldu. Yeter ulan. Yalnız şey var... Madoka'nın mangası varmış lan Türkçe. Birincisi: Ne zaman çevirdiniz oğlum bunu? İkincisi: Lan Madoka anime orijinal seri değil miydi? Teyit için MAL'dan da baktım, orada da "Bir şeyden uyarlama değil bu, orijinal" yazıyor. Animeden sonra çıkan mangalardan mıdır nedir... Var çünkü öyle şeyler. Her hareketli görsel kaynak basılı kaynaktan uyarlanmaz, bazen de basılı kaynak hareketli görsel kaynaktan uyarlanır. Bunun başka örnekleri de var, mesela Star Wars'un kitapları. O değil de... Lan bitmiş mangaların resmî çevirileri yok ortada, 15 bölümde mi ne sik gibi kalmış alayı, Madoka mangasını niye çevirdiniz durduk yere? Hayır Madoka mangasını kim alacak Türkiye'de? Bu ülkede öyle kapağa sahip mangayı gidip kitapçıdan alacak kadar göt kimsede yok, anca internetten getirtirler alacaklarsa da (Madoka popüler sayılır bak ama işte kapak ve -her ne kadar yanlış olmasa da- ismin Türkçe çevirisi işi bozuyor. Hayır bir de kapakta animedekinden de loli benzeri bir görüntüleri var karakterlerin.).

4 Ağustos 2021 Çarşamba

Durum Raporu... mu?

 Bir süredir yazmıyorum. Aslında, bunu niye yazdığımı da bilmiyorum. Bir sebebi, artık bir şeylerin umurumda olması için bile fazla yorulmuş olmam. Kendimi yataktan kazıyarak çıkarmam bile çok çaba sarf etmemi gerektiriyor ve devam edebilmemi sağlayan sahte umut bile beni terk etti. Aslında, yeniden umut etmekten korkuyorum. Neyse ne. Evet, dünyayı mahvettik. Ülkeyi de. Bir öncekiler 600 yıl dayanmıştı, biz 100 yıla kalmadan güzelim ülkenin içinden geçtik. Dünyanın geri kalanı hakkında da aynı şey var. Artık dükkanı kapatıp gitmemiz gerek ama belli ki yukarının planları biraz daha farklı. Neyse ne. Öyle yoruldum ki dünyanın durumuna da kendimin durumuna da hayıflanamıyorum artık. Güçlü bir his var, takip etmediğim her seferinde pişman olduğum; yine de... O güçlü hissin de sahtekâr olmasından korkuyorum. Dünyanın kaynaklarını boşa tüketmeye ne zamana kadar devam edeceğimi merak ediyorum. Yararlı olduğum bir zaman gelecek mi? Tamam, neyse ne. Bu yazıyı gerçekten yazma sebebimi bilmiyorum, yazmaya devam etme sebebimi de. Sadece... Belki... Düşünmediğin bir konuda belki hissine düşmek zor. Öylece oyalanmaya devam edeceğim herhalde, ta ki tamamen kırılana dek. Zihnim ikiye ayrılırsa boğazımı kesmek için cesaretim olur muhtemelen, şimdilik yok. Tamamen anlamsızlık hissi var ama korku orada, hayatta kalma içgüdüsü, inanılmaz güçlü bir şey. Zaten olmasaydı şimdiye çoktan soyumuz tükenirdi. Neyse ne. İki yıllık beklentim var; biri artık kabullenemediğim ama bu sefer muhtemelen gerçek olan umut, diğeri de Yuru Camp filmi. Eh, evet; elinde hiçbir şey kalmamış, üstüne her saat başı kara haberle boğuşan bir yıkığın beklentisinden ne bekliyorsunuz ki? Elimde herhangi bir zaman bir şey olduğu oldu mu ki? Olmadı herhalde. Neyse ne. Sonuç olarak dünya çürümüş, insanlar iğrenç ve ben de sırf intihar edemeyecek kadar korkak olduğumdan katlanabildiğim yere kadar katlanıyorum. 2019-2021 arası yaşananların insanları akıllandırmadığını sağlık ocağının tekinde parçası olmak zorunda kaldığım bir diyalogda gayet net gördüm. Aşı oldum bu arada. Ölmek isteyen birinin neden aşı olduğunu merak ediyorsanız, iki sebebi var: Birincisi benim istediğim şey sürünmek değil, ölmek. İkincisi, belki komplocular haklı çıkar da böyle ölürüm demiştim. Çok küçük ve baştan beri ciddiye almadığım bir düşünceydi ama düşünceydi işte. Eh, peki. Ölümün beni aldığı zaman gelinceye dek anlamsız umutlara tutunmaya ve her şey hakkında sızlanmaya devam edeceğim. Yaşamanın başka bir yolunu bilmiyorum, bunu yapmayı bırakabilecek aşamayı çoktan geride bıraktım. Yangın, salgın ve diğer bütün şeyler hakkında da... İnsanlık aptallığı yüzünden cezalandırıldığını fark edecek gibi durmuyor. Ölüm, ona tanık olmadığınız sürece sadece sayılardan ibarettir. "10.000 kişi öldü." O ceset dağına şahit olmazsanız eğer, bunun etkisi çok çabuk geçer. "Bütün köy yangında yok oldu." Küllerin arasında dolaşmazsanız birkaç güne unutursunuz. Herkes için geçerli değil tabii; sadece bu bilgiyle bile uykuları kaçacak olanlar ve küllerin arasındaki bir ceset dağının tepesinde hiçbir şey düşünmeden oturacaklar da var. İkinci gruba halk arasında "sosyopat" ve "psikopat" gibi isimler veriyoruz. Eh, galiba bu kadar. Buraya dek yazabilmeme bile şaşırdım aslında. Bir daha ne zaman yazarım veya yazar mıyım bilmiyorum... Sadece, eğer korkaklığım yok olursa -ki o günün geleceğini hiç sanmıyorum- bütün insanlığa sövdüğüm bir intihar mektubu falan paylaşırım belki. Eh, belki de şu siktiğimin dünyasındaki yarrak gibi hayatım kısmen yoluna girer de insanların içini karartmayan doğru düzgün yazılar paylaşırım ben de. Yok, hayır. Öyle bir durumda blog yazısıyla uğraşır mıyım ki? Kısmen acıdan beslendiğimi fark ettim, mutlu olduğum, kalbimde artık bir boşluk olmadığı zaman gelirse artık yazamayacağımdan korkuyordum biraz. Bununla beraber, bu boşluk artık var olmasa bile hissini unutabileceğimi sanmıyorum ve dolabilecek aşamayı çoktan geçti, artık sadece bir karadelik. Eh, bir şeyler yapmama da engel oluyor. Acı fikre dönüşüyor evet ama yazamayacak kadar yorgun olup kendimi yataktan kazıyamadığımda fikir de uçup gidiyor. Tam olarak ne diyorum ben? Konu nasıl buraya geldi ki? Eh, neyse ne. İnsanların çoğu gibi ben de bencil, günahkar ve korkak hıyarın tekiyim zaten. Bundan gurur duymuyorum ama durum bu, yapabileceğim bir şey yok. Dahası, bu kadar olmadığım zamanlar vardı. İnsanlığa inandığım zamanlar. Yani, bu durumumda eğer birini suçlamak istiyorsanız, beni değil siktiğimin insanlığını ve onların sonu gelmez salaklığı ile zalimliğini suçlayın. Bencil, günahkar ve korkak olduğum doğru; ama insanların çoğundan farklı olarak, merhametimi kaybetmedim. Bu kadar acı çekme sebeplerimden biri de o zaten, keşke kaybetseydim.