Öne Çıkan Yayın

Beni Her Yerde Bulun (BU YAZI BAŞA İLİŞTİRİLMİŞTİR)

İletişim için: semender101@gmail.com Şahsi blog: E, burası zaten. ~Gerektikçe güncellenecektir.~

4 Ekim 2023 Çarşamba

Durum Raporu (Ben bu paragraflara alt başlık bulamam...)

Yumemiru Danshi wa Genjitsushugisha'nın son iki bölümü ne güzeldi lan öyle, iyi ki animeyi salmayıp da dayanmışım diyorum (12 bölüm olmasının da payı var, 24 bölüm olsa muhtemelen dayanamazdım; daha doğrusu dayanmakla falan uğraşmazdım). Geri zekalı tsundere esas kızımız da son bölüme kadar bekletse de sevilebilir bir karakter hâline geldi. Ha onca bölümlük nefretimi yüklediğim karakteri sırf azıcık akıllandı, geçmişine de belli belirsiz bir sebep kondu diye sevecek değilim, o ayrı. Gerçi anime bu ilk 12 bölüm tamamen aynı olacak şekilde 24 bölüm olsaydı veya 2. sezon falan çıkarsa en azından sevgi-nefret skalasında nötr kısmın sevmeye yakın kısmına koyabilirim. Sousou no Frieren, Sousou no Frieren... Dram tagı ve Türkanime'de konunun aşırı klişeymiş gibi anlatılması nedeniyle "Ya, muhtemelen bunu izlesem severim ama... şu an hiç çekemem." diyerek "daha sonra izle" listesine almıştım. Face'te animeyi öven -ve hiç de dramdan vs. bahsetmeyen- dört farklı post karşıma çıkınca "Tamam, bir bakayım bari." dedim ve... çıkar çıkmaz izlemeye başlamadığım için pişmanım. Animede dram var mı, evet var ama "her kötü şeyi üst üste atalım" dramı değil. Hayata dair sorgulamalar ve benzeri şeyler, animenin felsefi arka planı nedeniyle dram var. Yaşama, ölüme, hatta inanca dair sorgulamalar yapabilirken bütün bunları hoş, insanı ne geren ne üzen ne de sıkan (ama ayrıca güldürmeyen de) bir hikayenin altında sunabiliyor. Bu animeden feci Natsume Yuujinchou havası alıyorum ki Natsume Yuujinchou da "dram" seviyesi aynı olup benzer yöntemlerle sağlanan -ama komedi kısmı bu animeden biraz daha fazla olan- bir animeydi, dünya çapında da değerinin bilinmediğini düşündüğüm bir seri. Gerçi Japonya'da değeri biliniyor olsa gerek, aksi hâlde altı mı yedi mi ne sezonu çıkamazdı. Sousou no Frieren'in en hoşuma giden yanı Natsume Yuujinchou havasını, Kino no Tabi havasını ve "Tolkien çakması fantastik evren" havasını aynı anda verip bütün bunları insanın kafasını karıştırmadan sunabilmesi. Başkarakterin elf (=insanlara kıyasla aşırı derecede uzun ömür ve bu uzun, daha da uzayacak olan hayatın getirdiği kayıtsızlık) olarak seçilmesi bunu sağlamada önemli rol oynamış. Gerçi elf seçiminin tek sebebinin bu olduğunu düşünmüyorum, muhtemelen izleyici/okuyucu "çekmek" amaçlı da kullanılmıştır (cüceler de uzun yaşıyor sonuçta ama başkarakterimiz çocukken yanına aldığı çırağının "küçük kız kardeşi" gibi görünüyor). İşin ilginç yanı, başkarakter büyücü olduğu ve animede hafiften de olsa bir Kino no Tabi havası olduğu için aslında Majo no Tabitabi (yani şimdiye kadar izlediğim onca anime arasında biraz olsun Kino no Tabi havası alabildiğim tek anime, tabii Frieren'den önce, ayrıca başkarakteri cadı) havası da vermesini beklersiniz ama ne hava ne de tat alıyorum. İkisi de gayet özgün seriler, halbuki başkarakterlerinin saç rengine varana kadar (Elaina gümüş saçlı, Frieren beyaz saçlı) çok benzer bir temaya sahipler. Ha bak ne aklıma geldi, animede çok, çok hafif bir Spice and Wolf tadı da var. Spice and Wolf, Natsume Yuujinchou ve Majo no Tabitabi seviyorsanız bu animeyi de seversiniz, garantisi benim (şart üçünü de seviyor olmanız, sadece ikisini sevip birini sevmeyip sonra bana "Ama ben bu Frieren'i sevmedim?" diye gelmeyin). Bu arada üç anime saydım, aralarında Kino no Tabi yok, fark ettiniz mi? Çünkü Kino no Tabi bambaşka bir olay, ilk izlediğiniz anime o olsaydı -ki kimsenin ilk izlediği anime o değildir çünkü yılların anime izleyicileri arasında bile "O ne la? Hiç duymadım." gibi tepkilerle karşılaşabileceğiniz kadar niş bir seridir- muhtemelen Death Note'u bile beğenmeyebilirdiniz. Boru değil, Kino no Tabi bu.

Bu arada iki haftadır evde yalnızım. Bu süreçte bazı deneyler, denemeler ve araştırmalar yapma, oturup kendimle kalarak düşünme vs. fırsatım oldu. Bazı kararlar aldım, bazı kararlarım hakkında çelişkili hislere kapıldım, bazı şeyleri tekrar içime aldım, bazılarını içimden attım vs. Özetle kendime, hayatıma az çok bir yol çizebildim; elbette hayatın getirdikleri bilinemez (kötü haber: eğer kader gerçek değilse determinist bir evrende yaşamadığımız kesindir, kader gerçekse de bu konuda bizim yapabileceğimiz bir şey yoktur ve kader gerçek olsa bile evrenimiz determinist değildir; tabii siz Laplace'ın şeytanıysanız sizin için determinist, doğru) ama en azından mevcut durum hakkında, bütün hayatımı bulanık bir suda dolaşmış ipleri çözmeye uğraşırken geçirirken bir ip ucu (evet, tevriye) bulmayı başardım ve şu anlık onu takip etmekten başka bir seçeneğim zaten yok. Neyse, bu bana neler getirecek bilmiyorum; ama en azından artık çırpınmıyorum. Ha hâlâ boğuluyorum, insan hayat üzerine düşünebilecek vakit buldukça boğulup çıldırır zaten ama mesele çırpınmak ya da çırpınmamak (burada da Hamlet göndermesi var). Bu deneyler, denemeler vs. sadece hayatımla, gelecekle, işle güçle ilgili değildi bu arada. Ayrıca Şelale Projesi'nde de iyi ilerleme kaydettim, çırpınmamı kesmeme yardımcı oldu. Çünkü şelale projesinin amacı zaten kendimle baş başa kalıp düşünebileceğim ve bu tür kararlar vs. alabileceğim şeyler yapmak. Hiç bir şeyi ve hiç kimseyi düşünmeden sadece canımın istediğini yapacak kadar cesaretim olsaydı, durumum şimdikinden iyi de olsa kötü de olsa bunlar büyük oranda benim yaptıklarımdan kaynaklandığından kendi salaklığım dışındaki şeylerden pek de şikayet etmezdim... ama aile evinde yaşam mücadelesi verirken dış etkiler ve dış etkilerin insanları etkileme oranı ile potansiyeli* çok fazla, haddinden katbekat fazla. İnsanın kolunu kanadını kırıyor, ergenliğine, beynin "üreme içgüdüsü" dışında pek bir halta çalışamadığı zamanlara geri gönderiyor. Aile evindeki "iyi" şeyler bile bir süre sonra batmaya ve sıkmaya başlar; çünkü insan psikolojisi kendi adına karar alınsa bile o kararı kendi aldığını hissetmek ister. Ayrıca insanlar bölgeci sürü hayvanlarıdır, bu nedenle sığıntı olduğunuz evden bir an önce kaçıp kendi bölgenizi bulmak için içgüdüleriniz çığlık atar. Galiba bunu daha önce de demiştim ama modern insanın en büyük problemi "modern" olmasıdır zaten, içgüdülerimizi bastırdık çünkü medeniyet ve modernite, hatta kültürün en geleneksel yorumları bile bunu gerektiriyordu ama içgüdülerimizden kurtulamadık. İçgüdülerimiz hâlâ basit, bölgeci, kendi türüne karşı orta derecede, diğer türlere karşıysa direkt olarak agresif (burada agresiflik akvaryum terimi, biraz araştırırsanız meseleyi anlayacaksınız), omnivor (hatta hipokarnivor yani hepçiller arasından en düşük düzeyde -%30 oranında- hayvansal gıda ihtiyacı olan çeşit, diğer örnekleri arasında birçok ayı türü var) olmasına karşın süper-avcı olmayı başarmış olan bir hayvana ait; ama bilincimiz bizim üstün olduğumuz, farklı olduğumuz, dünyanın hâkimi olduğumuz, yaratıcının en sevdiği eseri olduğumuz, hatta doğrudan doğruya Tanrı olduğumuz (her insanda tanrı kompleksi vardır; az ya da çok, farkında olarak ya da olmayarak ama mutlaka vardır, tanrı kompleksi olmayan insan -eğer varsa bile- aydınlanmış bir üstinsandır) gibi iddialara sahip. İşte en büyük sorun bu zaten; insanlar arasındaki en ufak sürtüşmeler de ülkeler arasındaki savaşlar da aile evinde hayatta kalmaya çalışan insanın ailesi ne kadar iyi (en azından kendince iyi niyetli) olursa olsun nihayetinde çıldırması da bilinçaltı ile bilinç arasındaki bu savaştan, Freud'un ID ve Süperego, Jung'un ise "gölge" ve "persona" olarak adlandırdığı iki benliğin çatışmasından kaynaklanıyor (Freud'un -ve öğrencisi olan Jung'un- "ego" tanımı günlük hayatta kullandığımızdan çok farklı ve "ego"nun Latince "ben" demek olması hem Freud'un hem Jung'un egoyu tanımlamak için neden bu kelimeyi seçtiğini kolayca anlamanızı sağlıyor).

*"Her şey zehirdir, önemli olan dozudur." Bir zehre ne kadar uzun süre ve yoğun maruz kalırsanız sizi o kadar etkiler. Bak bunu dedim de aklıma zehre bağışıklık kazanmak için her gün biraz zehir içen (Dediğim gibi olay doz; yoksa modern şuruplar, haplar vs. de geleneksel/klasik anlamda zehirden başka bir şey değil zaten. "Uyku hapıyla intihar" diye bir şeyin var olma, olabilme sebebi de bu.), sonra gerçekten intihar etmek için zehir içince bu çabasının aslında işe yaradığını fark eden kral geldi. Galiba bir ihtilal gibi bir şeyde idam edilmiş bir kraldı ve Avrupalı olduğunu hatırlıyorum ama kim olduğunu hatırlamıyorum. Fazlaca bilinen bir hikayedir, yani internete yazsanız muhtemelen bulursunuz. Hah buldum, VI. Mithridates imiş.

Ha bir de çeşitli filmler izlemeye fırsatım oldu (durum raporu yazmayı özlemişim ha, "yazacak bir şey yok ki... şu Frieren'i yazayım bari" diye düşünmüştüm, şimdi klavyeyi bırakamıyorum), bazı şeyleri fark ettim. Örneğin TV Tropes'ta "Silly rabbit" ile başlayan başlıklar var, ben bu başlıklardaki göndermeyi düşünüp duruyordum; meğer "trope namer" Kill Bill'miş. Gönderme, parodi vs. yapıla yapıla suyu çıkarılmış, herkesin bir şekilde bildiği bazı şeylerin kökenlerini de bunca film izleyince bulmayı başardım. Çok acayip lan... Bu arada bütün bu filmleri izlemek için bu yaşıma kadar beklediğime hem memnunum hem de üzgünüm. Memnunum çünkü filmlerin olayını, arka planını, alt yapısındaki temel düşünceyi vs. bu filmleri lisede -ya da daha önce- izlesem büyük oranda gözden kaçırabilirdim (Ayrıca TV Tropes'ta çok fazla vakit geçirince insan izlediği, okuduğu her şeyde bildiği izlekleri hemen fark ediyor, bu bazıları için hikayeden zevk almayı zorlaştırabilir ama benim daha da zevk almamı sağlıyor. Tam olarak şundan bahsediyorum bu arada.), üzgünüm çünkü bu kadar güzel -ve her sahneleri illaki bir göndermeye vs. konu olmuş- eserleri izlemek için bu kadar geç kaldım. Bütün o göndermeler ve benzeri şeyler anlayınca çok daha eğlenceli. Ha bir de özellikle üzerlerinde durmak istediğim Idiocracy ile Fight Club var. Idiocracy çok acayip bir film... çünkü önermesi inanılmaz olduğu hâlde dünya o kadar kısa sürede bir tür kırılıma girip bambaşka bir aptallığın pençesine düştü ki film ve önermesi geride kaldı. Günümüz dünyasında geleceğin aptalların hâkimiyetinde olacağını iddia eden bir film çekebilirsin ama aptallığın türünü bambaşka olarak sunmak zorunda kalırsın, bu da o aptallığı yaratanlar tarafından "cancel culture" ile hayatının mahvedilmesi anlamına gelir. Fight Club, günümüzde çekilse bu ülkede asla bu kadar popüler olamazdı. Çünkü orta sınıf diye bir şey yok, herkes ya dibe vurmuş ya tepeye çıkmış. Fight Club'ın önermesinin geçerli olabilmesi -ve dolayısıyla sevilip tutulması- için ülkede "ihtiyacı olmayan şeylere harcayabilecek kadar para kazanan ama kesinlikle zengin olmayan (yani boş yere para harcayan)" bir kesim gerek. Eskiden o kesim vardı, zaten "gelişmekte olan ülkeler"in bir özelliği de o kesimin çokluğudur ama günümüzdeki hiperenflasyon sağ olsun öyle bir kesim kalmadı. Biri bir şey alıyorsa sırf canı hemen almak istediği için değil, yarın daha da pahalanacağını bildiği için alıyor. Eskiden dışarıda yemek bir sosyal aktiviteydi, günümüzdeyse "ya hep ya hiç, ya şimdi ya da asla" için yapılıyor. Hazır film milm diyorken, ayrıca çoğu kişinin The Truman Show'un esas önermesini gözden kaçırdığını fark ettim.

[DİKKAT, "SPOILER" VAR.* BEYAZLA YAZACAĞIM, YANİ OKUMAK İÇİN "SEÇMENİZ" LAZIM.]

Hani Truman, Seaheaven'dan çıkarken yönetmen, Truman'ı kalmaya ikna etmek için "Dışarıda da yalan bir dünya var. Herkes yalan söylüyor, kendini gizliyor. Burada en azından kendin olabiliyorsun." gibi bir şeyler diyor ya, hatırladınız mı? İşte bence filmin esas önermesi, asıl alt metni orada senarist tarafından bizzat karaktere söyletiliyor. "Truman'ın hayatı sahte, yalan dolan; peki sizinki (seyircilerinki) çok mu gerçek? Herkes mutlaka bir şeyler saklamıyor mu?" Bence filmin asıl olayı bu, hatta Truman "Peki her şey mi yalandı?" diye sorunca gelen "Sen gerçektin." cevabı da bu alt metni resmen bağırıyor. Truman'ın "saklanmasına" gerek yoktu çünkü herkes onun "gerçek" olmasını istiyordu; ama gerçek hayatta hepimiz az ya da çok saklanıyoruz, aksi hâlde toplumdan dışlanırız. Kime ait olduğunu hatırlamıyorum, Türk bir yazar olması lazım, şöyle ("şuna benzer" anlamında "şöyle") bir cümle vardı: "Aklından geçen her şey bilinse herkes toplumdan dışlanırdı." Truman'ınkine benzer bir "tecrit"i kendi kendimize bizzat kendimiz, "senin iyiliğin için" yalanını -ki dünyanın en büyük yalanlarından biridir- söyleyerek uyguluyoruz; filmin esas dikkat çektiği şey de -bence- bu.

[SPOILER BİTTİ]

*Aslında ben bu "Ühü ühü spoiler yedim :(" tribini de çok fazla anlayamıyorum. Yani sonunu bilsen ne olacak ki? Asıl olay o sona nasıl ulaşıldığı. Sonunu bilsen de bilmesen de güzel bir hikaye güzel bir hikayedir. Kendimden örnek verirsem The Truman Show'un da Planet of the Apes'in de Fight Club'ın da sonunu izlemeden önce biliyordum ama bu, herhangi birinden zevk almamı engellemedi. Zaten insan sonunu bildiği için bir şeyi izlemekten/okumaktan/dinlemekten vazgeçecekse aslında hiçbir şey yapmaması, hatta yaşamaması bile gerekiyor. Neden? Çünkü her şeyin sonu zaten belli: Romantik komedilerde karakterler bir araya gelecek, korku türünde tüm karakterler ölecek (veya sadece biri kurtulacak, ki hangisinin kurtulacağı da eğer o film/kitap/her neyse korku türünün izleklerinin alayını yapısöküme uğratma niyetinde değilse üç aşağı beş yukarı belli), macera türünde kahramanlar günü/dünyayı/her neyi kurtarmaları gerekiyorsa onu kurtaracak ve hayatın sonunda da öleceksin. Zaten bu "sonunu bildiğim için zevk alamıyorum" tribi gerçek olsaydı ya hiçbir şeyi başka bir şeye uyarlamaya kalkmazlar ya da her uyarlamanın sonunu farklı farklı yaparlardı. LOTR filmleri çıktığında kitapları ezbere bilen hayranlar nasıl zevk alabildi? Çünkü güzel bir hikaye, tüketicinin onu ne kadar bildiği de dahil olmak üzere, her türlü parametreden bağımsız olarak güzel bir hikayedir de ondan.

𐰼𐰓𐰢:𐰇:𐰴𐰖𐰀𐰠𐰃 𐰼𐰓𐰢:𐰈:𐰵𐰗𐰁𐰠𐰄 ᠡᠷᠲ‍ᠡᠮ ᠥ᠃ ᠬᠠᠶᠠᠯᠢ أردم عُ. خيالى Erdem Ö. Hayalî

Delinin teki. Israrla umut etmeye çalışıyor. Gölgesini kovalamakla meşgul. Erdem Ö. Hayalî mahlasıyla kitap* yazdı, şimdi de yayınevlerinin yamyamlıkları ve doğrudan yayıncılık servislerinin onlardan da beter olması nedeniyle umarsızca bir çıkış yolu arıyor. Ha ayrıca bir şeyler daha yapıyor ama netice vermeden, meyve verince olmasa bile en azından tohum çatlayıp filiz çıkmadan bu konuda ağzını sıkı tutmak gibi bir inadı var. Tüm kitaplarını yazdığı mahlası artık bloğunda da (Evet, “blog” kelimesinin G’si yumuşar. Blokun K’si ise yumuşamaz.) kullanıyor.

*Ejderin Mührü (ALMAYIN! Benim yazdığım kitap değil bu, editörün kafasına göre yaptığı değişiklikler ve hatalarıyla dolu bir saçmalık sadece. Bu kitabın imlası, düzenlenmeden önce daha düzgündü lan? Ortadan bölünmüş cümle yoktu en azından. “Düzelteceğiz” demiştim ama artık o kadar da umutlu değilim, neden olmadığıma dair blogda “doğrudan yayıncılık” diye aratarak bilgi edinebilirsiniz. Halihazırda aldıysanız da düzeltme işini yaptıktan sonra -tabii onu da yapabilirsek- bir şeyler ayarlayacağım.)

𐰲𐰓𐰼𐰭:𐰢𐰜𐰼𐰇 ᠡᠵᠲ‍ᠡᠷᠢᠩ ᠮᠥᠭ᠍‍ᠷᠥ اژدريڭ مهرى

INFP 6w5 sp/sx 694 (6w5-9w8-4w3)* EII-Ne RLUEI EFVL melankolik-flegmatik Kaotik nötral

*Üçlü tip teorisinde kanatlar yok biliyorum ama teori devamlı değişip yenileniyor zaten.

☉♓︎   ☽♌︎   Asc♊︎   ☿♈︎♀♒︎♂♈︎♃♓︎♄♈︎♅♒︎♆♒︎♇♐︎⚷♏︎⚸♎︎☊♍︎🜊♏︎

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder