Öne Çıkan Yayın

Beni Her Yerde Bulun (BU YAZI BAŞA İLİŞTİRİLMİŞTİR)

İletişim için: semender101@gmail.com Şahsi blog: E, burası zaten. ~Gerektikçe güncellenecektir.~

23 Mart 2019 Cumartesi

Ohooo

Birkaç şeyden bahsedeceğim ve bolca saçmalayacağım.

Öncelikle, Ekşi'de Türklerin İngilizcesi en kötü millet olması, diye başlık gördüm de aklıma birkaç şey geldi. Bunlardan ilki, gramerden mi, yani yazılı sınavdan mı bahsediyoruz yoksa konuşmadan, telaffuzdan mı? Yazılı sınavda en kötü olmamız mümkün ama telaffuzda kesinlikle cennet gibi bir ülkeyiz. Telaffuzda iyi olmamızın temel sebebi de Türkçe'nin birçok farklı sesletime izin veren ve hatta içeren yapısından kaynaklanıyor. Şöyle ki, en basit örnek olarak Japonca'da L, V, Ü ve Ö sesleri olmadığı için birçok kelimenin telaffuzunda zorluk yaşıyorlar. Ama Türkçe'de eksik olan sesler hırıltılı H -ki İngilizce'de yok, Arapça'da var-, W -ki aslında var ama V ile iyice iç içe geçtiğinden fark etmiyoruz-, Q. Bunlar da, haliyle çok da göze batmıyor ikamelerini kullanmamıza rağmen.

Neyse, ama bahsetmek istediğim, İngilizce hakkında bahsetmek istediğim başka bir şey. Sizce İngilizce, neden dünya dili? Kesinlikle kolay olduğundan değil. Aslında, "kolay" olması temel sebebi değil. İki bin yıl önce dünya dili Latince'ydi mesela. İngilizcenin kolaylığı konusunda da değişik şeyler var. Kime göre kolay? Hint-Avrupa dillerini konuşanlara göre; çünkü birçok kelime, yapı ve sesletim benzerliği var, çünkü bu diller aynı kökten çıktı. Ama İngilizce, Türkler ve Ural-Altay dillerini konuşan diğer kişiler için öğrenmesi en zor dillerden biridir. Temel sebebi de dilbilgisi mantığının taban tabana zıt olmasıdır. Şöyle ki: Ural-Altay dillerinde, daimi olarak özne+nesne+yüklem şeklinde cümle kurulur, bütün düzen buna göre belirlenmiştir ve yüklem, cümlenin en sonunda olduğu için önemli olan da odur. Ayrıca, Ural-Altay dillerinin birçoğunda "gizli özne" kavramı vardır ve ya eklerden ya da cümlenin gelişinden öznenin ne olduğu, söylenilmeden anlaşılabilir. Bir başka zorlaştırıcı unsur, İngilizcenin ortadan kırmalı bir dil olmasıdır. İngilizcede o "kurala uymuyor, ek almıyor" dediğimiz bütün kelimeler aslında kurallara uyan kelimelerdir, ek alanlar kurallara uymayan kelimelerdir. Tek bir kelimeye bir sürü ek ekleyip konuşulan dillerin doğal konuşucuları (Native speaker'ı nasıl çevireceğimi bilemedim) elbette en basit cümle için bile en az üç kelime ve bir yardımcı fiil harcaman gereken İngilizcenin mantığını kavrayamadan kolayca öğrenemezler ve okulda da bu mantık öğretilmiyor zaten. Yani, İngilizcenin kolay bir dil olmadığı konusunda bir anlaşalım önce. İngilizce, biz Türkçe konuşanlar için zorluğu Fransızca, Arapça ya da Farsçadan az olmayan bir dildir. Ki Arapça ve Farsça hakkında aman şöyle zor, aman böyle zor, denilip durulur bizim ülkede. Ayrıca, akrabalık ettiği çok az dil olduğu için ve kendi içindeki lehçeleri bile birbirini anlamada zorluk çektiği için dünyanın en zor dili diye nam salmış Çince, biz Ural-Altay dillerinin konuşucuları için İngilizceden daha kolay öğrenilen bir dildir. Sebebi de cümle yapısı ve ses değerlerinin çoğunlukla denk düşmesidir. Tabii Çincenin zorluğu daha ziyade her ek için kelimenin okunuşunun ve yazılışının değişmesinden kaynaklanıyor ama olsun.

İngilizcenin dünya dili olmasının sebebi, iki bin yıl önce Latince, iki yüz yıl önce de Fransızcanın dünya dili olmasıyla aynı (Evet, Fransızca'nın dünya dili olduğu bir dönem vardı. Osmanlı döneminde yabancı dil eğitiminin İngilizce değil Fransızca verilmesinin sebebi de bir zamanlar dünya dilinin Fransızca olmasıydı zaten, tabii İngilizce dünya dili haline geldikten sonra bile Osmanlı'da yabancı dil eğitimi Fransızca olmaya devam etti, o ayrı bir konu). Ayrıca, Çincenin yüzlerce yıl Uzakdoğu ve Orta Asya'nın ortak dili olma sebebiyle de aynı. Çünkü İngiltere, Avrupa'daki en güçlü ülke haline geldi ki bunun temel sebebi sanayi devrimidir, ikinci olarak ve günümüzde İngilizcenin hâlâ dünya dili olarak kalmasını sağlayan sebepse Amerika'nın yaygın dili olmasıdır. Eğer sanayi devrimi Uzakdoğu'da olsaydı, şimdi kimse "zor" ya da "kolay" demeden, bütün dünyada ortak dil Çince'ydi. Neden Japonca, Tayca ya da Korece vs. olmadığına gelirsek de, çünkü yakın zamanlara (Japonya'da Meiji restorasyonu mesela) kadar Uzakdoğu'da yabancı dil hâlâ Çince'ydi. Daha geriye gidersek de, Divan-ı Lügatit Türk'te her Çinlinin yabancı dil olarak Türkçe, her Türk'ün yabancı dil olarak Çince bildiği yazmakta. Kore zaten yıllarca Çin ve Moğol işgali altında kaldı, Japonların da dünya küreselleşene kadar iletişim kurduğu milletler şunlardan ibaret: Koreliler, Çinliler, Moğollar, belki Türkler. Bunların hepsiyle hangi dilde iletişim kurabilirsin? Tabii ki Uzakdoğu ve Orta Asya'nın ortak diliyle: Çince. Bu arada Ruslar ile Japonların iletişimi de dünya küreselleşene kadar yoktu; zira Japonya ve Rusya'nın komşuluk etmesine yarayan Kamçatka, SSCB'den önce bağımsız, devletsiz bir topraktı ve Ruslar da doğuya ancak SSCB döneminde geldiler. Önceden oralarda Cengiz Han döneminde yerleşen Türk ve Moğollar yaşıyordu -ki hâlâ Rusya'nın birçok bölgesinde Rusların oranı azdır; Rusya'daki özerk bölgeleri araştırarak ne demek istediğimi görebilirsiniz-

Senaryoyu değiştirirsek ve Sanayi Devrimi'ni ve coğrafi keşifleri (Amerika'nın keşfini, kuruluşunu, tarihini -sömürge dönemleri ve resmi olarak İngiltere/Britanya/Birleşik Krallık toprağı olduğu dönemler yani- ve halkını) Arabistan civarlarına çekersek (Yani şöyle: Amerika'yı İspanyol Kristof Colomb değil de Arap Kûlî -bu ismi salladım- ailesinden İsa olsa, oraya yerleşenler Avrupa değil de Ortadoğu'dan gitse, resmi olarak Suud Krallığı'na bağlı olduğu bir dönem olsa vs. -Arabistan yarımadasının az bir kısmına Osmanlı hükmediyordu, geri kalan kısmında Suud Krallığı, tartışmalı topraklar, hiçbir devletin sahiplenmediği yerler, çeşitli yerel emirlikler vs. vardı), çok ironik bir tabloyla karşılaşırız: Türkiye'deki yaygın batı hayranları, Arap hayranları haline gelirdi -çünkü sanayi devrimi ve Amerikan rüyası Arabistan civarında gerçekleşseydi Avrupalıların imrenilecek pek bir şeyi olmazdı-; cumhuriyet dönemindeki devrimler, batı dünyasına göre değil Arap dünyasına göre yapılırdı, bütün dünyada yabancı dil olarak İngilizce yerine Arapça okutulurdu.

Senaryoyu bir kez daha değiştirelim. Bu kez, sanayi devriminin ve Amerikan kültürünün merkezine Moskova'yı koyuyorum. Sonuç belli: Dünya dili Rusça, dünyanın en güçlü ülkesi Rusya. Ayrıca günümüzde hâlâ birçok Orta Asya ülkesinin ikinci resmi dilinin veya ikinci yabancı dilinin Rusça olması da bu iddiamın kanıtlarından. SSCB'den kalma bir olay bu dediğim.

Ya da sanayi devrimi ve coğrafi keşiflerin merkezine İstanbul'u veya Ankara'yı koyalım. O zaman da dünya dili Türkiye Türkçesi olurdu; Kazaklar, Özbekler, Kırgızlar ve en önemlisi Azerbaycanlılar yabancı dili en iyi halklar haline gelirdi; kulak kanatan Uzakdoğu İngilizcesi yerine en azından anlaşılabilir bir Uzakdoğu Türkçesine maruz kalırdık -çünkü Korece ve Japoncanın ses değerleri Türkçe'yle aynıdır, sadece bazı sesler çıkmış ya da eklenmiştir; oysa İngilizce ve bu iki dilin sesletim değerleri zerre uyuşmaz; Çince zaten İngilizcedeki sesler dışında neredeyse her sesi içeren bir dil, sadece R harfi çok farklı ki R harfi Türkçe, Çince, Korece ve İngilizce'de birbirinden tamamen alakasız, saçma sapan, farklı ses değerlerine sahip bir harftir. Mesela Türkçe'de Z'ye hatta Ş'ye kayan bir R vardır ki Türkçe kelimelerin tarihine ve farklı lehçelere (özellikle Avrupa Huncası, Çuvaşça gibi Ogur grubundan; yani Türk-i Kadim'den daha eski bir dönemde ayrışmış lehçelere) bakarsanız inanılmaz derecede R-Z değişimi görürsünüz.- Buna ek olarak Türkiye, hâlâ büyük ve güçlü bir devlet olarak kalırdı.

Neyse, bayağı gevezelik ettim ve içimdeki zehri döktüm de rahatladım. Ama bahsetmek istediğim başka şeyler de var.

Oyna Kazan oynuyorum, daha beş kuruş yok... Bir soru geç elenseydim ne olurdu ama neyse... Telefondan izlenip yarışılan çevrimiçi bir bilgi yarışması bu, Onedio'yla da bir ilgisi var ama tam ne düzeyde bir ilişki bilmiyorum. Oynayacaksanız referans şeysine "erdemçelik" yazın. Bir bunu yapmadığım kalmıştı, neyse. Şeysi demişken Puzzle fansub'un manga okuma mobil uygulamasının adı Manga Okuma Şeysi lan, jasdnsjksaö. Bu da ne iğrenç bir rastgele gülüş oldu. (Şu random'a düzgün bir karşılık bulsun biri Allah rızası için, rastgele gülüş ne lan?)

Neyse, yukarıda bayağı konuştuğum için bahsedeceğim diğer şeyleri unutmuştum ki hatırladım. Bir saattir de bu cümleyi toparlamaya çalışıyorum zaten. Kırgızistan'da yapılacak şeylere falan bakıyordum da, adamlar istisnasız, bak istisnasız diyorum, her şeyin içine atla gezintiyi koymuşlar ya. Dağ, bayır, buzul, göl kenarı, şehir meydanı fark etmiyor; bir şey varsa atla gezintisi de vardır, demiş adamlar. İnternetin 34 numaralı kuralı aklıma geldi, internetten araştırın, uğraştırmayın beni.

Bir de festivallerin, çeşitli yerlerin ziyarete uygun zamanları pek uyuşmuyor. Hepsine katılmak, hepsini görmek istersen ya bütün yıl orada kalman ya da beş-altı kez uygun zamanlarda gidip sonra dönmek gerekiyor. Bu Kırgızistan sevdası nereden esti peki, derseniz şu şekil: Fırsatım olursa gideceğim yerleri not alıyordum da, bazıları için "Tamam, ben bunu buraya yazdım. Hatta ne yer ne içerler onu da yazdım. Ama burada nereler görülür, ne yapılır?" diye sıradan tarıyordum. Oradan esti yani.
salburun ile ilgili görsel sonucu
Salburun festivalinden
Yalnız bu gezme olaylarım pek iç açısı görünmüyor, ömür yetmez lan ona. Daha kafeyi açıp evi yaptıracağım, ohooo... Ben yavaştan yavaştan ya Yunanistan ya da Azerbaycan'dan başlayıp yanlaya yanlaya mı gitsem acaba... Evet, espri iğrençti ama tutamadım kendimi.

Ketçapta soğan varmış lan. Sarımsağı biliyordum da soğanı ilk kez bugün duydum.
ketçap ile ilgili görsel sonucu
Şu anternman/talim işleri devam ediyor, bir sıkıntı yok, aslında bu konuda canımın çıkacağını düşünüyordum ama pek de öyle olmadı. Muhtemelen çoğunu malzemem yok bahanesiyle es geçtiğimden dolayı öyle oldu.

Bu arada o gezi olayı olursa burası birkaç ay -geziye bağlı olarak birkaç yıl- boyunca gezi bloguna dönebilir, haberiniz olsun şimdiden. Ad ya da konsept değişmeyecek tabii -sanki bir konsept var da değişecek aq, bu arada Blogger neden konsept kelimesini tanımıyor lan?- sadece içerikten bahsediyorum.

Ben de İngilizceden amma nefret ediyormuşum lan, bir A4'e sığar o yazı. Hayır aslında İngilizceyle çok büyük sorunum yok; öğrenmeye de erinmiyorum ama kolay, dünya dili, aksan şeysi diye sözlere sinir oluyorum, ondan öyle oluyor. Bu arada ortamlarda fütursuzca İngilizcem olmadığını iddia ederim ama terimsiz yazıları az çok anlayabiliyorum. Bende daha çok isteksizlik ve mesafe var. İngilizceyle mesafeliyiz birbirimize karşı. Dil bana karşı nasıl mesafeli oluyorsa artık... Neyse.

Bir de evde tıkınacak şey sıkıntısı çekiyorum; hafiften acıkır gibi olduğumda bir şeyler arıyorum, süklüm püklüm geri dönüp oturuyorum oturduğum yere. E, alsana? Alayım da markete gitmeye üşeniyorum, sorunun temeli o zaten.

Mesela soğuk çayım bitti ve resmen soğuk çay bağımlısı bir insanım, yine de gidip almıyorum. Çünkü markete kadar kim gidecek? Uzak market. Tamam, küçük ve büyük yerdeki uzak kavramları farklı olabiliyor. Bunu hayatının ilk on bir yılını İstanbul'da, sonraki yıllarını Balıkesir'de ve son iki yılını da Gökçeada'da geçiren ve akraba ziyaretleri için düzenli olarak İstanbul'a giden biri olarak gayet iyi biliyorum. Uzak dediğim mesafe yürüyerek en fazla, o da taş çatlasın yarım saat sürer; ki bunun içine mola, durup su içme, trafikte -olmayan ama hesaplarken olduğunu varsaydığım trafikte- bekleme gibi durumları da katarsam anca o kadar sürer. Öyle bir uzaklık yani, öyle böyle değil... Anlayamazsınız. Hatırlayan var mı bu "anlayamazsınız" şeyini? Dalganın çıkardığı köpük filan... Yok mu hatırlayan?
anlayamazsınız ile ilgili görsel sonucu
Çok fazla gereksiz şeyi bildiğimi fark ettim. Hayır, işin acayibi nereden bildiğimi de bilmiyorum. Ama bazı temel şeyler hakkında da bir fikrim yok. Mesela ayakkabı ya da kravat bağlamayı hâlâ bilmiyorum -bağcıklı ayakkabılardan ve kravatlardan nefret ettiğim için olabilir bu tabii-.

Bir de neye göre, kime göre gereksiz arkadaşım? Yarın bir gün bir bilgi yarışmasında neyin çıksa pat diye yapıştırırım cevabı işte, daha ne? Kendi tespitine sinirlenen ilk insan olabilirim, maruz görün, dışlamayın beni, ühü... Amma abarttım lan, neyse...

Bu arada "lan", "ulan"ın ilk harfi düşmüş hali aslında. Bu da size bilgi olarak dursun. Aha, nereden bildiğimi bilmediğim gereksiz bilgiler derken bu ve bunun gibi şeylerden bahsediyordum işte. Ama neredeyse her alanda var bunlardan. Acayip acayip şeyler...

Bir film izleme listesi yaptım ama izleyemiyorum. İnternet iğrenç çünkü. Odnoklasniki ya da Youtube harici herhangi bir şey izleyemiyorum. Allah'tan animelerin çoğunda Odnok seçeneği var. Ama film milm izleyemiyorum şu an, Youtube'da kesin ne varsa telif yemiştir zaten... Öyle yani. Supernatural'a iki kez başladım, ikisi de dördüncü sezonda noktalandı. İlkinde izlediğim site kapandı, kaldığım yeri bulamadım; ikincisinde de internet yüzünden seyredemiyorum.

Algida yeni, değişik değişik dondurmalar çıkarmış bu arada. Bir tane kavunlu-limonlu Cornetto'yla yakut (Ruby) çikolatalı -pembe, değişik bir çikolata; dördüncü tür çikolata olarak geçiyor: Bitter, sütlü, beyaz, ruby- bir magnum; bir de birkaç şey daha. Disk şeklinde sandviç dondurma da vardı üç tane, adlarını bilmiyorum. Yeni bir max çeşidi de çıkmış. Cornetto demişken, cornetto, kornet'in İtalyancası. Kornet de o altındaki külahın malzemesinin adı.
algida ruby magnum ile ilgili görsel sonucu
Vignette mi, Violetta mı ne, öyle bir dondurma var, Algida'nın galiba. Vienetta'ymış ve evet, Algida'nınmış. O benim sevdiğim bir dondurma ama tanıdığım kimse sevmiyor. Kremayı, krem şantiyi de seviyorum gerçi, ondan dolayı o kremamsı dondurmayı da sevmekteyim.
vienetta dondurma ile ilgili görsel sonucu
Lipton karpuzlu soğuk çay çıkarmış, bunu da daha önce hiç düşünülmemiş gibi reklam yapmış. "Biz, nasılsa Lipton ice tea şeftali seviliyor demedik, yepyeni karpuzlu çıkardık." diyorlar reklamda. Bu reklamı ilk gördüğümde tepkim şu oldu: Ulan Fuse tea piyasaya ilk çıktığından beri karpuzlu soğuk çay üretiyor zaten? Düşünmemişsiniz ki, rakibinizden ürün çalmışsınız? Fuse tea yöneticileri de benim gibi düşünmüş olacak ki Fuse tea'nin "Karpuz aromalı Fuse tea 2012'den beri var" temalı, "Hişt, Lipton koçum, sen hayırdır? Biz yıllardır karpuzlusunu üretiyoruz bunun, ne oluyor öyle fikri kendiniz bulmuş gibi reklamlar falan?" alt metinli bir reklamı da çıkmış. Tabii insan soğuk çay bağımlısı olunca piyasaya da az çok hakim oluyor. Ha bir de Lipton da karpuzlu soğuk çayı ilk kez üretmiyor, bir yaz çıkardıkları Akdeniz güneşi, Karadeniz rüzgarı gibi Türkiye'nin her coğrafi bölgesi için ayrı soğuk çaylar çıkarıldığında Doğu Anadolu -ya da Güneydoğu Anadolu, muhtemelen ikisi birden- için de karpuzlu ve başka bir şeyli -iki aroma aynı soğuk çayın içinde, yanlış olmasın; iki ayrı ürün yok ortada- soğuk çay çıkarmışlardı zaten. Bu arada ben o seriden en çok Akdeniz güneşini, en az da Karadeniz rüzgarını sevmiştim. Bu arada o Doğu Anadolu'ya ait olanın adı Doğu Harmanı, aroması da karpuz-nane imiş. Serinin dördüncü ve son üyesi ise Ege Sefası. Marmara için yok, kim takar Yalova kaymakamını sonuçta...
lipton akdeniz güneşi ile ilgili görsel sonucu
O kadar, hadi... Artık... Bir birkaç ay yazı gelmez herhalde. Belki birkaç hafta, belki birkaç gün... Ne bileyim lan planlayıp yazmıyorum ki bunları, müneccim miyim ne zaman yazı geleceğini bileyim? Allah Allah, kızdırıyorsunuz insanı ya...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder