Öne Çıkan Yayın

Beni Her Yerde Bulun (BU YAZI BAŞA İLİŞTİRİLMİŞTİR)

İletişim için: semender101@gmail.com Şahsi blog: E, burası zaten. ~Gerektikçe güncellenecektir.~

22 Eylül 2020 Salı

Ejderha ve Mühür ~ 10,2. Bölüm: Evlilik Otağı (2)

Diğer Bölümler İçin

Tamam, işler beklediğimden daha hızlı gelişti; dolayısıyla Evlilik Otağı'na gittik. Şikayetçi değilim gerçi. Aslında bundan yedi tane var: Biri Ötüken'de, biri Söğüt/Bilecik'te, biri Budin'de, biri Kahire'de, biri New York'ta, biri Rio de Janerio'da, sonuncu da Avustralya'da çölün ortasında bir yerlerde. Neden onca yer dururken Anadolu Evlilik Otağı'nın Söğüt'te olduğunu mu merak ediyorsunuz? Malazgirt Savaşı'ndan beri Erlikliler ve Selçuklu devletinin iyi bir iletişimi oldu, sonrasında Başkam Kel Altan henüz bir uç beyliği olan Osmanlı ile ilişkiler kurdu, 4. Murad döneminde -hani şu Yeni Kapı hikayesindeki meşhur içkici falcı kayıkçının Erlikli olması hasebiyle- sallantıya düşmüş ilişkiler 2. Mahmud döneminde karşılıklı olarak kesilip atılana dek Devlet-i Alî Osman için ruhani kirli işleri yapan gayriresmi bir bölük ve "Türk devşirme" görevi gördük, devletin nezdinde Karahanlılardan beri kafirdik zaten. Kurtuluş Savaşı'na ruhani destek verip (o beyaz sarıklıların bir kısmı bizim marifetimizdi ve evet, yeşil değil beyaz sarıklı olup Çanakkale'de değil Kurtuluş Savaşı'ndalardı; hikaye değişti ama biz gerçeği biliyoruz) İstanbul Hükümeti'ne karşı Ankara Hükümetini desteklemekle beraber (Bu destekte 2. Mahmud döneminden beri aile büyüklerinin ve yöneticilerinin Osmanlı'ya gıcık olması da etkilidir herhalde) Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkimiz genel olarak birbirimizi görmezden gelme biçiminde ilerledi. "Kuyudat-ı Dürûğ" adını verdiğimiz, yazarı ve tarihçesi bilinmediğinden güvenilmez olarak gördüğümüz kayıtlara göre Atatürk ve zamanın Başkamının bunun üzerine bir antlaşması varmış ama antlaşma metninin kopyası yok, dolayısıyla bazı görüşmeler olduğu kesin olsa bile yazılı bir antlaşmanın varlığına pek inanmıyoruz. Aslında savaşa fiziksel destek veren de oldu ama Erliklilerin çoğu ateşli silahları rahatsız edici bulur, işi onları şeytan icadı ilan etmeye kadar götürenler bile vardır. O yüzden de Horasan'daki evlilik otağını önce Konya'ya, sonra da Söğüt'e taşıdık. Aslında fetihten itibaren İstanbul ve yakın tarih içinde Ankara'ya taşınmasına dair birkaç fikir ortaya atılmış ama pek ciddiye alınmamış; bütün nesillerin daha önemli gündemleri varmış anlaşılan. Evlilik otağı, mermerlerden yapılmış ve hem içi hem de dışı çinilerle süslenmiş büyük bir kubbedir. Gelin ve damat olarak Kyouka geleneksel Japon gelinliklerinden giyiyor, shiromuku üstüne uchikake kimono. Bana gelince: Mavi renkli bir sipahi şalvarı üstüne beyaz göynek, kenarları altın işli kan kırmızı çapan ve kalın, siyah, deri bir kemer. Bahçeye girdiğimizde düğün henüz başlamamıştı, yanlara bir yere oturduk. Sonuçta dış kapıdan iç kapıya kadar gidişimiz düğünün bir parçası. Aslında bunlar yemek için konulan tabure ve sedirler, yine de "ziyafet" dediğimiz yemek kısmına daha olduğu için şu anda boşlar. Evlilik otağının bahçesinde her daim nahıl ağaçları bulunuyor, büyük ve küçük olanlar; genelde gerçek ve kökü toprağa bağlı, hâlâ yaşayan ağaçlardan yapılıyorlar. Aslında bunlar sadece buradakinde var, diğer evlilik otağlarının hiçbirinde yok. Neticede Anadolu kültürüne özgü bu. Nahıl ağaçları dışında altı nazar ağacı (dallarına nazar boncukları, muska ve tılsımlar bağlanmış ağaçlar yani; bir çam, bir kayın, bir kiraz, bir çınar, bir meşe, bir de elma ağacı) ve iki de dilek ağacı var. Benle hemen hemen yaşıt gibi görünen bir kız yanımıza geldi.

Kız: "Selam."

"Aleyküm."

Bu bu kızla aramızda bir espri ama bir dönem her "selam" diyene böyle cevap verdiğim oldu. Ergenlik herkes için zor ve saçmadır, özellikle 17 yaşımı hatırlamak bile istemiyorum.

Kyouka: "Bu kim?"

Vay, kıskanılabilecek biri miyim ben? Aslında hoşuma gitti ama inan bana Kyouka, senden başka kimse bana bakmaz; sendeki sevgiyi nasıl oluşturduğumu da acayip merak ediyorum ya, bu konuyu deşersem pek iyi sonuçlar almam herhalde diye sorgusuz sualsiz sana tabiyim.

"Kardelen, kuzenim."

Ayrıca ejderha değil de yılan olduğumu söyleyen kişi. Kyouka tek kaşını havaya kaldırdı, sorgulayan bir ifadeyle bakıyor. Tabii Ayçiçek ile ilişkimi tam olarak (sadece benim bildiğim kısımlar da dahil) anlattığımdan şüphe duyması doğal. Onu da sonradan bir güvensizlik durumumuz oluşmasın diye anlattım zaten.

"Ayçiçek gibi değil, gerçekten kuzenim. Ayrıca kardeş gibi büyüdük."

Bu arada bu Kyouka'nın kıskanmaması için söylediğim bir bahane değil, gerçekten kardeş gibi büyüdük. Aramızdaki yaş farkı ay bile değil sadece gün cinsinden olduğu halde genelde beni abisi olarak tanıtır, Cengiz de genelde onu (küçük) ablası olarak tanıtır misal. Yani, erkek zihninin kusurları vardır ama Kardelen ve ablam gibi o kusurlara takılmayan, takılmaması gereken kişiler de var. Kardelen güldü.

"Ayçiçek hâlâ seni kuzeni olarak mı tanıtıyor? Dünyanın yarısı seninle daha yakın akrabadır be!"

Abartıyor ama tamamen yanlış değil, Abdal Küntegin Musa'dan beri çok yıllar ve çok soylar geçti. Bu arada Kardelen ve Ayçiçek'in sebebi hakkında kendileri dışında kimsenin en ufak fikri olmadığı yarı ezeli düşman yarı can dostu şeklinde bir ilişkileri var; belki "ezeli rakip dost" gibi bir şey denebilir ama bu rekabet değil birbirlerine laf sokma, hatta bazen fiziksel zarar verme şeklinde tezahür ediyor genelde. Ama ben diğerinin olduğu bir yerde ikisinden biri hakkında bir şey söylesem üzerime çullanırlar. Kenarda müzisyenler (çoğunda kopuz ve saz var) çalmaya başladığı için Kyouka'nın sağ tarafına geçtim ve yürümeye başladık. Pek bir şey yok, başımıza darı fırlatıyorlar ve biraz da ne dedikleri anlaşılmayan uğultular var. Yolun yarısında Kyouka'nın babası boynuma "Evlilik muskası" dediğimiz, esasen içinde pek de önemli bir şey yazmayan ufak, dürülmüş bir parşömen ve ipek kurdeleden oluşan kolyeyi taktı. Aslında yolun devamında Kyouka'nın akrabalarının bunu almaya çalışması gerekiyor ama bir harekette bulunmadılar, bizimkiler açıklasa da gereksiz olduğunu düşünmüş olsalar gerek. Binaya on adım kala sağ tarafıma döndüm, elime bir yay bir de ok verdiler. İleride bir kütük üstünde yüzük ve ardında da bir puta hedefi var. Oku çekip attım, yapacak bir şey yok. Yüzüğün biraz üstünden geçip baş aynasına saplandı. Aslında bu düğünü iki, üç yüzyıl önce yapsaydık o oku o yüzükten geçirene kadar beni burada tutar, çok uzun sürerse Kyouka'yı dinlenmeye gönderirlerdi ama artık sadece gelenek olsun diye sürdürüyoruz bunu yapmayı. Nihayet evlilik otağına dek geldik, yüzüklerimiz arasına kırmızı kurdele bağladılar. Kyouka elini kaldırdı.

Kyouka: "Akai ito. Kaderin kırmızı ipliği..."

Önce Japoncasını, sonra da İngilizcesinin birebir Türkçe çevirisini söyledi. Anlamlandırmaya çalışıyor gibi. Açıklamam gerek sanırım.

"Köken olarak aynı mantıktan ve kökten gelen bir adet olsa da günümüzde bütün Türkiye'de uygulanan ama asıl amacı, kökeni ve anlamı yarım yamalak, hatta yalan yanlış hatırlanan bir adettir. Tabii biz Erlikliler aslını bildiğimiz için ülkenin geri kalanından farklı davranıyoruz bu kurdeleye, kesmiyoruz mesela."

Gerçek aşk ile bağlandığın kişiyle kaderini koparmaya gerek yok. Hoş kesmek her zaman kaderini koparmak anlamına gelmez, kan kardeşi olmak için evvela karşı tarafın kanını akıtman gerekir. Kubbeye girerken süslü kapının sağ tarafına selam verdim. Kyouka tuhaf tuhaf bakıyor, neden bakıyorsun?

"Eşik iyesine selam verdim."

Kyouka için anlamsız bir söz ama eşik kültü sizde de yok mu, sayın tapınak hizmetçisi? Ben mi yanlış hatırlıyorum? İçeride, saçma sapan bir kıyafet giymiş (Deli namlı Osmanlı askerlerinin kıyafetlerine benzeyen bir kıyafet) biri elinde kitapla bekliyor.

"Evliç. Yani nikah memuru."

Evliç kelimesi Erliklilere özgü olsa gerek, başka yerde duymadım. Bu arada evliçe daha dikkatli baktım. Gerçekten mi ya? Tamam, evliç olmak için eğitim aldığını biliyorum ama...

"Nikahımı kıyacak kişinin küçük kardeşim olduğunu istediğimden emin değilim."

Cengiz pis pis sırıttı.

Cengiz: "Eee, abimin nikahını kıymayacağım da kiminkini kıyacağım?"

Bana yaklaştı ve sesini alçalttı.

Cengiz: "Nasıl ikna ettin lan? Yalnız öleceğinden emindim."

"Bilmiyorum ve ben de."

Kyouka hüzünlü bir şekilde gülümsedi. Cengiz elindeki kitabı havaya kaldırdı ve bize yerdeki uzun masaya oturmamızı gösterdi. Ancak dizlerimize gelen masada diz çöktük ve yan yana oturduk.

Cengiz: "Evlilik yeminini etmelisiniz."

Kyouka fısıldadı: "Ne yemini? Yemin falan bilmiyorum ben."

Anlatmayı unuttum çünkü.

"Dediklerimi tekrar edip eril olanları dişilleştirirsen sorun kalmaz."

Aslında kadının yemini azıcık daha farklıdır ama o kadar fark nikahımızı geçersiz kılmaz. Cengiz pislik yapmazsa yani.

"Anasır-ı Erbaa'ya and olsun."

Kyouka: "Anas... Ne?"

"Anasır-ı Erbaa'ya and olsun."

Aslında açıklayabilir ya da farklı bir söze yönlendirebilirdim ama başladığım yemini yarıda kesersem Cengiz kesinkes pislik yapar, o yüzden tekrar ettim.

Kyouka: "Anasrı erabağa and olsun."

Kabul edilebilir bence, Cengiz de başıyla onayladı.

"Güneş, ay ve yıldızlara and olsun."

Kyouka: "Güneş, ay ve yıldızlara and olsun."

"Göklerin ve yerin yaratıcısına and olsun."

Kyouka: "Göklerin ve yerin yaratıcısına and olsun."

"Yer altındaki hükümdara, gökteki ulululara and olsun."

Kyouka: "Yer altındaki hükümdara, gökteki ululara and olsun."

"Yüksek dağ ile akıntılı nehre, yaşamın kaynağı ağaç ile sonsuz taşa and olsun."

Kyouka: "Yüksek dağ ile akıntılı nehre, yaşamın kaynağı ağaç ile sonsuz taşa and olsun."

"Üçler, yediler, kırklara and olsun."

Kyouka: "Üçler, yediler, kırklara and olsun."

"Alp er Tunga'ya, Oğuz Kağan'a, Kam Erlik'e and olsun."

Kyouka: "Alp er Tunga'ya, Oğuz Kağan'a, Kam Erlik'e and olsun."

Aslında bu kısımda kadınların Tomris Hatun, Ay Kağan ve Ozan Gökçen'e (Kam Erlik'in eşi) yemin etmesi gerekiyor ama kabul edilebilir bence.

"Hayat ağacına and olsun, bereketli başağa and olsun, yaşam çiçeğine and olsun. Avına sadık kurda, ölümsüzlüğün timsali yılana, kuşların hakanı kartala, Alp'ın avı parsa, ataları hayatta tutan geyiğe, kırlarda gem vurulmadan gezen ata, dağdan başka yurt bilmeyen keçiye and olsun."

Kyouka: "Hayat ağacına and olsun, bereketli başağa and olsun, yaşam çiçeğine and olsun. Avına sadık kurda, ölümsüzlüğün timsali yılana, kuşların hakanı kartala, Alp'ın avı parsa, ataları hayatta tutan geyiğe, kırlarda gem vurulmadan gezen ata, dağdan başka yurt bilmeyen keçiye and olsun."

"Kutlu kılıç gök girip kızıl çıksın, yayımın çilesi boynuma dolansın."

Kyouka: "Kutlu kılıç gök girip kızıl çıksın, yayımın çilesi boynuma dolansın."

"Bu kadını yegane eşim ilan ediyorum."

Kyouka: "Bu adamı yegane eşim ilan ediyorum."

"Acıyı ve mutluluğu paylaşacağım, sırtımı dönmeyeceğim, sadık olacağım ve çocuklarımın annesi ancak o olacak."

Kyouka: "Acıyı ve mutluluğu paylaşacağım, sırtımı dönmeyeceğim, sadık olacağım ve çocuklarımın babası ancak o olacak."

"Burada, dünyada en sevdiğim kıza yemin ediyorum: Bir ömrü birlikte geçirmeye hazırım."

Kyouka: "Burada, dünyada en sevdiğim erkeğe yemin ediyorum: Bir ömrü birlikte geçirmeye hazırım."

Daha sonra Cengiz, yanımıza gelip kırmızı kurdeleyi aldı ve doğu duvarına, diğer kırmızı kurdelelerin ve bazı siyah kurdelelerin bulunduğu yere; tıpkı onlar gibi kalp şeklinde bir düğüm ile astı, ortasına kurt neslini temsilen kurt başı şeklinde bir mühür vurdu, altına da turuncumsu bir mürekkeple (Kurban edilmiş koyun kanı ve altın yaldız içeren bir mürekkeptir, tabii bir çok başka şey de var ama asıl olay bu ikisinde) benim ve Kyouka'nın adlarını yazdı. Benimkini geleneksel Moğol alfabesiyle, Kyouka'nınkini de hiragana ile her ikisi de yukarıdan aşağı olacak şekilde yazdı. Yukarıdan aşağı yazmak istediği için benim adım için Eski Uygur alfabesi kullanmak istemiş olsa gerek ama onu yazmakta zorlandığından Moğol alfabesine döndü. Bu arada Cengiz hiragana ve katakanayı okuyup yazabiliyor ama kanji okumayı öğrenmeyi reddediyor, bunun Çince bilgisini küçülteceğini ve kafasını karıştıracağını söylüyor; aslında ona Kyouka'nın adının doğru yazımını bir kağıt üstünde vermiştim ama ya "Görürsün sen" şeklinde inat etti ya da kağıda bakmadı bile. Muhtemelen ikincisi. Duvardaki kırmızı kurdeleleri sanırım anlamışsınızdır, siyah olanlarsa bir zamanlar kırmızıydı; boşananların kurdeleleri siyaha boyanır. Bu arada evlilik Erlikliler içindeyse sağ veya üst tarafa kadının, sol veya alt tarafa da erkeğin adı yazılır; Erlikli olmayan biriyle evleniliyorsa cinsiyetten bağımsız olarak Erlikli olanın adı sağa/üste, diğerininki sola/altı yazılır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder