Öne Çıkan Yayın

Beni Her Yerde Bulun (BU YAZI BAŞA İLİŞTİRİLMİŞTİR)

İletişim için: semender101@gmail.com Şahsi blog: E, burası zaten. ~Gerektikçe güncellenecektir.~

27 Haziran 2021 Pazar

Durum Raporu: Kırgınlık, Anime Finalleri ve Sonny Boy, Makine ve Umut Delirmesi

Geçenki yazıya bir düzeltme yapacağım: Kasr-ı Şirin antlaşması Kaçarlar döneminde değil Safeviler döneminde imzalanmış. Eh, pek bir şey değişmiyor gerçi; o da Azerbaycan zaten.

Hayatıma girip çıkan onca insan oldu, bunlar arasından kızgın ya da kırgın olduğum kimse olmadığını fark ettim. Evet, şimdiki aklım olsa yapmayacağım şeyler var bazılarıyla ilgili ya da tam aksine ikinci sefer düşünmeden yapacağım ama onları geri alsam şimdiki aklım olmazdı işte. Eh, ben pek zeki ya da akıllı biri sayılmam. Kayda değer bir yeteneğim de yok; azıcık yazabiliyor, azıcık çizebiliyorum ama bunlar değer görmekten çok uzaklar, zaten başka bir şey de yapamıyorum. Ben sadece takıntılı bir paranoyağım ve bazı şeyleri biraz merak ediyorum. Eh, takıntılı bir paranoyak bir şeyi merak edince o konuda derinlemesine bilgi edinmesi pek de uzun sürmüyor tabii. Geçen gün Türkçede çamçak denen kuksaların tarihçesini anlatıyordum anneme. Pazarda bir tane buldum, bayağı güzel bir şey. İlginç bir durum var: Gördüğüm, kah gerçek hayatta kah internette tanıdığım ne kadar eski tarz deri ürün (Ama eski derken gerçekten eski, hani "vintage" da değil tarihi eser artık), böyle modası geçmiş, artık pek üretilmeyen veya komple doğayla ilgili (toprak güveç ya da çamçak gibi) şeylerin hastası olan neredeyse herkes internetten alışverişi fiziksel alışverişe tercih ediyordu, "gamer"lar (Şuna oyuncudan başka bir karşılık bulun, oyuncu deyince dizi/film oyuncusu anlaşılıyor. Oyunbaz? Youtube kanalı vardı böyle, tam olarak karşılıyor aslında "gamer"ı. Türkçe oyun + Farsça baz, böyle oluşturulmuş kelimeler halihazırda dilde var zaten; beyzade mesela: Türkçe Bey + Farsça zâde, "hane" ile biten sözlerin hemen hemen tamamı vs bayraktar ve konumuzla birebir ilgili düzenbaz.) ve işini teknoloji üzerinden yapan bir kesimi tenzih edersek hemen en yeni çıkan şeyleri vs. almak isteyenler çoğunlukla fiziksel, eski usulde alışveriş seviyor. Enteresan bir tezat. Lan ne anlatıyordum ben, konu dağıldı yine. Şu kompozisyon notu konusunda dediğim (Boyna geriye referans veriyorum. Bölümler birbiriyle bağlantılı resmen aq.) "kalıpta kalamama" olayının mükemmel bir örneği işte. Hah, çamçak hakkında bir şey daha anlatacağım da kişilerden bahsediyorduk. Bunlar arasından kızgın ya da kırgın olduğum herhangi biri yok, tam aksine hepsiyle iletişim kurmam gerektiği için iletişim kurduğumu, onların hayat yolumda çeşitli hocalarım olduğunu düşünüyorum. Kadere bakış açım çoğu insana kıyasla farklı, kader kavramının kendisine inansam da "mutlak ve değiştirilemez" bir yazgı pek benim imanıma uymuyor. Bazen, bazı konularda biraz kaderci olmak lazım geldiği kanaatindeyim. Gerçi benim yoğun Tengrici etkili bir tasavvufçu gelenekten gelmemin de bunda etkisi olabilir. Bu arada bayağı o gelenekten geliyorum, bizzat bir mutasavvıfın soyundan geliyorum; gerçi kim olduğu tam belli değil; her ne kadar İstanbul'da medresede hoca olduğu söylense de ad ya da tarih belirsiz. Dağ başında keçi kılı çadırda yaşarken Bursa valisinin emriyle yerleşik hayata geçince sonuç bu oluyor. Yoğun Tengrici etkisi de o sebepten var zaten, bak ilginçtir aynı boydan, hatta oymaktan (aşiretten) olan yan köy (yan dediysem arada birkaç dağ ile düzlüklerde bir sürü köy daha var) ile benim asli kökenim (hoş benim asli kökenim dağdır, topraktır ya, konu o değil) arasında pek bir fark yok. Aynı Bursa valisi tarafından yerleşik hayata zorlanmışız (Ahmet Vefik Paşa, sana gıcığım oğlum), kıyafetler, semboller, çadırlar aynı (Eh, aynı yerdeki iki dağ başını mesken tutmuş aynı oymak arasında pek fark olmuyor haliyle.)... Bir de teyit için araştırma yaparken çok ilginç bir şeye denk geldim: Anne tarafıma adını veren kişi (Aynı yerden bu arada annemle babam, yok anne tarafının memleketi, yok baba tarafının memleketi vs. sıkıntısı olmaması acayip rahat bir şey.) söz konusu yan köyün Osmanlı kayıtlarında kurucusu kabul edilen kişi, yani isim ve unvan olarak birebir aynı. Hah, ben çamçağı anlatacaktım... Ya da yoruldum lan, anlatmıyorum. Belki bir ara anlatırım.

Jouran'ın finali güzeldi, iyi bağladılar. Ha o "tutarsa devamını çekeriz, tutmazsa hesap sormuyorlar nasılsa zihniyetli Hollywood usulü korku filmi son sahnesi"ne girişmeselerdi iyiydi ama olsun. Tabii Jouran'ın finalini görmek için 9. bölüme falan kadar dayanmak gerekiyor, hikaye ilgi çekici, evren güzel ama serinin açılamama sorunu var. 5. bölüme kadar hikaye ve evren hakkında neredeyse hiçbir fikrimiz olmuyor. Bu bir film için iyi bir strateji sayılabilir bak, Netflix dizileri gibi bütün sezonu aynı anda yayınlanan yapımlar için de... Ama bunu haftalık yayınlanan bir şeyde kullanırsan dalga geçerler. Hige wo Soru'nun senarist, yapımcı, yönetmen vs. taifesi orijin hikayeyi ne kadar kazmaca anlattıklarını fark etmiş olacak ki son bölümde gerçekçilik ve his tavana çıktı; bir anda değil yavaş yavaş yaptıklarından göze de batmıyor. Bu arada bu nasıl anne lan? "Keşke seni hiç doğurmamış olsaydım." Doğurmasaydın o zaman yavşak, bana mı doğurdun? Hele "Senin yüzünden neler çektim, her yere dedikodu yayıldı" falan olayı... Bildiğin "El alem (Bu niye ayrı yazılıyor lan? El-Alem diye yazılsa bir derece.) ne der?" konseptiyle yaşıyor kadın. O kız senin yüzünden neler çekti, azıcık da onu düşünmeyi denesen? Zaten bu doğu toplumlarının en büyük sorunu "aman laf çıkmasın" anlayışı; zamanında Anadolu, Kafkasya ve İran coğrafyasında Nasreddin Hoca'nın "Bana ne?/O zaman sana ne?" fıkrasını içselleştirebilseydik en azından biz kurtulurduk (Yani, Uzakdoğulular için yapacak bir şey yok; anca anime karakteri paklar onları artık.). Yalnız Yoshida'nın yerinde ben olsam bardağı olmasa bile içindeki artık arpa çayı mı meyve suyu mu her neyse onu fırlatırdım. Hayır madem kızını zerrece umursamıyorsun evden kaçmış olması seni niye ilgilendiriyor da peşine hafiye takıyorsun? He, dedikodu var, doğru. Yalnız Sayu'nun abisi ilk geldiğinde "Aha bir şerefsiz daha." diye düşünmüştüm ama herif kral adam çıktı. O değil Hige wo Soru'nun 1 bölümü daha varmış, 12. bölümü görünce final diye atladım hemen. Bu 13 bölümlük anime siki de yeni çıktı, eskiden ya 12'ydi ya 24, nadiren 15, uzunsa 40'tan gittiği yere kadar; şimdi herkes 13 bölüm yapıyor, "kısa anime" standardı 12'den 13'e çıktı resmen. Ha eskiden de 10, 11, 13, 14, 25 falan bölümlük animeler vardı ama onlar kaideyi bozmayan istisnalardı. Vivy'nin sonunu da iyi bağladılar, baştaki "Yine mi bu konu ya?" düşüncesini aşabilirseniz sarıyor. Son zamanlarda çıkan seriler arasından finalinden tamamen tatmin olduğum tek seri Vivy oldu. Mesela Jouran'ın finali de iyiydi dediğim gibi ama tamamen tatmin edici değildi. Seven Knights Revolution'ın finali beklentimin üstündeydi. Tabii daha ilk bölümden animenin "Beni en ufak beklentin olmadan izle, yoksa üzülürsün." diye bağırması ve benim de bu tavsiyeye uymamla da ilgisi olabilir bunun, gerçi herhangi bir beklenti olmadan izlediğim halde finalinde olmayan beklentimi bile karşılayamayan da çok seri gördüm; en güncel örneklerden biri Gibiate. Super Cub'ın sonu da gayet iyi bitti. Zaten bir yol hikayesinin sonu maksimum böyle olmalı, standart bölümlü bir son da yeterliydi benim için; hatta daha iyi bile olabilirdi ama Eniwa karakterini biraz daha fazla görmüş olmaktan memnuniyetsiz değilim. Bu tür serilerde esas yan rolü ana karakterden daha çok severim genelde, mesela Yuru Camp'ta hemen hemen herkes gibi ben de Rin'i Nadeshiko'ya kıyasla daha çok severim ama 2. yan rol Eniwa, ha esas yan rol Reiko'yu her halükarda ana karakterden çok seviyorum o ayrı bir konu. İki istisna olarak Kino no Tabi'de ve Majo no Tabitabi'de başkarakteri daha çok seviyorum ama ikincide zaten 2. karakterin Saya mı yoksa adını unuttuğum hoca mı olduğu bile belli olmayacak şekilde iki karakteri de inanılmaz az görüyoruz. Kino no Tabi'de de 2. karakter motor (Bildiğin motor, tekerleği falan var.) ama bu ana karakterden daha az sevilmesi için bir gerekçe değil. O değil de "Shii-chan motorun sepetine sığar." esprisi birkaç kez tekrarlayınca "Suyunu çıkardınız ama artık ha, ilk iki seferde güldük yeter." demiştim amma ve lakin ciddi ciddi hikayede kullandılar; o yüzden vurgulamışlar demek ki. Senaristler (Veya yazar. Bu seri bana inanılmaz ranobe uyarlaması hissi veriyor. Bu arada baktım, gerçekten ranobe uyarlamasıymış. Dedim oğlum, anlıyorum artık şıp diye seri orijinal mi manga mı yoksa ranobe uyarlaması mı, oyun uyarlaması mı; işte karakterler kız mı erkek mi... Tabii bu cinsiyet ayrımı anime izlemiyorsanız ya da yeni başladıysanız, dolayısıyla bin tane "trap" ve "reverse trap" karakterle muhatap olmadıysanız size pek marifet gibi gelmiyor olabilir. Siz zahmet etmeyin, ben kendim övündüğüm şeyi sikerim.) Çehov'cu çıktı. Fruits Basket, Fruits Basket... 3 sezonluk serinin sonuna geldik nihayet. Sondan bir önceki bölüm epey tatmin ediciydi, gerçi orijin hikayeyi son bölümden bir önceki bölüme saklayan zihniyet hakkında çok iyi şeyler hissetmiyorum ama öyle yapmalarının sebebini iyi bağladılar en azından, o yüzden laf etmiyorum. Shadow's House'un son bölümü daha gelmedi ama manga okuyanlar anime orijinal son yaptıklarını söylüyor, son 2 bölümde ayrılmış mangadan. Buradan da 2. sezon çıkarmaya niyetli olmadıklarını anlıyoruz, Ao no Exorcist gibi hikayenin yarısını anime orijinal anlatıp sonra ikinci sezonu mangadan koptuğu yerden anlatanları da gördüğümüz için 2. sezona niyetlilerse de çıkarmasınlar mümkünse, o zaman mangaya uygun son yapsaydınız. Fruits Basket'e dönelim: Başlangıçtaki Yuki-Machi kısmında etraftaki herkesin işi gücü bırakıp izlemesi ama sadece sahne arkasında durmaları, esas duygusal kısma odaklanabilmen bir romantik komedinin iyi olduğunun göstergesidir. Gerçi bu romantik komedi-dram, üstüne bir de SoL şeklinde garip bir seri olduğundan zaten ne yapsa göze batmıyor. O sahne ayarını tutturması zor olan bir sahnedir ama; iyi kotarmışlar. Kyou, birader, nasıl aynı anda hem o kadar romantik hem o kadar odun bir evlenme teklifi edebiliyorsun? Touru kabul etti de Kyou'nun tam olarak ne kastettiğini anladığını çok sanmıyorum saf kızımızın. Ulan bu da 13 bölüm olacakmış, eski köye yeni âdet getiren yapımcılar yüzünden bunda da atladım 12'ye final diye. Neyse.

Sonny Boy çok güzel başladı. Zaten en sevdiğim iki hikaye çeşidinden biri "Vay amk n'oluyor lan burada?" hikayeleri, bir diğeri de yol hikayeleri. Anime, film, dizi, kitap... Her türlü bu iki hikaye çeşidini seviyorum. Yalnız bu sıralar "Vay amk n'oluyor lan burada?" hikayeleri de yol hikayeleri de inanılmaz arttı, eskisi gibi her yeri sırf "ecchi" olması için yapılmış "ecchi" animelerle doldurmuyorlar ("Ecchi" hikaye açısından gerekebilir, mesela "ecchi" olmadan Kore wa Zombie Desu ka'nın hikayesi ve komedisi mümkün olmazdı; bahsettiğim "Biz durduk yere ekrana çıplak anime kızı koyamayız, saçma olur. O zaman bunu bir anime kisvesi altında sunalım." motivasyonuyla yapılan, konu, karakter tasarımı [Kişilik ve geçmiş anlamında, yoksa çizim desen maşallahı oluyor "ecchi" serilerin kadın karakterlerinin genelde. Erkek karakterde o da yok ama çizerler de haklı, kim bakıyor "ecchi" esas erkeğinin nasıl göründüğüne de özen gösterecekler?] vs. hak getire seriler ile Highschool DxD ile güzelim evreni, konusu ve karakterleri "ecchi" uğruna heba edilen seriler. Bu arada DxD'nin konusu gerçekten güzel, tamam "Ben konusu için izliyorum." diyenin yalancıyı sikmedikleri için böyle dediği bariz ama konu hakikatten güzel.); mesela güncel örneklerden ilk örnek için Shadow House ve Sonny Boy, ikinci örnek için Super Cub. Bu arada Nozomi harbi efsane karakter, bu tür animelerde esas kızlar genelde bölüm uzatmaktan başka pek bir işe yaramazlar (Her ne kadar kendisini sevsem de Zankyou no Terror'un Lisa'sı buna mükemmel bir örnek.) ama burada hikayenin tam ortasında ve hikayeyi esas taşıyan kişi, en azından ilk bölüm için. Ha hikayeyi taşıyan yan karakterler sık görülen bir olgudur ama "Vay amk n'oluyor lan burada?" serileri hakkında ders olarak okutulabilecek Monogatari serisinin esas kızı Shinobu'yu Bake serisinde neredeyse görmüyoruz bile, uzunca zaman boyunca da Arararagi'nin (dilim sürçtü) sapıklığını ve artık insan olmadığını vurgulamakta kullanılıyor sadece. Bak Sonny Boy'un bir artısı (her ne kadar mal Türkanime kitlesi bu konuya epey laf etmiş olsa da) eski tarz çizimlere sahip olması, yeni tarz ışıltılı çizimlerle kanser kitlenin kucağına atarlardı bu seriyi. Çizimler aşırı eski tarz olmadığından ve günümüzün daha orantılı çizimleriyle oranladıktan göze de batmıyor. Bir GTO gibi saçma sapan bir sahnede uzun bir sahnede yuvarlak yüzler görmüyoruz mesela. Bu arada GTO efsanedir, çizim eski falan diye zırıldamayın, gidin izleyin. Josee to Tora to Sakanatachi bildiğimiz romantik komedi-dram anime filmlerinden. Bu filmlerde genelde ilk yarım saat evreni ve karakterleri tanıtalım ama öyle çok da tanıtmayalım, ileriye de bir şeyler kalsın diye geçtiğinden sıkıcı olur, bunda su gibi akıyor. Dramı ağzımıza ağzımıza vurmak yerine romantik komediye ağırlık vermeleri dram sevmeyen benim için bir artı ama dram için izleyenler için eksi olacaktır. Filmin çoğunu yüzümde salak bir sırıtışla izledim lan! Bu arada "Keşke film değil de seri olsaydı." diye bir yorum gördüm bununla ilgili, inanılmaz katıldığım bir düşünce. Şöyle 12 (Hadi 13 olsun, sizi mi kıracağım.) bölümlük bir seri olsa Clannad, Angel Beats, Ano Hana gibi serilerin yanına adını altın harflerle yazdırırdı (Kami-sama ni Hatta hi film değil seri olmasına rağmen kendi eliyle itti o şansı, o yok bu listede.). Şimdi mi? Bu tür filmlerden bahsediyorsak henüz türün ilk örneklerinden sayılabilecek Hotarubi no Mori e'nin seviyesine çıkabilecek bir iş çıkmadı. En yaklaşanlar Kimi no Na wa, Koe no Katachi ve Nakitai Watashi wa Neko wo Kaburu idi, bir de önceden inanılmaz beklenti oluşturup kendi ayağına sıkan Tenki no Ko var işte. Tenki no Ko, Kimi no Na wa'nın da gazıyla coşturdukça coşturdu, sonra millet "Bu muydu?" dedi. Halbuki o kadar beklenti oluşturmasalar Kimi no Na wa seviyesinde görürdü millet gerçekten, şu an bir aşağıda benim için. Bu film (Josee diye başlayan işte) de Tenki no Ko ile hemen hemen aynı yerde. Yalnız benim bu filmde esas üzüldüğüm karakter Josee ya da Tsuneo değil de (ha onlara da üzüldüm tabii ama) Mai oldu. Lan kız sırf ana karakterler bir araya gelsin diye bile bile kendini ateşe atıp kötü karakter olarak anılmaya razı (Koe no Katachi'nin Naoko'su dümdüz şerefsizdi mesela, hiç bu tarz bir motivasyonu, arka planı yoktu; varsa da filmde vermediler. Mai'ın motivasyonunu da söylemediler ama seslendirme, çizim tarzı, iç ses ile diyalogun seyirciye verilen ve verilmeyen kısımları ve tabii ki müzik çok şey anlatır; bunu vermenin tek yolu dümdüz söylemek değildir yani. Zaten o yüzden animasyon tek sınırın bütçe olduğu bir dünyadır. O "peşini bırak" sahnesinde ben de sövdüm, o ayrı.) hem de kendisi de severken, var mı ötesi? Bu arada bu animede bir kaz daha gördük ki erkek ana karakterin kankası harbi adamdır, kraldır, efsanedir. Öl dersen ölür, saçmalarsan yüzüne yumruk atar. Bu hep böyle olagelmiştir (Berserk diyenin ağzına Guts'ın kılıcıyla vururum, bir durun zaten ortalık karışık.), değişmez, değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Tamam, şimdi "E ama Berserk? Ama Griffith? Ama Casca'ya olanlar?" diyebilirsiniz.

Bu arada düzeltmeler iki oldu: Otoyomegatari'nin Türkçe çevirisi Ankara kısımlarında bitmiyormuş, daha Antalya mantalya varmış, unutmuşum oraları. Ama iyi haber yine de yeni bölümün atılmış olması. Kan davası kısmındaki karakterlerin kıyafetlerine bu kez özellikle dikkat ettim, net Kafkaslar. En azından bilmem kaç yıldır dağlarda saklanmayan öyle. Yeni çevrilmiş kısımlarda da Anisler ve Talas'ın aynı dilin farklı biçimlerini konuştuklarını açıkça belirttiklerine göre çıkarımım doğru; Pers ya da başka bir İrani/Farisi halktan değiller, İran Türklerindenler. O değil mangaka detaycılığı arşa çıkarmış bu yeni çevrilmiş bölümlerde, adam 19. yüzyıl İran alfabesiyle "Fatıma" nasıl yazılır onu öğrenmiş lan hikaye için. Gerçi İran olsun Osmanlı olsun Arap harfleri kullanan devletlerin en büyük sorunlarından biri kendi okunuş kurallarına uygun olmasa bile Arapça kelimeleri aslı gibi yazmaları, bu yüzden Osmanlıca yazılarda Osmanlı alfabesinde aslında olmayan  "ة" gibi şeylerle ya da Ramazan kelimesinin "Dad" ile yazılması gibi şeylerle karşılaşabiliyoruz (Gerçi "dad" pelteğe yakın okunduğundan Türkçede hiç kasılmadan dad içeren her kelime Z ile geçmiş ama konu o değil.); haliyle Arapça kelimenin Arapça yazılışıyla 19. yy. İran ya da Osmanlıdaki yazılışı aynı. Osmanlıca ya da Farsça kurallarıyla (zaten hemen hemen aynılar) "Hüseyin" kelimesini okumak imkansızdır mesela, "Hasîn" falan diye okunması gerekir okunuş kurallarına bakarsak. Gerçi bunu Latin'de de sürdürüyoruz, Vilyım yerine William yazıyoruz (Hani W-V farkı? Arkadaşım koymamışlar işte, onun için de o harf kullanılıyor. Ona bakarsan da İA da I değil kapalı bir Æ'ye benzer tuhaf bir sesle okunuyor esasında. Yeni harf mi uydurayım şimdi? Ha uydururum, uydurmuşluğum da vardır ve günlük hayatta bir kısmını hâlâ kullanıyorum ama bu alfabe böyle işte, bence yetersiz ama bu haliyle bile hiçbir kelimeyi doğru yazamayanlar var, daha karmaşığı, fonetik ayrımların daha keskin olduğu hali mahvederdi ülkeyi. Manyağım oğlum ben, beni çıldırtmayın. Niye gaza geldim lan şimdi durduk yere böyle?).

Şu "Makineler işimizi elimizden alacak" kaygısı hakkında tekrar konuşacağım. Düşüncelerim değişmedi: Hâlâ bunun sadece yapılması gerektiği için yapılan ve başka fırsatı ya da belirli bir amacı olmayanlar dışında kimse tarafından yapılmak istenmeyen işlerden kurtaracak bir şey olduğunu ve insanlara -bilhassa yazılım ve öznel alanlarda- daha çok iş kalacağını düşünüyorum. Ama öyle olmasa bile, yani makineler gerçekten insanlara herhangi bir iş bırakmazsa bile bunu aşmanın son derece kolay bir yolu var: Devlet eliyle kurulmuş/kurdurulmuş şirketlerin hisseleri (Ekonomi konusunda pek bir şey bilmem daha önce de dediğim gibi, yani kastettiğim tam olarak hisse olmayabilir; kastettiğim geliri -ve tabii gideri- oranına uygun şekilde paylaştıracak bir şeyler. "Herkes 1 lira verse" olayındaki gibi ama şirket kârından pay ayrılıyor.) halka bölünebilir ve böylece bir insan, sırf belli bir devletin vatandaşı olduğu için biraz da olsa para kazanabilir. Hem zaman zaman tartışılan (Gündemi olmayan Kuzey Avrupa ülkelerinde tartışılan, bizim gibi doğu toplumlarının çok daha öncelikli sorunları ve altı bin yıldır çözüme hâlâ kavuşturulamamış tonla tartışması var.) "vatandaşlık maaşı" işi de devletin sırtına yük olmadan çözülür; zira bilinir ki doğu toplumlarında (Bu arada ne derseniz deyin Türkiye bir doğu toplumudur, bir Korelinin günlük hayatından seçeceğiniz herhangi bir şeyin bir Alman'ın günlük hayatından seçeceğiniz herhangi bir şeye daha yakın olma olasılığı çok yüksektir. Kore'yi duyunca egzantrik geldiği için onu seçtim bu arada.) devletin sırtındaki yük eninde sonunda toplumun tepesine binip onu mahveder. Aslında nedeni biraz da oldukça ironik bir şey: Doğu toplumlarında halk, devletten Batı toplumları gibi aristokrasi ve benzeri şeylerle ayrılmamıştır. Batıda hüküm için soyunuzu kanıtlamanız gerekir (aristokrasinin getirisi) ama doğuda kafanıza göre kendi kendinizi hükümdar ilan edebilirsiniz (Binlerce yıllık iç savaşlar ve göçebe ile yarı göçebe kültürlerin getirisi; Çin bu bakımdan daha ziyade Batılı gibidir çünkü onlar başından beri yerleşikti, Babilliler için de aynısı geçerli. Perslerin durumu karmakarışık, bugün bizim doldurduğumuz doğuyla batı arasında sıkışıp kalma rolü uzun asırlar boyu onlara aitti. Hayır onlar soydan da kaybediyor, biz en azından "Sizinle ne alakamız var ki?" diye artistlik yapabiliriz gerekirse ama Perslerin öyle bir şansı da yok. Yahudiler ise [Bu arada şu konuya bir açıklık getirelim artık: Yahudi: Hz. Yakup'un -İbranice: Yakov/Yakob-, özellikle de Yakup oğlu Yehuda'nın soyundan gelenler; Musevi: Hz. Musa dinine, yani Tevrat'a/Tanah'a tabi olanlar.] esasen yerleşik olsalar da önce Mısır'dan çıkış sonra Babil sürgünü falan derken göçebeden hallice yaşadılar tarih boyunca.). Arap toplumunda ilk gerçek devlet yapılanmasını kuran Muhammed bin Abdullah (Hz. Muhammed) halktandı, dönemin ileri gelen ve şehirde sözü geçenlerinden dahi değildi. Tarihin gördüğü en büyük komutanlardan Cengiz Han basit bir savaşçının oğluydu, Osmanlı öylesine, rastgele bir uç beyliğinden sivrildi, Japonya'yı birleştiren Oda Nobunaga bir askeri valinin oğluydu, bugün Kore'ye Kore dememize neden olan Goryeolu Taejo tüccarın oğluydu vs. vs. Büyük İskender'in babası kraldı mesela, buradan farkı ayırt edin. Yani özetle aslında bu durumun böyle olmasının temel sebebi eski çağlarda batıda soy anlamında ciddi bir kanıtınız yoksa sizi çarmıha germeleri, doğudaysa başarınızı ispatlarsanız soya ihtiyaç duymadan size hizmet edecek, davanıza yoldaş olacak birilerini bulabilmenizdi. Buna bir örnek olarak Cengiz Han'ın ilk oğlu Cuci, büyük ihtimalle Cengiz Han'ın kanını taşımıyordu (Yani, o dönemlerde kadın kölelerle [cariye "kadın köle"den ziyade "seks kölesi" gibi bir anlam taşıyor Türkçede, orijinal anlamı direkt "kadın köle" olsa da] ve zaten köle yapılacak kadın savaş esirleriyle birlikte olmak normaldi, doğuda da batıda da öyleydi ve doğuda, yani Merkitlerin memleketinin olduğu yerde normalin de ötesinde neredeyse bir kural ve hak gibiydi -zaten batıda savaş alanında kadınların olması daha nadir ve neredeyse bütünüyle "barbar" olarak anılanlara özgüyken doğuda, özellikle de İran, Sibirya ve ikisi arasındaki arenada daha alışıldıktı- ırzına geçilen köleler -ve tabii eğer savaş alanında öldürmeyi ihmal ettiyseniz geride kalan aileleri, sevdalıları, nişanlıları vs.- dışında kimse sizi bunun için suçlamazdı ve evliyseniz veya nişanlınız varsa bile bu aldatma olarak görülmezdi.) ama herkes ona ilk prens olarak davrandı ve Orta Asya'yı miras alan o oldu. Bu daha önce dediğim hilafet durumunda da aynı şey var: Kafanıza göre kendi kendinizi papa ilan ederseniz aforoz edilirsiniz ve bütün Hristiyan alemi (Protestanlar bile) sizi avlamak için birleşir ama kendi kendinizi halife, mesih, mehdi, deccal vs. ilan ederseniz sadece karşıtlarınız değil takipçileriniz ve siyasi destekçileriniz de olacaktır. Siyasi destekçi? Mevcut halifelerin biri ya da birkaçıyla mücadele içinde olanlar mesela, üstelik bu kişi büyük ihtimalle o mücadele içinde olduğu halifeyle aynı mezheptendir.

Umut Sarıkaya'nın "delirmekten korkmak" ve "parayı çok seven yaşlı" temalı bir karikatürü vardır, tek bir karikatür, evet. İnsan neden delirmekten korkar ki? Devamlı kaygı üreten bu korkak aklım olmasaydı çok daha mutlu olurdum eminim. Bir kadın çizip ona aşık olarak kalbimdeki boşluğu doldurma imkanı bulurdum en azından. Veya ne bileyim, belki dizi karakterleri ve anime kızları falan... Bu arada ehliyet vermiyorlar bana, psikolojik bozukluktan mı prim yapsam diye ciddi ciddi düşünüyorum. Hayır, bu aptalca bir düşünce, üzgünüm. Bir şeyleri prim için kullanabilecek olsam çoktan yapardım ve muhtemelen bu halde olmazdım. İçinin bomboş olması... Çok acıtıyor. Sartre saat 3.00'ın herhangi bir şey yapmak için ya çok geç ya da çok erken olduğunu söyler, aynısının gece uyumamış 23 yaşında ebedi bir yalnız için 6.00 için de geçerli olduğunu çoğunlukla görmezden geliyoruz. Sevimli ve anlayışlı bir kızla evlenip iki çocuk yapmak istiyorum, bir oğlan bir kız veya iki kız. Bunun dışında, istediğim pek çok şey daha var; pek çoğu bundan çok daha kolay gerçekleşebilecek şeyler: Mesela emrime kara alevden oluşan kurtlardan bir ordu verilmesi ya da ışınlanmanın bir an önce icat edilmesi gibi. Aaah, neyi zorluyorum ki? Betondan yapıldığı halde her nasılsa her çıtın tüm apartmanda duyulacağı geri zekalı apartman dairesinin tekinde ardımda hiçbir iz bırakmadan, yapayalnız öleceğim ve cesedimi ancak kokmaya başlayınca bulacaklar. Daha fazla zorlamayıp bir kabulgan olması umuduyla dişi kedi sahiplenmek önümdeki en mantıklı seçenek gibi duruyor şu an, kayanın tekine de ismimi kazırım artık. Uğraş, uğraş, uğraş... Hatırlanmak bir mesele, ardında bir şey bırakmak daha büyük bir mesele. Ardımda bir şey bırakabilirsem ismime ihtiyaç kalmaz. Fırsat yok, amaç yok, anlam yok. Ot gibi yaşayıp ot gibi öleceğim. Tamam, Azrail; sen haklıydın. İyi bir şeyler olmayacaksa neden beni hâlâ bekletiyorsun? Yanıldım, tamam mı? İyi olacağını sanmıştım ama olmuyor. Hiçbir şey değişmeyecek, asla iyi bir şey olmayacak; neden olsun ki? Bir şeyden eminim, ayrıca bu emin olduğum çok az şeyden biri: Nietzche mutlu öldü. Aklını yitirdikten sonra, eminim ki artık bütün o saçmalıklarla, kaygıyla ve çoğu hep beyinsiz olmuş, öyle olmaya da devam edecek toplumla uğraşmak zorunda kalmadığı için rahatlamıştır. Artık kendimi suçlamak bile verimsiz geliyor, başa dönüp yeniden toplumu mu suçlamalıyım yoksa edebimle intihar mı etmeliyim emin değilim. Belki de Tinder falan yükler ya da İnstagram'da millete ateş emojisi atarım, ne bileyim? Hava çok güzel bu arada. Ölmek için muhteşem bir gün. Daha çok işimiz var, mesela bir üç saat daha amk dünyasında hayatta kalmak için şart olan parayı bulamayacağımdan yakınacağım. Paraya dokunmadan yaşayabilmek için öyle bir ortamı alıp kurabilecek kadar paranız olması gerekmesi hayatın en temel çelişkilerinden biri ve kapitalizmi ayakta tutan temellerden de biri, buna yeterince önem atfedilmiyor gibi. Cehennem kapısında epey itirazım, önerim ve almayı talep edeceğim pek çok hak olacak. Cidden, bu dünyadan epey alacaklıyım. İtiraz ve önerilere gelince; komedi malzemesi olarak kullanılmamla, dünya hayatı denen amk şeyindeki bir ton anlamsız angaryayla ve beni böyle yarak kürek bir dünyaya göndermenin iyi bir fikir olduğunun Tanrı tarafından düşünülmesiyle ya da bana böyle bir beden verip sonra onu sağlam çıkamayacağı ve kendi başına ayrılamayacağı yerlere atmanın nahoş bir tavır olduğuyla ilgili olacaklar. Zaten cehennemliğim, fırsatım varken en azından intikamımı talep edeceğim. Ve eğer alırsam, şansımı doğru düzgün bir dünya için zorlayacağım. İçinde benimle evlenmeyi kabul edebilecek birinin bulunduğu ve doğasının ırzına geçilmemiş bir dünya için. Ayrıca el becerisi ve bazı şeyleri kolayca halletmeyi sağlayacak parmak şıklatma tarzı büyü için. Bu arada bu olayı başımıza kim sardı merak ediyorum, büyüye inansanız da inanmasanız da tarihte hiçbir büyücü böyle bir güç iddiasında bulunmamıştır, aslında epey karışık şeylerle uğraşıyorlar. Şu yukarıda dediğim paranoyak merakı konusu işte, bir şeyi merak edersem böyle oluyor ve o konuya zerrece merakım yoksa üç bin kere de anlatsanız aklımda kalmıyor. Örnek: Geometri. Hazır yeri gelmişken, bilmediğin bir konuda hikaye yazamazsın; tamamen sıfırdan bir fantastik evren kuracaksam sıkıntı yok ama Ejderha ve Mühür'ü yazmak için illaki araştırma yapacaktım, önceden yapıp kendi kendimi cinci hoca ilan edebilecek kadar "geleneksel büyü bilgisi ve muska yazıcılığı" birikimim olmasaydı yani. Al bunu Hogwarts'a ders olarak koy. Bu arada kastettiğim bunun tamamen gelenek ve inanç üzerine bir birikim olması, bilim doğası gereği doğaüstünü reddeder, zaten reddetmek zorundadır da yoksa her şey hakkında "Allah'ın takdiri" der ve zerrece bir gelişme, yeni bilgi elde edemeyiz. Ben bu konuyu yani din-bilim ayrımını düşmanlık veya karşıtlık olarak görmüyorum bu arada, sadece doğaları gereği farklı alanlara yoğunlaşmak zorundalar; ezkaza aynı veya benzer bir şey üzerine çalışmaları denk geldiğinde de o yüzden kavga çıkıyor. Aslında temelde din, felsefenin içinde bir alan veya biraz fazla sistematik bir felsefe olarak yorumlanabilir; dolayısıyla da bunlar sadece farklı yollardır, farklı düzlemlerdedir. Çakışmazlar çünkü zaten aynı şey üzerinde çalışmazlar. Bence bu konuda en güzel tavır Newton'a aittir: Oturup günahlarının listesini yapacak kadar mütedeyyin olan Newton, eğer "Bu havaya atılan niye asılı kalmıyor da düşüyor?" sorusuna "Tanrı öyle yaratmış, karıştırma." deseydi -ki diyebilirdi, kilise görevi yapmışlığı vardır kendisinin- bugün ne yerçekimini bilecektik ne de kütle çekim kanununu; haliyle Hubble Uzay Teleskopu da asla var olmayacaktı.

14 Haziran 2021 Pazartesi

Durum Raporu: Bıçak, Sagabe-bu ve Otoyomegatari, Ne Yaşmış Arkadaş, Kusur İstemi, Cuma Hayrı, L&M, Teknoloji ve Diğerleri (Öh Be)

Bu kılıç/bıçak yapımcıları harbi manyak ha. Yok, eskileri diyorum, şimdikileri değil. Biri kılıcı at idrarında soğutur (Moğollar, Tatarlar ve büyük ihtimalle Selçuklu ile Erken-Orta Osmanlı), öbürü soğan suyuna sokar (Osmanlı dönemi Bursa ve İstanbul), biri bıçağa balık yağıyla (Zanaat içinde böyle dense de aslında balina, hatta yunus yağı; büyük ihtimalle mutur olduğunu tahmin ediyorum.) su verir (Sürmene), biri safir mafir sallar çeliğe (Şam ve Hint-İran bölgesi), teki "Böyle yeterince afili değil, şunu ters çevirelim." deyip dışbükey kılıçlar icat eder (Denizli/Yatağan. Muğla/Yatağan değil, hayır. Bu arada bu cümle kurulurken kopis gibi çok daha eski dışbükey kılıçların ve kukri gibi geleneksel [evet, kukri modern dünyaya ait değildir; geleneksel bir bıçaktır] dışbükey bıçakların olduğu gerçeği ile söz konusu kopisin muhtemelen yatağanın doğrudan atası olması ihtimali -ki epey yüksek olduğunu düşünüyorum zira hem coğrafi hem şekilsel uygunluk söz konusu- ihmal edilmiştir.), biri yok zerdeçal, karanfil, tarçın bilmem ne ile kılıç suyunu ecza dolabına çevirir (Memlük, Selçuklu ve Erken-Orta Osmanlı dönemi Bursa)...

Sabage-bu'ya başladım da efsane lan. Hayır ben zaten "yuri" göndermesine sahip SoL komedi bağımlısıyım ama bu seri harbi efsane. O dış ses yeter hgawadsj. Bu arada söz konusu dış ses bu tür animeleri izleyip laf eden mallara (Lan sevmiyorsan niye ısrarla bu tarz seriler izliyorsun? Silah mı dayıyorlar başına? 12 bölümlük animenin 9. bölümüne yazılan yorum "Bunun niye animesini yapıyorlar, ne mangalar var." olabilir mi aq?) demek isteyip diyemediğim her şeyi (Neden diyemiyorum? Çünkü bölüm yorumunda bölüm hakkında konuşulmasını istemeyen mallar hâlâ yorum yapabiliyorken ben kısıtlıyım. Bari neden banladığınızı söyleyin insafsızlar. Ulan bölüm yorumu kısmı o, bölümü izlemeden ne iniyorsun alta? Hadi iniyorsun, ne yapalım, geçen bölüm hakkında mı konuşalım o kısımda? Lütfen salakların anime izlemesi, hatta direkt internet kullanması yasaklansın ya, lütfen.) söylüyor bir bir, harbi efsane ya. Yalnız ben bu tür serilerin zaten hastasıyım ama karakterler falan gayet kaliteli, hani sadece kendi janrında değil, genel olarak kaliteli. Hatta tüm "shounen" karakterlerinin %80'inden falan daha kaliteli, daha sevilesi ve bağ kurulabilecek (Bana göre en iyi senarist/yazar sevilesi olmayan karakterle iyi bağ kurdurabilendir bu arada. Konu animeyken anime üstünden gidersek her ne kadar çakma, dandik bir "shounen" olup dünyadaki en acayip fan kitlelerinden birini başımıza sarmış olsa da BNHA mangakası bu konuda epey iyi iş çıkarıyor; Bakugo, Endevor gibi karakterlerle bağ kurdurabilmek her yiğidin harcı değil.) karakterler. Hazır konu animeyken: Hige wo Soru'nun 9. bölümünde Sayu'nun geçmişi kısmı... Ben sizin ta ebenizi seveyim e mi. Öhöm öhöm. Bak, hikaye duygusaldı tamam ama anlatım dandikti be. O hikayeyi doğru düzgün anlatıp seyirciye geçirebilseydiniz hüngür hüngür ağlatırdınız milleti. Benim dram eşiğim düşüktür mesela, beni üzmek için pek gayret etmenize gerek yoktur ama ben bile "Eee, ne oldu şimdi?" dedim bölüm bittiğinde. Hani bunu uzatmak yerine (SPO UYARISI) "Arkadaşı intihar etmiş, annesi onu suçlamış, Sayu da evden kaçmış." (SPO BİTTİ) şeklinde tek cümleyle geçirseydiniz daha çok duygu verirdiniz. Lan koskoca serinin duygusal arka planı, dramatik çekirdeği bu kadar kazmaca anlatılırsa kim niye ciddiye alsın sizin anlattığınız hikayeyi? Millet çeyrek bölümlük sekansla bölümden sonra insanları yerinden kalkamayacak hale getirebiliyor (Wonder Egg Priority. Her ne kadar bu seriye "Asıl son filmde." olayına girdikleri için kızgın olsam da yiğidi öldür, hakkını yeme. Bu arada "Asıl son filmde." falan demeyip "Açıklamıyoruz lan daha fazla bir şey, son da bu, ne anladıysanız." deseler katbekat saygı duyardım bu animeye. Kendisi efsane ama finali çöp seriler arasına girdi o film olayıyla benim için, filmi izleyince düşüncelerim değişebilir belki ama sanmıyorum. Muhtemelen "film nasılsa" düşünceyle güzelim evrenin içine edecekler. "Veteran weeb"im oğlum ben, artık 3 bölümde anlayabiliyorum kim ölür kim kalır, ne nasıl olur, aşk üçgeni salaklığı kimlere odaklanır, kim kız kim erkek falan...), sizin koskoca bölümünüz tek cümleden daha az duygu geçiriyor, bu ne lan? Hele "Daha önce yapmadık mı nasılsa?" gerekçesiyle Sayu'ya tecavüz etmeye yeltenen herifin bir sonraki bölüm iyilik meleğine dönüşmesi, üç bölüm sonra da "Sırf güçlüler diye istediklerini yapabileceğini sanan kişiler var." demesi (özeleştiri herhalde) nasıl bir karakter değişimi lan? Bu nasıl değişim oğlum İslamcı TV kanallarındaki ibretlik hikayeler anlatan diziler gibi, kafasına demir mi saplandı bu herifin? Yoshida da mı Naruto gibi "Talk no Jutsu" kullanabiliyor, hayırdır? İnsanlar değişemez demiyorum ama bir bölümde (Bölümler arasında zaman atlaması da yok ki aq, 1 gün sonrası lan.) tecavüzcü şerefsizden iyilik meleğine dönüşebilmen için gece uykunda Azrail'in falan seni ziyaret etmiş olması gerekiyor.

Otoyomegatari okuyorum yeniden, harbi efsane manga ha. Şu an Anis'in kısımlarındayım da keşke Anis ile Şirin'in hikayesi mangakanın meme çizmeye meraklı olduğu bir zamana denk gelmeseydi. Bir de arkadaşım İran ile Türkiye'yi ayıramıyorsanız çevirmeyin lan şu mangayı. Çevirmen arkadaş İran'da geçen Anis kısımları hakkında devamlı "Türkiye burası" notu yazmış da ona sinirlendim. Lan Ali zaten "Tebrizliyim ben." dedi baştan, daha onun memlekete var, o da belli; "Tebriz nerede acep?" diye bir baksaydın haritaya. Hadi onu geçtim birkaç bölüm sonra "Persian Gulf yakınlarında" geçtiği belirtiliyor Anis'in hikayesinin, çevirmen arkadaş onu da "Pers Körfezi" diye çevirmiş... Basra Körfezi nerede bir baksaydın keşke. Hayır tamam, kimsenin benim gibi Anadolu kubbesi ile İran kubbesini veya İran fesi ile Azerbaycan fesini görür görmez ayırt etme seviyesinde manyak olmasını beklediğim yok ama 19. yy. İran'ı ile 19. yy. Türkiye'sini ayırt edebil bir zahmet ya. Smith zaten Ankara'ya gitmeye çalışıyor, ne Türkiye'si? Hadi başta öyle sandın, tamam; ben de uzunca bir süre "Bu karakterler tam olarak hangi boydan?" diye düşündüm ama Basra Körfezi olayından sonra "Orası İran'mış ya..." falan diye bir not yaz bari. Puzzle Fansub'a ağır sövmüyor olmamın tek sebebi zamanında çok animelerini izlemiş olmam ve Otoyomegatari ile Horimiya'yı bir tek onların çeviriyor olmasıdır, Little Witch Academia olayını da unutmadım ayrıca. 3 ay bölüm verme sonra kız, bir açıklama yapsaydınız o zaman. Bu arada karakterlerin neredeyse hepsi düşündüğüm boydanmış, mangaka epey detaycı ve işini biliyor. Karluk ve diğerlerinin Uygur ya da Özbek olduğunu düşünmüştüm, Özbeklermiş (Gerçi haritada Uygur/Özbek yazıyor ama coğrafi açıdan 19. yy.da orada Uygurların olma şansı pek yok). Amir'in ailesinin Kazak ya da Moğol, olmadı Karakalpak olduğunu düşünmüştüm, Kazaklarmış (Haritada Kazak/Kırgız yazıyor ama börk şekilleri Kırgız'dansa Kazak'a daha çok benziyor; Kazak ve Kırgızların en temel ve genel damgalarından biri Amir'in abilerinden birinin börkünde işli. Aynı damga aslında Balkanlardan Çin'e kadar kullanılıyor ama halktan halka birazcık farklı şekilleri var.). Anis ile Şirin zaten İranlı ama Pers mi İran Türk'ü mü yoksa başka bir İran halkından mı bilemem (Gerçi Anis'in kocasının başındaki fes ile coğrafyayı düşünürsek muhtemelen İran Türk'ü, hatta tam olarak İran Azeri'si onlar). Leyla-Leyli ikizlerinin ya Pers ya da İran Türk'ü olduklarını düşünmüştüm, Taciklermiş. O da İran Türk'ü ile Pers'in tam ortası demek zaten; başka bir şekilde de "Orta Asya Pers'i" demek. Talas muhtemelen Türkmen ama haritada o yoktu galiba. Baktım, Karakalpak'mış. Haritada daha batıdaki karakterler gözükmüyor ama bir tane kan davası olayına denk gelmişlerdi, o olaydaki karakterler muhtemelen Kafkas veya Kürt (Giyimlerini miyimlerini hatırlamıyorum.); sonra Ankara'ya varıyorlar zaten. Orada çeviri bitiyor aq, inşallah atılmıştır yeni bölüm. Horimiya'da da böyle, 4-5 ayda bir bölüm çevirip atıyorlar. Lan manga final verdi Türkçe çevirisi hâlâ 5 ayda bir geliyor, bu nedir?

Şimdi, Fetih Marşı'nın -ki kendi başına çok güzel bir şiirdir, hatta adı gibi marştır; öğütle destan karışımı bir yapısı da vardır, Dede Korkut'un "Salur Kazan'ın Ejderhayı Öldürmesi" adlı son destanı bulunmadan önceki son boy (hikaye) olan "İç Oğuz'un Dış Oğuz'a Asi Olması"nı da andırır biraz- meşhur "Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın." dizesini ağzına sakız etmiş tipler var. Hayır bunların bu sözü olur olmadık kullanmalarından şiirden de bihaber oldukları çok belli, o şiir kültürü yükseltmekle, yıkılmış, kaybolmuş parçaları toplamakla ilgilidir. Bunu diyenlerin ekseriyeti kahvehaneden çıkmıyor veya ilgili yaşlarda çıkmamış kişiler, yani şiir asıl onları ilgilendiriyor (hatta doğrudan bu tiplere atılan birkaç taş bile var şiirde) ama haberleri yok ki şiirden. Şimdi bu şiire uygun hareket edecekseniz yapabileceğiniz üç şey var: 1) Bilim ve/veya sanatla uğraşmak -ki Fatih uğraşırdı, mühendisti lan adam; aynı zamanda bizzat Avrupalı ressamlara portre çizdirdiği bilindik bir şey, yine kendisinin içinde çizimler, Yunan, Roma ve Arap harfleri vs. olan karalama defteri de Topkapı arşivinde, her ne kadar onun olduğu kesin olmasa da; onun dışında felsefeyle ve felsefe tarihiyle ilgilenirdi, şiir yazardı- ama bu lafı ağzına sakız etmişlerin çoğunca bilim de sanat da boş iş olarak görülür (Sarayda da böyle mallar çoğunlukta olduğundan kendini daha önceki sultanlar kadar saray efradıyla bir tutmadı herhalde.). 2) Askeriyeyle ve diplomasiyle ülkeyi saygı duyulan ve korkulan (ABD'den korkulur ama saygı duyan pek fazla devlet yoktur, aynı şekilde İran'a -en azından Devrim Öncesi İran'a- saygı duyulur ama ondan korkulmaz; Roma'nın ve Osmanlı'nın en güçlü dönemlerinde hem korkulur hem saygı duyulurdu.) ki bunu da ülkenin başına geçmeden veya ülkenin en tepesindeki adamları kafalamadan yapabilmen pek mümkün değil. 3) Her ne iş yapıyorsun onun (en azından bölgende) en iyisini yapmak. Sucuk yapıyorsan en iyi sucuğu yap, duvar boyuyorsan en iyi şekilde boya, kumaş satıyorsan en iyi kumaşı sat. Eh, bu da yasal olarak para kazanmanın pek de mümkün olmadığı (hatta artık resmen imkansız olduğu), dolandırıcılığı teşvik eden yasalara sahip bir acayip ülkede yaşadığımız -ve insanların çoğu yakalanmayacağını, cezalandırılmayacağını ve yargılanmayacağını bilse en vahşi suçları işlemekten çekinmeyecek varlıklar oldukları, ağır yasalarla ve düzgün bir eğitimle yontulmamış olduklarından bizim ülkede sayının daha da fazla olduğu- için teknik olarak pek mümkün değil. Sonuç olarak bu tiplere "Bana on bin kişilik yeniçeri ordusu, Balkanlardaki ve Anadolu'daki en ufak olanlar da dahil bütün yerleşim yerlerinin sayısınca sipahi, tamamı silahlandırılmış şekilde ülke sınırlarındaki bütün Yörük, Türkmen, Tatar, Kıpçak, Muhacır ve Bursa Ermenilerini, şahi topu yaptırabilecek imkanlardaki atölye ve para ile Akşemseddin gibi hocayı ve Çandarlı gibi veziri ver de ben de fethedeyim." demek caizdir. Ha elbette Fatih'in başarısını sırf bunlara bağlamak çok da mümkün değil, şahi toplarını tasarlayabilecek mühendislik ve Bursa Ermenilerini kendi tarafına çekecek kadar diplomasi bilmek de gerekiyor ama bu tip adamlara laf anlatmaya uğraşacağınıza -büyük ihtimalle o sırada ot içmekten beyni yanmış Evliya Çelebi'nin hayalinden ibaret olan- Hezarfen gibi sırtınıza kanat takıp kendinizi bir kuleden atarsanız başarılı olma şansınız daha yüksek. Bu arada Fatih gerçekten genel olarak bilinenden çok daha büyük biridir, Osmanlı'yı Osmanlı yapan altı hükümdardan biridir (Diğerleri Orhan Bey, Murat Hüdavendigar, Yavuz, Kanuni ve II. Mahmut); mesela Bizans'ı yöneten hanedanın son üyelerini himayesine almış (Son imparatorun kızını Helena Hatun adıyla hareme almış, imparatorla ne yönden akraba oldukları bugün tam olarak bilinmeyen iki kişiyi de paşa yapmıştır. İstanbul'u alan Yavuz olsa "Bizim burada hakkımızı korur bunlar, hanedan hâlâ İstanbul'da ama bize tabi olursa uluslararası haklı gerekçemiz olur." falan demeden kalan bütün hanedan üyelerinin başını kestirirdi muhtemelen.), Giritli savaşçıların gitmesine izin vererek Ege'nin en önemli noktalarından birinde Osmanlı'ya karşı minnet oluşturmuş, Ali Kuşçu'yu* devlete alıp öğrenip programı hazırlatmıştır vesaire... Fatih'in amacı İstanbul'u almak değildi bu arada, sadece amaca yönelik temel ve olmazsa olmaz bir adımdı İstanbul'un Fethi. Fatih, devleti 3. Roma İmparatorluğu olarak dizayn etmişti; tam bir meritokrasi ve bütün dünyadan izler içerdiğinden bütün dünyada hak iddia edebilecek yüce bir devlet kurmaktı büyük ihtimalle amacı. Örneğin Fatih'in ve sonraki padişahların unvanlarından biri de "Kayser-i Rum"dur. Kayser-i Rum ne demek? Sezar demek. Hayır, gerçekten öyle: Rum aslen Romalı/Roma vatandaşı demek, kayser de Latince "caeser"in (okunuşu ilk dönemler kaeser, daha geç olarak kæzer; S'yi kesin İngilizler sarmıştır başımıza) Arapçadan Farsçaya oradan da Türkçeye sıçramış hali (Kayseri -şehir olan Kayseri- de "Sezar'a ait, Sezar'la ilgili" demek bu arada). Sezar isim değil unvandır. Yani adam basbayağı "Roma İmparatoru" unvanını kendine almış durumda, eh, son hanedanın iki üyesi de kendisine bağlı paşalar. Üstelik dediğim hak iddia etme olayını yapabilir, o devirde veraset geçer akçeydi (kılıç kadar olmasa da). Cermenler kendi devletlerine Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu diyerek Roma'nın ve Katolik Kilisesi'nin hüküm sürdüğü her yerde hak iddia ediyorlardı, Harezmşahlar yine Selçuklu'nun varisi sıfatıyla bütün Türkistan'da ve hatta Anadolu'da hak iddia ediyordu vesaire... Selçuklu'nun varisi olduğunu ilan ederek bütün Türkistan ve İran coğrafyasında, batıda Ege Denizi'ne, doğuda Çin Seddi'ne, kuzeyde Aral Gölü'ne, güneyde Şam ve Bağdat'a kadar bir alanda hak iddia edebilir, üstüne Roma'nın varisi postunu da üstüne alırsa -ki aldı- bu sınırlar batıda Londra, güneyde Kahire, kuzeyde Viyana'ya kadar artar. Mesela Fatih'in halifelik iddiası da vardı, Yavuz hilafeti Osmanlı'ya getirmemiştir; yaptığı basitçe diğerini ortadan kaldırıp tek Sünni halife olarak kalmaktır. Hilafet öyle "Tamam sensin." diye bir şey değildir, Sünnilerin ve Şiilerin ayrı halifeleri vardı uzun dönem boyunca ve onları beğenmeyenler de rahatlıkla kendi hilafetlerini ilan edebiliyor ya da birilerini halife gösterebiliyorlardı, özellikle Hariciler ve tarikat düzeyinde ana koldan ayrılan gruplar sık sık kendi halifelerini ilan ederdi. Özellikle Anadolu Selçuklu döneminde biri bir gün derviş, bir gün dilenci, bir gün asker, bir gün şehzade, bir gün halife olarak öne çıkabiliyordu rahatlıkla. Şah İsmail'den Celaleddin Harezmşah'a, Hasan Sabbah'tan Yıldırım Bayezid'e, Siyavuş Cimri'den Saadettin Köpek'e kadar Türk-İslam tarihi kendi kendini halife ve/veya hükümdar ilan eden kişilerle doludur. Mesela kendini Roma İmparatoru ilan etmiş ilk Türk hükümdarı Fatih değildi, ondan çok önce Çaka Bey bunu yapmıştı. Bu arada "iki halkın/devletin hâkimi" olayı da yine Fatih'ten önce yapılmamış bir şey değil. Selçuklular "Türk Hakanları ve İran Sultanları" idi örneğin, Timur "Türklerin ve Moğolların emiri" idi. Selçuklu veraseti inanılmaz güçlü bir iddiadır, Kafkasya'nın, İran'ın, Türkistan'ın, Anadolu'nun ve Irak ile Suriye'nin varisi postunu doğrudan üstünüze verir. Fatih'in iddialarına geliyoruz: Selçuklu veraseti, tamamdır. Roma veraseti, yarım saattir ne anlatıyoruz burada, o da tamam. Avrupa da geldi. Hilafet... Hilafet İslam dünyasının tümünde hak iddia etmenizi sağlar ama hak iddiası olayında coğrafi kısıtlama daha fazladır. Bununla beraber... "Halife" sıfatı size Kudüs, Hicaz, Habeş (Etiyopya) ve Mısır'ı verir. Bir şeye dikkat ettiniz mi? Bu sınırlar Osmanlı tarafından hep ilk olarak alınmaya çalışılmış yerler. Başka bir deyişle Selçuklu'nun ve Roma'nın varisi olup bir de üstüne Halife olmak size Avrasya'nın tamamına yakınını verir. Bir de Selçuklu, Roma ve Halife içinde fazla sayıda veraset taşır. Kademeli gidersek Selçuklu: Türk ve İran. İran: Kuzey Hindistan'dan Orta Anadolu'ya, Kafkasya'dan Irak'a kadar. "Coğrafya ve ülke haritasını karıştırmayın." diye daha önce de söyledim. Türk zaten malum... Roma: Avrupa halklarının alayı, ayrıca Antik Mısır (dolayısıyla Mısır Coğrafyası), Kudüs'ün de içinde bulunduğu Levant (Hem Pagan hem Hristiyan dönemlerde). Avrupa halkları zaten, yani... Sadece en temeli Antik Yunan: Ege ve Doğu Akdeniz'in tamamı ile Güney Karadeniz. Antik Mısır: Kuzey Afrika'nın tamamı. Hilafet: Arap yarımadasının tamamı, İran ve Endülüs. Endülüs? İspanya oluyor kendisi. Özet olarak bu üç payeyi (Selçuklu varisi, Roma varisi, Halife) sırtına alırsan Çin Seddi'nden daha batıdaki herhangi bir yerde hak iddia edebilir hale geliyorsun. Hatta Kuzey Vey Tabgaç Devleti olsun, Kansu Uygur Krallığı olsun daha iç tarafta da hak iddia edebilirsin. Hatta ve hatta yine Selçuklu üzerinden Türkistan hakkı iddiasında işi Cengiz Han'a dek götürebilirsen (Timur'a yenilmiş Yıldırım Bayezid yapamazdı ama Mengli Giray'ı kanatları altına alan Fatih ya da Mengli Giray'ın kızıyla evlenmiş olan Yavuz veya Mengli Giray'ın torunu olan Kanuni yapabilirdi.) bütün Avrasya'da (Japonya gibi o dönemler biraz da zorunluluktan kendi içinde kalan bir yerde bile) hak iddia edebileceğin anlamına gelir. Yukarıdaki bir parantezde dediğim gibi kılıç, verasetten daha geçerli bir akçe olduğundan bu iddianız savaş açıp oraları ele geçirmedikçe ya da iddiaya sorgusuz sualsiz itimat edecek kerizler bulamadıkça sadece kendinizi tatmin etmeye ve uluslararası arenada daha sağlam olmanıza yarar. Hani Amerika'nın "demokrasi götürme" olayıyla aynıdır yani, "Niye savaş açtın?" diye sorana "Orası benim hakkım, vermediler." deme imkanı tanır, başka da bir şeye yaramaz. Yine de bu imkan durduk yere birilerinin size savaş ilan edebileceği (veya aynısını sizin de yapabileceğiniz) bir dünyada epey işlevseldir, dolayısıyla tarih boyunca herkes bir veraset iddiasında olagelmiştir.

*Önce "kafir Moğol" ilan eden Timur'un soyundan Uluğ Bey'e, sonrasında Fatih dönemi Osmanlı'nın en büyük baş belalarından Uzun Hasan'a (Karamanoğulları sorunu zaten kronikleşmişti, Osmanlı bir şekilde savaşla ve siyasetle Anadolu beyliklerinin çoğuna Selçuklu'nun varisi ve yeni hükümdarlar olduklarını kabul ettirip fethetmişti ama Karamanoğulları, Ramazanoğulları gibi birkaç istisna hâlâ asıl varisin kendileri olduğunu iddia ediyordu; Konya'ya sahip olup Selçuklu'nun devlet yapılanmasını ve bir şekilde arda kalan vezirleri, komutanları doğrudan üstlerine geçirdiklerinden, bir de Selçuklu'nun geç ve Osmanlı'nın erken dönemlerinde Anadolu'daki esas siyasi ve askeri gücü elinde tutan Afşar boyundan olduklarından kafasına göre takılan diğer beyliklere kıyasla Osmanlı için gerçek tehdit en baştan beri Karamanoğullarıydı.) hizmet eden biri kendisi. 2. Murat ya da 2. Beyazıt'ın bu adama yapacağı kellesini kesip Türkistan boyunca dolaştırmak olurdu. Bu arada tarih boyunca Türk devletlerine en çok zararı verenler daima diğer Türk devletleri olmuştur. Moğolların Orta Asya'yı ele geçirdiği istisna dışında neredeyse bütün Türk devletleri bir diğeri tarafından yıkılmıştır. 2. Doğu Göktürk Kağanlığı'nı Uygur Kağanlığı ile Hazar devleti yıkmıştır mesela. Gaznelileri Karahanlılar ile Selçuklu, Karahanlıları yine Selçuklu, Büyük Selçuklu'yu Harezmşahlar ile Memlükler, Anadolu Selçuklu'yu Karamanoğulları, Osmanlılar (evet, bu pek bilinmez ama öyledir) ve Memlükler, Avrupa Hun Devleti'ni Avar Kağanlığı, Avar Kağanlığı'nı Kırım Giraylığı, onu da Osmanlı, Uygur Kağanlığı'nı Kansu Uygur Devleti ve Karahanlılar, Doğu Hun Devleti'ni Batı Hun Devleti, onu da Akhunlar, Kutbşahları Babürşahlar, Safevileri Kaçarlar, Harezmşahları Anadolu Selçuklu ve Osmanlı, Karakoyunluları Akkoyunlular, Karamanoğulları ve Safeviler, Akkoyunluları yine Safeviler, Osmanlı'yı bir kez Timurlular, bir kez de Türkiye Cumhuriyeti, Timurluları Buhara Hanlığı, onları Afşar Hanedanlığı, onları Buhara Emirliği vesaire... Kronolojik gitmeye kalkarsanız işin içinden çıkamazsınız, hale bak. Bunun iki büyük istisnası vardır dediğim gibi (Bir demiştin ama...): İlki Moğollar, ikinci Sovyetler. Bir de Osmanlı-Türkiye'de olduğu gibi saldırıp yıkmak yerine devletin dönüştürülmesi durumu var ama o da teknik olarak yıkmak sayılır, birkaç başka istisna daha olsa da onlar dediğim gibi "istisna".

Çoğu insanın almayacak (veya alamayacak) olsa bile ürünlere ve fiyatlara bakma alışkanlığı var sosyal medyadan falan görüldüğü kadarıyla... Bende de var bu; canım sıkıldıkça kılıç, ok, deniz akvaryumu lambası, 5 mevsim çadır falan bakıyorum... Yalnız geçen örslere baktım da örs fiyatları niye o kadar yüksek lan? 1500'den başlıyor boyna artıyor.

Bir süredir güneş olduğunu iddia eden şey tepemdeydi ama yine gitti galiba. Veya saat 07.20 olduğu halde hâlâ uyuyamamış olmamın etkisi var. Neyse. Sisifos'tan ne farkım olduğunu merak ediyorum bazı bazı. Ne yapıyorum ki ben? Ne işe yarıyor? Ne önemi var ki? Boş tatminler peşinde koşup duruyorum. Bir şeyi istedim ve elde ettim... Eee, sonra? Ne olmuş yani? Ne önemi var ki? Yaptın da ne oldu? "Şunu yazmayı bitirdim..." E, aferin, ne oldu şimdi peki? "Çizdim bak bunu nihayet." Peki, ne yapayım? Ne anlamı var ki? Ne önemi var ki? Ne anlamı var? Hazır Sisifos deyip Yunan mitolojisinin Zeus'un azgınlıkları dışında kalan, hatta doğrudan insanlarla ilgili kısımlarına giriş yapmışken şunu belirtmek istiyorum: Freud, Jung, ikiniz de ibnesiniz. Hele Freud, sen o puro hikayesinden kelli tescilli ibnesin. Sizin yüzünüzden Oedipus'u sapığın teki sanıyor lan millet. Elektra Sendromu görece daha az biliniyor da Electra'ya orospu muamelesi yapan pek fazla kişiyle karşılaşmıyoruz neyse ki. Ha orijin hikayeleri açıp okumamak söz konusu milletin salaklığı, onu kabul ediyorum ama sırf Antik Yunan kültürü ve Roma mitolojisi göndermesi yapmak için zorlama isimler koymak da sizin hatanız. Hani Nasreddin Hoca hikayesindeki gibi hırsız suçlu tamam da hırsıza cesaret veren daha suçlu.

Bak, şu geçenki konuda dediğim "Bir yerde bir kusur olacak ki rahatlayayım." şeyi kendime gelince işlemiyor son derece ilginç bir şekilde. Bir şeyi tam yapmazsam hiç yapmama veya yapmışsam bile kimseye göstermeme eğilimdeyim. Mesela şu devamlı şikayet ettiğim "bir basılı kitabım bile yok" olayının yayınevleriyle, okuyucuyla vs. hiçbir ilgisi yok. Tamamen henüz yazdığım hiçbir şeyi (buna Ejderha ve Mühür'den önce yazdıklarım arasından değer biçtiğim tek şey olan Sahte Kahramanlar ve Kara Cadı da dahil; Ejderha ve Mühür ile asıl tarzımı bulduğumu hissediyorum, e bir de Kyouka yüzeysel kalmayan, gerçek bir kişiliğe sahip ilk kadın karakterim; dolayısıyla E&M [Erdal ile Mecnun. Erdal Bakkal evet, tuzluk olan jhsgdjas.] benim için ayrı bir yerde duruyor.) yayınlamaya/yayınlatmaya uygun bulmadığım ve başvuru vs. yapmadığım için. Gerçi direkt bir yerlere böyle başvuru yerine önce dergilerde falan bir şeyler yazıp çizmek, adımı (Daha doğrusu mahlasımı ve hatta mahlaslarımı, farklı şeyler hatta aynı şey için bile farklı mahlaslar kullandığım oluyor. Şimdiye kadar yazdığım ve yaptığım şeyler arasında gerçek adımı, yani gerçek tam adımı kullandığım herhangi bir şey olmadı [O alttaki isim gerçek tam adım değil, hayır. O da mahlas.]. Gizemli sanatçı olmak istiyorum ben, eserlerimi herkes bilsin ama kim olduğumu sadece yakın çevrem bilsin -ki benim yakın çevre tanımım bayağı dardır-. Hem yüzümü görüp ne yapacaksınız, tipim bir şeye benzemiyor zaten. Hayır işin ilginci tek tek bakınca, göz, kaş, ağız, kol, bacak, parmak falan ayırınca tipimde bir sıkıntı yok ama birleşince niye böyle oluyor anlamadım gitti... Veya yüzüm de bilinse hep bir "Kim ulan bu?" gizemi kalsın istiyorum. Bir sebebi hem sosyal fobi hem sahne korkusu sahibi olmam; gerim gerim geriliyorum eleştiriden, yorumdan iyi ya da kötü, yapıcı ya da yıkıcı olduğu fark etmeksizin... Yalnız övgü kötü yorumdan veya herhangi bir eleştiriden daha çok geriyor beni, elim ayağım dolaşıyor, ne diyeceğimi bilemiyorum. Diğer sebebi gerçek tam adımın ülkedeki en yaygın ad-soyadı kombolarından biri olması. Yani gerçek adımı kullanmaya kalksam bile kesin arada kaynar giderim, görece nadir isme sahip Enis Batur bile Enes Batur üzerinden espri konusu oluyor. Burada yazdıklarımda bile bir kısmımı saklıyorum; özellikle yapıyor falan değilim, içgüdüsel olarak gelişiyor. Alışkanlıktan mı yoksa doğuştan mı olduğunu hatırlayamayacak denli uzun süredir yapıyorum bunu.) biraz olsun duyurmak daha mantıklı geliyor ama işte dergi bulmak sıkıntı; hoş bulsam bile anca son teslim tarihinde içime sinmemiş bir dosya gönderip Ejderha ve Mühür'ün blogda yayınladığım ilk versiyonunda olduğu gibi birkaç haftada bir düzeltme ve/veya açıklama yayınlarım muhtemelen. Öte yandan zamanımın daralması kadar yaratıcılığımı kamçılayan bir şey yok ama önce biraz süre lazım. Hani diyelim ki 2 hafta süre var; o iki haftanın 1,5 haftasını düşünerek, "Yapılamaz ki bu ama..." diye şikayetlenerek geçiririm ama o sırada fikirler çarpışır ve demlenir (hele bir de gece yarısı, yapacak işim olmadan sırf uyuyamadığımdan boş boş takılıyorsam) ve son 4 günde öyle bir atağa geçer ki 2-3 günde tamamlayıp teslim ederim. Benim bir şeyleri doğru düzgün yapabilmek için önce düşünme süresine, sonra da bir son teslim tarihine ihtiyacım var. En tatmin olduğum şeyler hep bu şartlar altında çıktı. 2-4 hafta ideal, en ideali de 3 hafta; 1 haftada yeterince iyi fikir çıkmıyor, 1 aydan uzun sürede de onu yapmam gerektiğini bile unutuyorum. Yalnız o son teslim tarihini başkasının koyması gerekiyor, ben koyarsam cıvıtıyorum, yalan oluyor son teslim falan.

Küçük yaşlardan beri sektirmeden Cuma'ya giderdim, bir üninin ilk senesi derslerden bir de işte salgın döneminde falan gidemedim. Ha şu insanı dinden imandan çıkaran müezzinler yüzünden sonrasında gider miyim meçhul. Geçen zamanda daha özcü bir görüşe kaymam da cabası. Hah, neyse, ben kendimi bildim bileli camilerde yardım parası toplanır. Toplansın elbet, kimsenin hayrına mani olacak değilim ama benim sorularım var:

1) Camilerin giderlerini, bakımlarını vs. diyanet karşılamıyor mu?

2) Karşılamıyorsa diyanet bütçesi tam olarak ne işe yarıyor? Bir tek hoparlör mü megafon mu ne haltsa onu kökleyip araba almaya mı yarıyor?

3) Hatta öyleyse diyanet diye bir kurum niye var? Fetvayı, icazeti Nihat Hatipoğlu verir, camilerin bakımını cemaat yapar... Peki diyanet işe yarıyor bu durumda?

Ya camilerin -hatta başta cemevleri olmak üzere diğer tüm ibadethanelerin de- giderlerini diyanet ödesin ya da imamlar eski usulde bağımsız olsun, istedikleri hutbeyi versin -ki bu durum mezhep camilerine yol açar ama bin tane cami var ülkede, halkın yarıdan fazlası da Sünni-Alevi-Şii dışındakilerle bunların iç ayrımlarını bilmiyor; pek bir şeyi etkilemez yani-, geçimlerini de cemaatin bağışları ve kendilerine yahut camiye ait dükkanlardan vs. karşılasınlar, diyanet sadece devlet ile inanç arasında bir köprü görevi görsün ya da onu da görmesin komple kaldırılsın.

Bak şimdi, Ekşi'de "Hz. İsa'nın hiç yaşamamış olma ihtimali" diye başlık var... Yalnız başlık altında çok acayip bir insan tipi var. Hani tek bir tane de değil, 3-5 tane var bundan. Şöyle bir tip bu: Hz. İsa'nın hiç yaşamamış olduğunu düşünüyor, e, haliyle İncil'e de Kuran'a da inanmıyor. Yalnız Hz. İsa'nın Kuran'daki soyağacının yanlışlığını kanıtlamak için İncil'i baz alıyor. Birader madem İncil'in Tanrı kelamı olduğuna inanmıyorsun, hatta İsa diye birinin bile yaşamadığını düşünüyorsun; o zaman neden konu soyağacına gelince İncil'i tek ve kesin kaynak olarak alıyorsun? "Ülkede inanan da inanmayan da aynı derecede mal." deyip dururken kastettiğim bu işte. İnsan inanmadığı bir şeyin yanlışlığını kanıtlamak için yine inanmadığı bir şeyi kullanır mı lan? Sonra "İnançta çelişki var." diyorsunuz. E, sende yok mu?

Ülkedeki acayip tiplerden biri de tarih bildiğini sanan ama bilmeyen kişiler. Yok, hayır, II. Abdülhamit gibi tartışmalı karakterlerden bahsetmeyeceğim. Esas diyeceğim şu: Harf Devrimi'nden bahsedilirken konu mutlaka Göktürk alfabesine gelir ama katiyen Uygur alfabesinden bahsedilmez. Enveri harflerden de nadiren bahsedilir ama o sadece askeriyeyle sınırlı kalmış, pek yaygınlaşamamış bir alfabe olduğundan ondan bahsedilmemesi normal. Hayır "Gerek yok şimdi." gibi bir tavır da yok, neredeyse kimse haberdar değil Uygur alfabesinden. Neredeyse herkes Göktürk alfabesinden doğrudan Arap alfabesine geçtik sanıyor. Bu arada buna Arap alfabesi denemez. İran alfabesi ya da Arap harfleri dersen o zaman olur bak ama Arap alfabesi değil. Hah, neyse; ulan sonradan Moğolların bile "Kullanırız biz bunu." diye alıp Sovyetlere dek kullandığı alfabeden haberi yok milletin. Bir sebebi Türk eğitim sistemi dediğimiz garabetin vermeye tenezzül ettiği bilgiyi de yarım yamalak vermesi. Mesela bu durum yüzünden Orta Asya'daki son Moğol izlerini de süpürüp Türkistan'ı yeniden Türkeli yapmış Timur'u Moğol sanıyor millet. Gerçi Timur ta Osmanlı'ya savaş açtığında "kâfir Moğol" ilan edilmişti. Bizdeki tarih eğitimi fazlasıyla verasetçi zaten: Cumhuriyet, Osmanlı, Selçuklu, Gazneli, Karahanlı... diye düz bir hat üzerinden gidiyor. Şimdi diyebilirsiniz tabii "Bir ülkenin kendi tarihine önem vermesinde ne sorun var?" diye. Sorun yok elbet, bence de böyle olmalı... da bu ülkenin tarihinde bir tek Osmanlı yok işte, sorun orada. Yukarıda dediğim gibi Osmanlı için başından beri asıl tehdit olan Karamanoğulları bile üstünkörü geçilir, Karamanoğulları da bu ülkenin tarihinin parçası hem de önemli bir parçası. Anadolu'yu Anadolu, Osmanlı'yı Osmanlı yapan devletlerden biri Karamanoğulları. Memlükler, Karakoyunlular, Akkoyunlular da bu ülkenin tarihinin parçası. Bunlardan ne zaman bahsedilir? Osmanlı'yla ilişkileri ve savaşları anlatılır sadece. Mesela lise tarih dersinde "Mısır'daki Türk Devletleri" diye iki-üç saniyede geçilen bir başlık vardır, yani ben lisedeyken vardı. Orada Tolunoğulları vardır, Ihşidiler/Akşitler vardır ama Memlükler yoktur. Mısır Türkleri ile Mısır Kafkaslarını özgürleştiren Baybars hakkında tek kuple laf edilmez, Doğu Kıpçak'ı diye herhalde (Daha çok Kazaklar sahip çıkıyor ama Baybars'ın devrinde henüz Kangarlar Kazak, Kıpçak, Karakalpak vs. diye ayrılmamıştı, ayrılmışsa bile bu ayrılma oba/aşiret düzeyindeydi.); gerçi Aybek'i anmadan Baybars'ı anmak daha dandik bir durum ama konu o değil şimdi. Mesela Kaçar Hanedanlığını da bilen yoktur doğru düzgün. Hani o İran ile mevcut sınırımızı belirleyen adını unuttuğum antlaşma var ya? İşte o antlaşma Osmanlı ve Kaçar Hanedanlığı arasında imzalandı. Peki kim bu Kaçar Hanedanı? Azerbaycan. Hayır, dalga geçmiyorum; gerçekten öyle. Türkiye için Osmanlı neyse Azerbaycan için de Kaçar Hanedanı odur. Bak mesela aynısı Selçuklu ve Safevilerde de vardır ama bizdeki tarih eğitiminin haddinden fazla verasetçi olması nedeniyle özbeöz Azerbaycan Türkmen'i olan Şah İsmail'i Pers sanır millet. Onun dışında sadece devleti değil toprağı da anlatman gerekir, yıllarca bu topraklara hâkim olmuş devletlerden de neredeyse hiç bahsedilmez. Selçuklu'yu Selçuklu yapan İran'dan bahsedilmez, yine Osmanlı'yı Osmanlı yapan devletlerden biri olan Bizans sadece savaşlarla, antlaşmalarla anlatılır. Sadece oldukça kısa bir "Anadolu Medeniyetleri Tarihi" kısmı vardır, işte Lidyalılar parayı buldu, Hititler, bilmem ne... Yalnız burada da Trakya denen yerin adının Trakya olma sebebi olan Traklar yokmuş gibi davranılır. İyi de bu devletlerden sonra İran var, Medler var, Roma var... Roma ile Göktürk Devleti'nin sınır komşusu olduğunu, hatta ve hatta birbirlerine elçiler gönderdiklerini, Romalı bir diplomatın Göktürk Devleti'nde yaşadıkları hakkında bir kitap yazmış olduğunu ve bu kitapta Türk tarihine dair ilk ve tek insan kurbanı bilgisinin yer aldığını (Genel bilgi Moğollarda olup Türklerde olmadığıdır.) bizim tarih eğitiminden geçmiş biri ilk öğrendiğinde şoka uğraması işten bile değildir. Hele ne Anadolu ne Türk tarihinden ayrıştırılması mümkün olmayan Kafkasların tarihi hakkında en ufak şey söylenmez; oysa bu toprakları kuzeyde Kafkas halkları (veya Kafkaslar, hem dağ hem halk adı olarak kullanılabilir bu. Kafkaslı diye bir kelime yok yalnız, benzer şekilde Hintli ve Yunanlı da yok; Hint ve Yunan'dır o. TDK dil nedir, ne değildir öğrenene kadar yok bu kelimeler Türkçede.), güneyde Araplar, batıda Rum ve Yunanlar, doğuda İrani/Farisi halklar, merkez noktada da Türkler şekillendirmiştir. Bunlardan biri eksik olsa ne bu mutfak olurdu ne bu kültür ne de bu mimari. Hatta bu Türkçe bile olmazdı; tabii (eksik olanın Türkler olmaması durumunda) bir "Günümüz Türkiye Türkçesi" olurdu ama bugün konuştuğumuz dille alakasız, Göktürklerin veya en azından Karahanlıların konuştuğu dilden çok fazla uzaklaşmamış, günümüz Uygurcasına şu anki halinden çok daha yakın bir dil olurdu; muhtemelen İran Türkçesi (Oğuz dilleri tabii, kalkıp da Halaççadan bahsetmiyorum), Türkmenistan Türkmencesi ve Azerbaycan dilinden pek ayrışmaz, sadece yerel ağız düzeyinde farklılık gösterirdi. Ha tabii tek suçlu insanı bir şeyler öğrenmekten soğutan eğitim sistemimiz değil, herkesin kendini alleme-i cihan sanıyor, dolayısıyla da ya araştırmıyor ya da hayvan gibi araştırdıktan sonra -her nasılsa- yanlış sonuca varıyor olması muhtemelen esas mesele ama okul bize bir şey öğretmeyecekse neden var? Okuldan öğrendiğim bilgiler bir elin parmağını geçmez, ne biliyorsam kendim merak ettiğim, araştırdığım, ilgi duyduğum için öğrendim. Bu arada "okulsuz eğitim" diye bir kavram var, duyduğum en mantıklı şeylerden biri, bir araştırın onu. Hani okul işlevsel değilse o zaman kaldırın ulan şunları, yerine iş gören bir şey koyun. Ne olduğunu da kendiniz bulun, her şeyi benden beklemeyin. Zaten "Şöyle bir şey olsa ne güzel olur..." deyip "Olmaz öyle saçma şey, nasıl yapacaklar?" cevabını aldığım hemen hemen her şey 4-5 yıl sonra ya haberlere ya reklamlara düşüyor, sinir etmeyin lan insanı. Akıllı olun, ciğerimi yiyin. Alkol sigara da yok hem, mis gibi tertemiz ciğer; kavurması güzel olur. Tekliflere açığım hjaswgısfaılk.

Exxen'in tekrar çekeceği Leyla ile Mecnun'a dair zerrece bir umudum, beklentim, heyecanım yok ha. Kesin iğrenç olacak; halbuki bu haberin hayatımdaki en büyük heyecanlardan biri olması gerekiyordu (o biraz benim hayatımın dandikliğinden de olabilir, hayatım yok ki lan benim; hayatsız herifin tekiyim ben) ama hiçbir beklentim yok ya... Doğru düzgün olur inşallah da yerim bu laflarımı. Aynı dua Wonder Egg filmi için de geçerli bu arada. L&M'ye dönersek: Muhtemelen hem siyasetten hem halktan gelen baskıcılıkla esas olayı, hatta tek olayı absürtlük olan bir diziyi saçma sapan bir kalıplar çerçevesine sokmalarından endişeleniyorumdur. "Nasıl bu dizinin tek olayı absürtlük ya? Birbirinden efsane karakterler, müthiş dramatik altyapı vs. ne olacak? Ya şu yazı?" diye soruyorsanız, tabii bunları inkar edecek değilim. Yine de bu dizinin Üsküdar'a Giderken'in kaderini yaşamamasının (veya çok daha geç yaşamasının) da Kardeş Payı ile İşler Güçler'den ayrışabilmesinin de esas sebebi içerdiği aşırı absürtlüktür ("Bu üç dizide absürtlük vardı ama..." İşte "aşırı" kelimesini kullanma sebebim o.).

Türkiye'nin teknolojik açıdan gelişmeye çalışma süreci çok acayip. Sahneden düşen robotla vs. dalga geçme eğiliminde değilim, sonuçta bir yerden başlamak lazım... da neden Osmanlı'nın sonunu hazırlayan "Başkası nereden başladıysa biz de oradan başlayalım." mantığını sürdürdüğümüzü anlayamadım. Hani halihazırda var olan teknolojiyi kullanmıyoruz, kullanmasak bile direkt onu üretmeye çalışsak o da bir gelişme ama onu da yapmıyoruz. Ne yapıyoruz peki? O teknolojiyi sıfırdan icat etmeye kalkıyoruz; haliyle işler sarpa sarıyor. Oldu olacak bilgisayar yazıcısı üretmek isteyen firmalar da işe Antik Çin matbaasıyla (Matbaayı bulan Gutenberg değildir. Hatta matbaa denen şeyi Avrupa'ya götüren de tıpkı barut, arbalet ve daha birçok şeyde olduğu gibi Moğollardır. "Ha Batı'nın hiçbir şeyi yok, her şey Asyalı zaten aq." biçiminde itiraz edeceklere aha, adamın gol diyor. Gutenberg'in yaptığı matbaayı modern hale getirmek ve yaygınlaştırmaktır, yani evet, "modern matbaa"nın mucidi Gutenberg'dir ama matbaa denen şeyin kendisinin mucidi değildir. Antik Çin matbaasının adını -yani Çince, olmadı Japonca veya Korece, hatta Tayca, Vietnamca, Moğolca falan da olur, adını- aradım ama bir türlü bulamadım.) başlasın. Hazır teknoloji falan demişken tarım hakkında da konuşmak istiyorum (Bu böyle olmayacak, en iyisi "Devlet" diye kitap yazayım. Alt başlık da "Platon, Sen Haksızsın İbne ve Sana Laflar Hazırladım" olur.): Tarım, "Geçen sene mısır çok kazandırdı." gerekçesiyle her boşluğa mısır eken tiplerin eline bırakılamayacak kadar ciddi bir meseledir. Ya devletin ya da özel şirketlerin (ideal bir durumda bağımsız olarak devletin, isteyenler için de özel şirketlerin) kontrolünde olmalıdır. Çiftçi maaşlı olmalı, yani aç kalma korkusu olmamalı (Tabii günümüzde maaş... Neyse.); arazi sahipleri de ev sahibi gibi olmalı ve şirketlere buraları kiralamalıdır (Devletten kira almak mı? Kafan güzelmiş kardeş, güle güle kullan. Kapitalizmin tek yönetim biçimi olduğu, dolayısıyla tek yasanın para olduğu bir ülkede bile yapamazsın onu.). Devletin insanların bireysel yaşamına, ne yiyip içtiklerine, hangi sitelere girdiklerine vs. karışması gerekli değildir (tabii suça teşvik gibi durumlarda işler değişir), devletin esas üzerinde kontrol sahibi gereken şeyler tarım, sanayi, turizm gibi "Geçen sene şunlar şöyle yaptı deli para vurdu, biz de yapalım." zihniyetinin eline bırakılamayacak kadar ciddi konular ve tabii devletten ayrı düşünülemeyecek askeriyedir. Ha tabii baştakiler de bu zihniyette olursa o ülke bir arpa boyu yol kat edemez, dolar 10 yerel para birimi olur, ülkenin "buğday ambarı" olarak anılan şehrinde kimse buğday ekmediğinden, eken de aç kaldığından ve bir de üstüne kerizlikle suçlandığından saman ithal eder ("Bir yerden tanıdık geliyor ama?" Yok, sana öyle gelmiştir; farazi konuşuyorum ben şu an, Yokistan'dan bahsediyorum.).

7 Haziran 2021 Pazartesi

Durum Raporu: Türkiyeli Yabancı Youtube Kanalları, SoL Seinen Ana Karakteri, Kompozisyon, Eğri Burmalı Kılıç, Roma Mermeri ve Diğer Şeyler

Bak, ara ara Türkiye'de yaşayan yabancıların Youtube videolarına denk geliyorum, "Türkiye'nin X'ten daha iyi olduğu Y şey" falan diye... Yalnız "Bunlarla aynı ülkede mi yaşıyoruz biz gerçekten?" diye şüphe ediyorum bazı bazı. Mesela "Kore'de eğitim sistemi berbat." diyen var. Ha Uzakdoğu ülkelerinde eğitim sisteminde kronikleşmiş sorunlar var, orası doğru da ablacığım sizde en azından bir "eğitim sistemi" var. Bizimki uzun süreli bir sosyolojik/psikolojik deneye benziyor eğitim sisteminden çok. Bizde eğitim sistemi diye bir şey yok ki sadece "deneme-yanılma suretiyle öğretim (evet, adı eğitim sistemi ama içinde eğitim yok, sadece becerilemeyen bir öğretim var) vermeye çalışma" var. Ya da "Türkiye'de herkes yardımsever, Amerika'da hiç böyle değil." diyen var. Yani, tamam, bazı yerlerde "mahalle kültürü" hâlâ yaşıyor ve halkımızın yabancı düşkünlüğünü de düşünürsek bir Amerikalının böyle düşünmesi çok da tuhaf değil ama sokak ortasında insan vuruyorlar lan bu ülkede? Gerçi onu Amerika'da da yaptıkları için çok da şaşırtıcı gelmemiş olabilir. Hele "Burada gıda ucuz." diyen Avrupalılar var ki Euro ya da dolar ile maaş aldıklarına inanmak istiyorum (Uzakdoğululara şerh koyuyorum çünkü onların parası zaten acayip seviyelerde, onlara göre ucuz olabilir gerçekten de.).

Türkçe kötü şaka açısından inanılmaz verimli bir dil. Bakın, "kelime şakası" demiyorum. Kelime şakası açısından kısır pek fazla dil bulamazsınız, bahsettiğim kötü şaka. Bu paragrafa devam edemiyorum ben bu arada.

SoL "seinen" komedi karakteri gibi davranmaya karar verdim. Bir daha bir yere giderken "Ben Erdem. İdeallerim ya da amaçlarım yok. Pek bir yeteneğim yok. Arkadaşım veya sevgilim de yok. Keşke bir kamyonun altında kalsam da başka bir dünyada büyücü olarak reenkarne olsam..." diye dolaşacağım içinden. Hikayeye böyle başlayanlar sonunda mutlaka birini buluyor, artık son çarem bu.

Bu arada -öyle bir şeye pek ihtimal vermesem ve yaşanabilmesi için önce bir şeyler yayınlayabilmiş olmam gerekse de- ölümümden 50, 60 yıl sonra falan tanındık, ünlü bir yazar olursam diye buraya not bırakıyorum: Ortaokulda, lisede falan kompozisyondan hep düşük not alırdım. Bir sebebi imlayı anca düzeltebilmiş olmam olsa gerek (4-5 sene önce yazdıklarıma bakıyorum da Türkçe bilmiyormuşum o zamanlar), esas sebep ise konuda, kalıpta kalamamam. Burayı okurken rahatlıkla fark edebileceğiniz gibi bir parantezi paragrafa dönüştürebilmek ve paragrafın kendisinden uzun dipnot yazabilmek gibi (pek de gurur duyduğumu söyleyemeyeceğim ama mütevazı da olamayacağım) bir becerim var. Eh, sırf kısıtlanmış hissinden dolayı düğmeli kıyafetlerle ve ayakkabı bağcıklarıyla sorunu olan bir insan olduğumdan kalıpta kalamıyorum. Hoca elmayı anlatın diyor, ben elmadan başlayıp ebesinin çiftliğine varıyor ve buğday yetiştiriciliğinden bahsetmeye başlıyorum. Şu uzaya varan düşünceler (O konudaki paragrafı yazarken bu kalıbı bu denli çok kullanacağımı bilseydim doğru düzgün bir kalıp, kelime veya kısaltma uydururdum... ya da tembelliğime gelirdi, yine böyle kalırdı.) ile de ilgisi olsa gerek. Bu arada ayakkabı bağlamayı bilmiyorum. Bu ne ısrar lan? Kıyafet sektörü kadar geri kafalı sektör görmedim, hâlâ sadece kendilerini uşaklara, hizmetçilere giydiren Ortaçağ Avrupa soylularına satış yaptıklarını düşünüyorlar herhalde. Geçti o devir alo, herkes kendi başına giyiniyor artık. Hele ta ilk ayakkabılarda zorunluluktan olan ve bizim buralarda 500 yıl önce kurtulmuş olduğumuz bağcığa ısrarı asla anlayamayacağım. Bak koyma demiyorum, dekor olarak, süs olarak, tasarım olarak yine koy. Milleti ne saçma sapan iplerle, tavşanlarla falan uğraştırıyorsun lan? Ayakkabı mı giyiyoruz kapan mı kuruyoruz belli değil, tavşanmış... Orada süs olarak durmasına itirazım yok ama kurtulun lan şu prangadan artık. Ben de o yüzden direnişçi bir yaklaşım olarak ayakkabı bağlamayı öğrenmeyi reddediyorum. Beceremememle hiçbir alakası yok, aynen.

Daha önce bahsettiğim şu burmalı eğri kılıçlara dair bir türlü görsel bulamamıştım internette, meğer benim galerimde varmış. Aha bu:

Ta seneler önce Balıkesir'deki geleneksel okçuluk turnuvasında çekmişim. "Okçuluk turnuvasında kılıcın ne işi var?" mı? Okun olduğu yerde kılıçla mızrak, kılıçla mızrağın olduğu yerde zırh ve kalkan, bu ikisinin olduğu yerde de kaftan, sarık, miğfer, börk, pelerin, kurt başı (Ona dair de fotoğrafım var ama kim olduğunu bile bilmediğim biri olduğundan koymayacağım. Kalabalığı çekmişim öylece.), taç falan da olur. Toplanırlar hepsi bir yere. Üstündeki yazıyı önce Osmanlıca sandım ama galiba Arapça. Her halükarda bunu okuyacak kadar ne Osmanlıca* ne de Mushaf yazısı biliyorum. Hoş burada ne yazdığını okuyacak denli Arabî yazı bilsem bile görsele kıyasla yazı çok küçük, özellikle de kılıcın ucunda kalan başları; dolayısıyla okuyabilecek olsam dahi bunu okuyabilmek için şu sonsuz çözünürlüklü video kameralardan gerekiyor. Görsel falan demişken Yavuz'a ait olduğu söylenen, ucu çatallı bir burmalı kılıca denk gelmiştim internette ama onu da bir daha bulamadım. Topkapı Müzesi'nde de yoktu, muhtemelen Askeri Müze'de falandır o kılıç. Topkapı Müzesi'nde kısa bir yalmanlı kılıç vardı bu arada, standart yalmanlı kılıçların yarısı boyunda, Erken Osmanlı kılıçları gibi eğriliği az (ama Erken Osmanlı kılıcı tarzı kadar az değil) bir kılıçtı. Onu görene kadar "kısa yalmanlı kılıç" diye bir şey olduğundan haberdar değildim (Fotosu yok. O sırada Yıldırım Bayezid'in burmalı kılıcını, Fatih'in "Erken Osmanlı tarzı kılıç"ın mükemmel bir örneği olan, İstanbul'un fethinden sonra yaptırdığı meşhur kılıcını, Macarlardan ele geçirilmiş büyük kılıçları [greatsword] falan ağzımdan sular akarak incelemekle meşguldüm.), belki nadir veya özel bir şeydir. Bir kaptana aitti (adı Ali'ydi galiba), belki adamın boyu kısadır veya gemide sağa sola takılmasın diye öyle yapılmıştır. Topkapı'da beni şaşırtan bir diğer şey de (bundan bahsetmiştim daha önce) Fatih'in kılıcının boyu oldu. Fotoğraflarda, görsellerde falan standart boyda bir Erken Osmanlı kılıcı gibi duruyor ama inanılmaz büyük, acayip heybetli bir kılıç. Eğilip kılıcın elini (balçağını) eteğini (Kabza topuzunu. Her ne kadar Erken Osmanlı kılıçlarının temel modeli denecek denli standartlara uyması hasebiyle kabza topuzu yoksa da.) öpesim geldi yeminle. Yalnız kabzasının mors dişi olduğunu bilmem etkili oldu mu acaba bunda, gerçi yandaki tabelada kabzanın balık dişinden (Osmanlı zanaatında mors dişine balık dişi denir.) yapıldığı yazıyor zaten o yüzden simsiyah kara çelik namlu üzerine altın hüsn-i hat esas sebep olmalı, bittabi kılıcın ebadı da.

*Osmanlıca bir dil değil alfabedir bu arada, ayrıca kökeni Arap alfabesi olsa da Arap alfabesiyle neredeyse alakası yoktur. Yemen ile Mısır'ın alfabesi bile neredeyse başka alfabelerken aynı olması zaten düşünülemez. Divanda konuşulan acayip dil -ki o da günlük hayatta pek kullanılan bir şey değildi- üst kültür/yönetim dilidir, Osmanlıca değildir. İngiltere'de de de Fransızca etkili/ağırlıklı bir üst kültür/yönetim dili vardı zamanında, o zamanlardan İngilizceye miras kalan da hayvanlar ile etlerin farklı isimlendirilmesi oldu. "Cattle"ın etine "cattle (meat)" demek yerine "beef" deme sebepleri "cattle"ın Fransızcasının "boeuf" (kesin yanlış yazdım ha) olması.

Antik Yunan ve Roma'dan kalma binalar hep mermer ya hani? Hah işte, onları taştan yapıp üstünü -seramik gibi- mermer plakalarla kaplıyorlarmış (Kaynak: Arkeofili). Ben de diyorum "Bunlar bu kadar mermeri nereden buluyor?" diye. Sonuçta mermer dediğin şey eskiden de pahalıydı, hatta kesmesi, şekillendirmesi günümüze kıyasla daha zor olduğundan muhtemelen daha da pahalıydı. Hazır mermer diyorken dümdüz tek renk mermerler esas kabul edilir, damarlılar kusurludur, kırçıllı mermerleri hele sınıflandırmazlar bile. Yine de ben damarlı mermerleri kırçıllı mermerlerden, kırçıllıları da dümdüz tek renk mermerlerden daha çok seviyorum. Aşırı düzen ve mükemmellik benim için biraz rahatsız edici, kıyıda köşede bir kusur, bir çıkıntılık, bir "Bu niye burada?" hissi olacak ki rahatlayayım. Hele ayrı ayrı düşünüldüğünde uyumsuz, hatta zıt olmasına rağmen düzgünce bir araya gelmiş şeyler (katana kullanan şövalye buna bir örnek, zorladım ama anca bu çıktı şimdilik) kadar hoşuma giden bir şey yok. Ters OKB falan mı bu, var mı psikolojide karşılığı, bilen var mı?

Sayanora Watashi no Cramer mi ne, onu 3. bölümde mi ne bıraktım bu arada. Tamam, yıkığın teki olabilirim ama sarmıyorsa sarmıyordur, ona katlanamayacak kadar bencilim. Spor-dram animeleri harbi bana göre değil, spor-SoL-komedi iyidir ama; onlar güzel oluyor.

2 Haziran 2021 Çarşamba

Durum Raporu: Kriptopara, Uzaya Varan Düşünceler, Boy Tamgaları, Kök Hücreden Yapay Et, Twitter Adaleti, Hayvan Eğitimi ve Klavye

Eveeeet, konumuz kriptoparalar. Öncelikle: Ben ekonomiden anlamam, haliyle kesin bir yargı belirtmeyeceğim. Yalnız kriptoparalara güven duymayanların temel argümanlarından biri burada bir temel, gerçek bir değer olmadığı. E, iyi de kağıt paraların da gerçek değeri yok? 100, 5 ya da 20 TL'nin basım maliyeti açısından bir farkı yok. Fiziksel paraların hâlâ fiziksel değeri olduğu en son zamanlarda banknotlar banka çeklerine benzer işliyordu (Ekonomiden anlamam dedim, tarihten anlamam demedim.) ve paralar hâlâ altın ve gümüşten, olmadı bakırdan yapılıyordu (Demir para örneği verenin ağzına vururum.).

Düşüncelerimin uzay boyutuna varmasının bir sebebinin de durmak zorunda olmam olduğunu fark ettim. Lan sandığım kadar kötü değilmişim galiba, tanısam sevebilirmişim belki. Ne diyorum lan ben? Neyse. Şimdi, eğer eve saksı çiçeği almayı düşündüğümde, çiçeğin bir metafor olduğunu artık anlamanızı bekliyorum, gidip alırsam konu muhtemelen uzamayacak. Ne var ki çiçek alma düşüncesi hep ötelemem gereken, zorunlu meşguliyetlerim olan zamanlarda geliyor. Boşluk bulunca da daha malzeme toparlayamadan hevesim kaçıyor.

Oğuz boylarının tamgalarında genellikle Kaşgarlı Mahmut baz alınır, oysa Reşidüddin'in baz alınması gerekiyor. Örneğin Kaşgarlı'ya göre Kayı tamgası IVI şeklindeyken, Reşidüddin aşina olduğumuz şekilde IYI şeklinde göstermiştir. Hadi bu zaman içinde kendiliğinden dönüşüm gösterebilecek bir tamga; ama Dodurga boyunun tamgası hakkında ne yapacağız? Kaşgarlı'ya göre Dodurga tamgası:

Reşidüddin'e göre Dodurga tamgası:

Hatta bu da üç farklı kişiye göre Oğuz tamgalarının karşılaştırılması (Reşidüddin'in listesinde Kayı, IYI şeklinde değilmiş bu arada. Üstteki de yine Reşidüddin'e göre değil Yazıcıoğlu'na göre Dodurga tamgasıymış.):

Üstteki tamganın alttakine kendiliğinden dönüşmesi zor ama yüksek bir ihtimali olan bir durum var, o da şu: Türkeli'nde kalmak için Anadolu'ya göçenler, Moğolların hükmüne girmiş topraklarda kalıp Moğol hakimiyetini kabul edenlerden farklı tamgalar kullanmaya başlamış olabilirler kendilerini ayrıştırmak için. O değil listeyi kontrol ettim de Reşidüddin ne saçma çizimler yapmış lan, nasıl tamga oğlum bunlar? Bu arada Akkoyunlu bayrağı direkt Bayındır boy bayrağıymış. Yeri gelmişken Yazıcıoğlu'nu da daha önce duymamıştım, kimmiş bir bakayım. Yazıcıoğlu Ali diye, II. Murat'ın emriyle bir Selçukname/Oğuzname yazan bir insan imiş kendisi.

İnsan kök hücresinden yapay et üretimine dair bir haber vardı. Vardı da... Kardeşim, bu yamyamlık değil mi? Bu arada bu şekilde et üretimine karşı değilim, dünyanın fiziksel olarak ihtiyacı olan şeylerden biriydi... de hayvan kök hücresi kullansanıza birader, neyin peşindesiniz? Et dediğin şeyin de bir aroması, yapısı var; koyun ile kuzunun eti arasında bile dağlar kadar fark var. Gerçi, dünyanın olmasa bile insanlığın sonunu daha soyut ihtiyaçlar getirecek muhtemelen. Mesela kamu vicdanı.

Ha kamu vicdanı demişken Twitter'dan adalet sağlama mevzuundan da (evet, mevzuundan) bahsetmek istiyorum: Başka ülkelerde bizim ülkedekinin yarısı kadar şey yaşandığında iç savaş çıkıyor. Türkiye'de halkın adaleti Twitter'dan sağlamaya çalışması T.C. vatandaşlarının ne kadar nahif ve bir şeylere dair az biraz da olsa umutlu olduğunu gösterir. Zira dediğim gibi: Başka ülkelerde bunun yarısı yaşandığında halk silahlanıp ayaklanıyor ve durum hızla iç savaşa evriliyor. İnsanlar adaletin sağlanamadığını düşündüklerinde bir yere kadar umutla dayanırlar, sonrasında da kendi adaletlerini sağlarlar. Türkiye'nin durumunda, bu memnuniyetsizlik ve inançsızlıkla insanların çoktan silahlanıp isyan çıkarmış olması gerekiyordu ama hâlâ sosyal medyada kamuoyu oluşturmanın işe yarayacağına inanıyorlar ve kendi adaletlerini nispeten barışçıl yollardan sağlamaya çalışıyorlar.

Köpek eğitimi lafı da bir acayip ha. Yani tamam köpeği eğittin, e iyi, güzel de önce sahibini eğitmen lazım. Hani köpek eğitimli tamam, âlâ da sahibi eğitimsizse hayvancağız ne yapsın? "Eğitim" deyince okulu anlayan bir siktirsin gitsin bu arada. Öhöm... Neyse, sakinim. Ha hazır bu konudan bahsediyorken; şu geçenki evcil hayvanın suçundan sahibini sorumlu tutma olayının çift yönlü çalışması gerekiyor. Nasıl yani? Şöyle: Birinin evcil hayvanını öldürenle çocuğunu öldürenin aynı şekilde yargılanması gerekir. "Peki ya çiftlik hayvanları?" diye salakça bir soru mu duydum? Yasada ikisini tamamen ayırırsınız, olur biter. Yalnız Allah rızası için evcil hayvanlarla hobi hayvanlarını (Hobi hayvanı da neyse artık. Bu arada balık evcil hayvan mıdır hobi hayvanı mı? İlk olarak balığın hobi hayvanı olarak listelenmesi gerekiyor böyle bir ayrım varsa.) ayırdığınız gibi ayırmayın, sonra ceremesini biz çekiyoruz.

Bilgisayarın klavyesi bozuldu, hallettik çok şükür. Yalnız neden hep sınavım olan zamanları bekliyor bu aq bilgisayarı bozulmak için onu çok merak ediyorum, neyse. Nasıl bir bozulmaydı? Sesi artırma tuşuna basıyorum, sessize alıyor ama ses azaltma tuşu düzgün çalışıyor. B'ye basıyorum, BT4 yazıyor. Nasıl çözdük peki? Bir tane kablolu klavye vardı, onu bağlayarak. Ondan sonra standart klavye de düzelmişti ama şimdi tekrar bozuldu. Saçma sapan şekilde devam ediyoruz.