Öne Çıkan Yayın

Beni Her Yerde Bulun (BU YAZI BAŞA İLİŞTİRİLMİŞTİR)

İletişim için: semender101@gmail.com Şahsi blog: E, burası zaten. ~Gerektikçe güncellenecektir.~

22 Eylül 2023 Cuma

Yöresiz - Önsöz

𐰘𐰇𐰼𐰾𐰔 ᠶᠥᠷᠡᠰᠢᡁ يوره ؜سز YÖRESİZ

ÖNSÖZ

Şimdi, öncelikle ben bunu niye yazıyorum, neden yazıyorum? İlk sebep tabii canımın istemesi ama şu an yazdığım şey (adını vermemde sakınca olmayacaktır herhalde, özellikle de adından hikayeyi çıkarmak zor olduğu için: Bıçağın Sırtındaki Işıltı) beni biraz zorluyor. Belli bir konsepti, sıralamayı sürdürmeye çalışıyorum ve bu konuda gerçekten iyi değilim, aklıma ne o an olduğum kısım ne de ilerisi hakkında yeterince iyi fikirler geliyor. Ben de zorlamak, kendi yazın ve sanat anlayışımı "boğmak" yerine bir "kafa dağıtıcı"ya başvurmanın iyi bir fikir olduğunu düşündüm. Bir kafa dağıtıcıya başvurmamın iyi bir fikir olduğunu düşünme sebeplerimin en önemlilerinden biri şu: Yayımlanan ilk (aslında, an itibariyle tek) kitabım olan ve henüz yeniletmeyi başaramamış olsam da bana yepyeni bir dünyanın, bir tür külliyatın kapılarını açan şey Ejderin Mührü idi ve Ejderin Mührü de blogda kafa dağıtmak için başladığım (sonra da hikayeye iyice bağlanıp bölüm atmadığım gün ufak çaplı krizlere girdiğim), o zamanlardaki adı Ejderha ve Mühür olan bir netromdu (web novel). Bir başka sebep, Bıçağın Sırtındaki Işıltı'da ilerlemeye çalıştıkça aklıma çok daha farklı yerlerde çok daha farklı fikirler geliyor. Ben de kendimi kalıplara hapsetmek yerine sadece canımın istediğini yapacağım; çünkü sanatın doğasının bu olduğuna inanıyorum: "Yapmak istediklerini yap."

Ha, ayrıca Ejderin Mührü'nde başlayan ve artık kalıplaşmış hâle getirdiğim (keşke yayımlatmayı da kalıplaşmış hâle getirsem ama daha Ejderin Mührü'nün "düzeltilmiş ve yenilenmiş" versiyonu bile sadece benim aklımda ve bilgisayarımda duruyor) "yeni kelimeler sözlüğü" var; onları dipnot olarak uygulayamayacağımdan yazı dilinin kurallarını biraz esneterek parantez içine alacağım. Belki her bölümün sonuna bir "yeni kelimeler sözlüğü" koyarım, belki ilk bölümden sonra ve ona yeni bir şey ekledikten sonra birkaç tekrarla bölüm gibi yayınlarım, belki bu işten kısmen veya tamamen, şimdilik veya sonsuza dek vazgeçerim... Hayat benim için sonsuz bir belirsizlik ve bilinmezlik yığını, yazmak da öyle, zaten o yüzden Bıçağın Sırtındaki Işıltı gibi belli bir temayı ve sıralamayı takip etmeye kendimi zorladığım şeylerden bazen bir süre uzaklaşmam gerekiyor. En kötü durumda tamamen yazmaktan bir süre uzaklaşmam bile gerekebiliyor, ki Sait Faik'e benzer biçimde "delirmemek için yazdığım", yazmanın benim için Maslow hiyerarşisinin birinci kademesinde yer aldığı düşünüldüğünde bunun zaten pek bir şeye benzemeyen hayatımı iyice mahvettiğini anlayabilirsiniz. Basmakalıp "bohem sanatçı" klişesi aslında şikayetçi olmadığım, hatta fırsatım olsa tam olarak öyle yaşayacağım bir şey. Gerçi çoğu "hem gerçek hem ünlü (Ünlü sanatçıların hepsi gerçek sanatçı olmadığı gibi gerçek sanatçı olmak ünlü olmayı garantilemiyor, aksine çoğu durumda ihtimali daha da azaltıyor. Evet, ana akım düşmanıyım, nereden bildiniz?)" sanatçının öyle yaşamadığını -en azından tam olarak o kadar basmakalıp ve klişe bir hayat sürmediğini- düşünüyorum ama eğer para kazanmak gibi şeylerle uğraşmam gerekmeseydi (veya o hayat tarzıyla yürütebileceğim bir işim olsaydı -ki gerçekten öyle işler var, önemli bir kısmı bir şekilde gerçekten de sanatla alakalı olan ve toplum tarafından çoğu "iş" olarak görülmeyen işler ama toplumun düşüncelerini ve hassasiyetlerini umursamayı bırakalı çok oldu, sadece canımın istediğini yapacağım; çünkü Fi dom bir kaotik nötralım-) muhtemelen tam olarak öyle yaşardım.

Bu arada bu roman, hikaye, novella, ranobe ya da işin sonunda (yani bir netrom (web novel) olmaktan çıktıktan sonra) artık her ne olacaksa (çünkü malum, ne kadar ilerleyeceğimi, hikayenin nereye varacağını ve başka hemen hemen hiçbir şeyi tasarlamadım, tasarlasam bunu muhtemelen blogda yazmazdım; gerçi epizodik şeyler için blog benim açımdan daha iyi oluyor, Bıçağın Sırtındaki Işıltı'yı bloğa taşımayı bile düşündüm, düşünün yani) Ejderha ve Mühür gibi yarısı blogda, yarısı matbu olmayacak. Gayet de blogda tamamlamayı düşünüyorum. Matbu versiyona çevirdikten sonra belki blogdan kaldırırım, Ejderha ve Mühür'ü kaldırmama sebebim onun yarım olması ama bu tamamlanacak. "Romanlaştırma" aşamasında illaki hikayede, karakterlerde, olay sıralamasında vs. değişiklikler olacak ama bunların gerçekten iki farklı versiyona ihtiyaç duyan değişiklikler olup olmadığından hiçbir şekilde emin değilim. Neyse, onları o zaman gelince düşünürüz, özellikle de daha Ejderin Mührü'nün "yenilenmiş ve düzeltilmiş" 2. sürümünü bile yayımlatamadığımı düşünürsek bunları düşünmek için şu an erkenin de erkeni. Ha bir de eğer matbu versiyon olursa önsöze bu önsözü direkt alıntı biçiminde ekleyeceğim ama muhtemelen önüne veya arkasına "blog versiyonundaki önsöz şöyleydi" gibi bir şey ve ardına romanlaştırmayla ilgili şeylerden söz eden birkaç bir şey daha eklerim. Belki de eklemem, dediğim gibi hayatımı bulanık bir suyun içinde yaşıyorum. Buna alıştım, hep böyleydi. Benim için hayatta belirli olan tek şey belirsizlik. Evet, bu kadar kişisel bilgi yeter. Sırf bu yazıyı bloğa yazdığım için normalde bir önsözde vermeyeceğim kadar şahsi ayrıntı verdim, hatta daha da vermeye niyetliydim*. Neyse ki fark ettim de kendimi durdurdum.

*Çünkü blog benim kişisel iç dökme aracım, bir nevi "halka açık günlük" gibi kullanıyorum. Bu nedenle kişisel hayatımda verdiğimden bile fazla şahsi bilgiyi blogda ortalığa saçmaya meyilliyim; ama bu kısmı da -eğer var olursa- matbu versiyona koyacağımdan bu durum hiç de iyi değil. Önsözlerde, sonsözlerde olan ben... Onlar benim yazar kimliğim, kişiliğimin ve varlığımın sadece bir parçası; ama blogda birden fazla parçayı aynı anda, yerinin gelmesine ve canımın istemesine göre kullanıyorum, bunlardan en az kullandığım -hatta bu tür, blogda hikaye yayınlama falan işlerinin veya kitap tanıtımıdır, yayınevlerinin saçmalıklarından bahsetmektir gibi şeylerin dışında neredeyse hiç kullanmadığım- parçalarımdan biri de o, "Erdem Ö. Hayalî". Blogda ben "sadece Erdem"im (evet, Ejderin Mührü göndermesi); ama kitaplardaki önsözlerde, sonsözlerde, sözlüklerde vs. Erdem Ö. Hayalî'yim. İkisi de benim bir yanım, bir parçam; ama birbirlerinden çok farklılar. Örneğin bu "yıldızlı paragraf" bile eğer bunu blogda yayınlamayıp her zamanki gibi MS Word kullansaydım muhtemelen hiç var olmayacaktı -gerçi kağıt kalem kullansaydım muhtemelen yine olurdu.

Başka bir konu, hikayenin adı hakkında bir fikrim yok. İçeriğini biliyorum ama... "Yöresiz" konsept açısından çok uygun ve hem MS Word hem de Blogger bu kelimeyi tanısa da TDK, yerel ağızlar sözlüğü de dahil olmak üzere herhangi bir sözlükte listelemiyor -ki ben de zaten bu kelimeyi kitabın içinde evren-içi bir terim olarak kullanacağımdan, hatta MS Word ile Blogger "tamam, ben biliyorum bu kelimeyi" diyene kadar kendim uydurduğumu sandığımdan bu durum işime geliyor- ama fazla mı basit ki diye düşünüyorum... Başka bir konu, karaktere uygun olan Yüreğin Yolu falan gibi bir ad ama hem yanıltıcı (romantik dram adına benziyor ama yazmaya niyetli olduğum şeyin romantik dramla alakası yok) hem de sırf kafa dağıtmak için yazacağım bir hikaye için fazla "ağır" bir ad. "Gezgin" gibi bir şey de olabilir ama... Yöresiz iyi sanırım ya. Hoşuma gitmezse matbu versiyonda değiştiririm (blog versiyonunda, muhtemelen değiştirdiğimi belirten bir açıklama yayınlayacak ama bölüm adlarına ve etiketlere dokunmayacağım).

Diğer bölümler için

𐰼𐰓𐰢:𐰇:𐰴𐰖𐰀𐰠𐰃 𐰼𐰓𐰢:𐰈:𐰵𐰗𐰁𐰠𐰄 ᠡᠷᠲ‍ᠡᠮ ᠥ᠃ ᠬᠠᠶᠠᠯᠢ أردم عُ. خيالى Erdem Ö. Hayalî

Delinin teki. Israrla umut etmeye çalışıyor. Gölgesini kovalamakla meşgul. Erdem Ö. Hayalî mahlasıyla kitap* yazdı, şimdi de yayınevlerinin yamyamlıkları ve doğrudan yayıncılık servislerinin onlardan da beter olması nedeniyle umarsızca bir çıkış yolu arıyor. Ha ayrıca bir şeyler daha yapıyor ama netice vermeden, meyve verince olmasa bile en azından tohum çatlayıp filiz çıkmadan bu konuda ağzını sıkı tutmak gibi bir inadı var. Tüm kitaplarını yazdığı mahlası artık bloğunda da (Evet, “blog” kelimesinin G’si yumuşar. Blokun K’si ise yumuşamaz.) kullanıyor.

*Ejderin Mührü (ALMAYIN! Benim yazdığım kitap değil bu, editörün kafasına göre yaptığı değişiklikler ve hatalarıyla dolu bir saçmalık sadece. Bu kitabın imlası, düzenlenmeden önce daha düzgündü lan? Ortadan bölünmüş cümle yoktu en azından. “Düzelteceğiz” demiştim ama artık o kadar da umutlu değilim, neden olmadığıma dair blogda “doğrudan yayıncılık” diye aratarak bilgi edinebilirsiniz. Halihazırda aldıysanız da düzeltme işini yaptıktan sonra -tabii onu da yapabilirsek- bir şeyler ayarlayacağım.)

𐰲𐰓𐰼𐰭:𐰢𐰜𐰼𐰇 ᠡᠵᠲ‍ᠡᠷᠢᠩ ᠮᠥᠭ᠍‍ᠷᠥ اژدريڭ مهرى

INFP 6w5 sp/sx 694 (6w5-9w8-4w3)* EII-Ne RLUEI EFVL melankolik-flegmatik Kaotik nötral

*Üçlü tip teorisinde kanatlar yok biliyorum ama teori devamlı değişip yenileniyor zaten.

☉♓︎   ☽♌︎   Asc♊︎   ☿♈︎♀♒︎♂♈︎♃♓︎♄♈︎♅♒︎♆♒︎♇♐︎⚷♏︎⚸♎︎☊♍︎🜊♏︎

14 Eylül 2023 Perşembe

Öyle Genel Yazı (Şaşırdınız, Değil mi? Evet, "Durum Raporu" Değil. Kazandım Ulan, Ben Yendim İşte!) - İnternet, İşler, Hayat Sorgulaması Falan...

Teknoloji çok hızlı gelişip değişiyor. Yok hayır yani 25 yaşındaki benim internet hakkında nostalji yapmam normal bir durum değil. Bak mesela eskiden internet uçsuz bucaksız bir deryaydı, SEO veya kişiye yönelik içerik gibi şeyler daha icat edilmemişti. Alakasız yerlerden saçma sapan sitelere varabilirdin, bu yönüyle keşif hissini körüklerdi. Şimdi internet yankı odasına dönüştü; daha önce aramadığın bir şey aratsan bile sadece onunla bir şekilde alakalı veya daha önce hakkında aradığın, ilgilendiğin şeylere denk gelebiliyorsun. "İnternette sörf yapmak" diye bir tabir yok artık, Arif'in Manchester'a attığı golü ararken denk gelinen videolar da... Çünkü kaydırma yapa yapa, linklerde ilerleye ilerleye o kadar da alakasız şeylere denk gelemiyorsun. Tabii bir de bizim neslin ülkede "internetle birlikte büyümüş" olması da etkili. Yani şöyle: Biz küçükken Türk interneti (O ne be!) de küçüktü, Oyunlar1 vardı, Adobe Flash Player hâlâ kraldı, daha linkler kurbağa olmamıştı (ImageShack, sana da ayrı laflar hazırladım şerefsiz), bazı forumlar ve Ekşi Sözlük vardı, Hotmail vardı lan Hotmail... Facebook yokken -en azından TR'de yokken- bilgisayar kullanıp internete girmeye başladık, Face'in sosyal medya kavramını sonsuza kadar değiştirdiği süreci yaşadık... Bak bu kadar çok değişimin 25 yılda olması dünya tarihinde daha önce nadiren görüldü, onu diyorum. Algida Max 1 TL mi 50 kuruş mu neydi lan bizim zamanımızda, Algida'nın gökkuşağı diye bir dondurması vardı (gerçi hâlâ var ama adı aynı mı bilmiyorum), o 25 kuruştu. Sudan ucuz. Gerçekten ucuz, su 50 kuruş-1 TL bandında değişiyordu çünkü. Ulan ben internetten bahsediyordum, konu ekonomiye ne ara geldi? Hah neyse, ben o eski, kaotik ama özgür interneti, forum kültürünü, Grafi2000'i (Kral Şakir saçmalığıyla uğraşan "Grafi Kohen" değil, Noel Dayı gibi efsanelere imza atmış, Koca Kafalar Baba Haber Bülteni ile komedi düşmanı Kanal D'yi [önceki yazılara referans] kasıp kavurmuş gerçek Grafi2000), Oyunlar1'i falan özlüyorum ya. İnternet eskiden özgürlüktü, anonimlikti, kaos hâkimdi ama hiç aklında olmayan, varlığını bile bilmediğin şeyleri keşfetmene olanak sağlıyordu. Şimdi sadece daha önce ilgini çekmiş olan şeylerle bir alakası olan şeyler karşına çıkıyor... En kral Youtuberların Orkun Işıtmak, Ruhi Çenet ve Enes Batur olduğu, Han Kanal ekibinin daha dağılmadığı, TTO-Ahmet Aga dramasının henüz yaşanmadığı, günümüz YT'sini kasıp kavuran Noluyo Ya, CharmQuell gibi kanalların var bile olmadığı, Twitch'in icat edilmemiş olduğu zamanlar... Şimdi diyeceksin ki "Bütün bunlar nereden aklına geldi, ne oldu şimdi de bu olayı bu kadar içselleştirdin, ne bu melankoli, ne bu nostalji hissi?" İşte hayatımı düşünüp hayıflanır, bir çıkar yol bulmaya çalışırken* bir yandan internetle ilgili birtakım işler yapmayı düşündüm (tabii ki henüz uygulamaya geçmeden ayrıntı vermeyeceğim), bir yandan da "göz önünde olmak" istemediğimi... Evet bak, "halkın önüne sunulan başkişi" olmak pek benlik değil. Ben fikir adamıyım, arka planda çalışırım, işleri planlar, düzenler, ön taraftakilerle iyi anlaşıp onları yönlendirir ve projenin dümenini tutarım, kimse adımı bilmez -adımı, varlığımı, görünüşümü bilseler de projedeki yerimi anlatılmadıkça, ilgili "raporları" okumadıkça bilmezler- ama "proje" hakkındaki övdükleri şeyler çoğunlukla zihnimin eseridir. Ben böyle biri olmaya uygunum, arka plandaki "asıl adam" olmaya. Hem kişilik olarak çekingen olup hem de hayatımın bir dönemini hikikomoriden hallice geçirerek doğuştan gelen sosyofobisi katlanarak artmış biri olarak olmak istediğim şey spot ışığının altındaki yıldız değil, o yıldızı parlatan ama kimsenin varlığından haberdar olmadığı kişi. Sorun şu ki etrafımda ailem dışında kimse yok ve onların da umursaması veya benzeri şeyler için uğraşacak kadar tahammülüm yok, dolayısıyla ne yapıyorsam kendi başımayım. En azından başlangıçta. O yüzden ben de düşündüm işte, dedim ki "Hâlâ internette sörf yaparak Hintçe sitelere denk gelebildiğimiz bir internet olsaydı birileriyle tanışıp işlere girişebilir miydik?" Gerçi çekingenliğim internette de devam ediyor. Facebook'tan** kimseye mesaj falan atamıyorum (kısıt yemedim, sadece cesaretim yok), gerçi mesaj atma isteğim hep de yalnızlıktan kafayı kırıp postlarını beğendiğim (beğenmek burada "like tuşuna basmak" anlamında değil) hatunlara "Benimle evlenir misin?" falan gibi mesajlar atma isteği şeklinde tezahür ettiğinden cesaret edememem aslında daha iyi oluyor. Öyle işte ya... Yazının bir yere varmasını, tamamlanmasını falan beklediyseniz çok yanlış gelmişsiniz... Havalar soğuyor ya, onun ve Şelale Projesi'ndeki çıkmazın (o çıkmaz tabii ki bu tarih civarında önemli yer kaplıyor, yayımlatırsam zaten anlarsınız) falan da etkisi var. Bir de bir deneme yaptım, sonucu olumlu, başka bir şeyin daha sonucunu bekliyorum, ona göre kalan şeyleri halledeceğim. Arada da düşünüyorum işte böyle, ne yapayım...

*Çok güzel kısır döngü tarifim var bu arada. Hatta dur anlatayım: Şimdi benim hayatta önüme bakıp kendime bir yol çizebilmek için bu siktiğimin aile evinden ayrılıp bir süre, kalıcı olma ihtimalimin de olduğu, yani tamamen kendi krallığım olacak kendi evimde kendi başıma tefekküre ayrılmam gerekiyor... ama aile evinden ayrılabilmek için de bir şeyler yapıp kendimi kanıtlamam gerekiyor. Onun sebebi ne? Ekonomi amk ekonomi, bu ekonomide kiraya çıkmak kaç para haberin var mı? Yani ben bu kira, fatura gibi şeylerin -en azından bir kısmını- ödeyebileceğimi kanıtlamadan veya şehir dışında yüksek lisans, şehir dışında işe başlamak falan gibi gerçek bir mazeret bulmadan bu amk evinden ayrılamam. E ama o konuyu düşünüp karar vermek ve işe başlayıp akmasa da damlayacak bir şeyler yapabilmek için de bu evden ayrılmam gerekiyor ki okuduğu şeytan çağırma duasının ezan olduğunu iddia eden müezzinden (Gerçi ülkenin her yerindeki müezzinler artık böyle, neyse...) ve dram bağımlısı medyanın saçmalıklarından uzak kalabileyim, kendimi bunlardan korumaktan başka şeyler de düşünebileyim. Şelale projesinden umutluyum gerçi, o olursa düşünmek için vaktim ve bu düşünceleri eyleme dökme fırsatım olacağını varsayıyorum.

**Evet, hâlâ Feys kullanıyorum ve kapalı gruplar var oldukça bu inadımdan vazgeçmeyeceğim. Onedio ve Twitter kullanıcıları Twitter'ı "mizahın beşiği" sanmaya devam etsin, Twitter'ın iğrenç ve klasikleşmiş "normie" mizahı dışındaki mizah hep Facebook'ta bizim kapalı gruplarda milyon kere kullanıp da çöpe attığımız şeyler oluyor. Biri bulup Twitter'da gündem ediyor, o yüzden biz de şaşırıp "La biz bu konuyu konuşmuştuk, şimdi niye yeniden gündem oldu?" falan diyoruz. Biz Facebook olarak gecenin dördü beşiyiz, kara mizahın daha da karanlık noktalarına sapmanın eşiğindeyiz. Türk Facebook'u -Mark denen o kertenkelenin (Buradaki espriyi fark eden oldu mu? Olduysa aferin. Ne var kardeşim, bir espriyi anladı diye çatal bıçak takımı mı hediye edelim? Aaaa...) A diyene ihlal atmasına rağmen- yerli ve milli 4chan gibi bir şeye dönüşmüş durumda. Hayır, İnci asla muadil olmadı, özellikle "karanlık" noktalarda benzerliklere sahipti ama İnci Sözlük tamamen kendine özgüydü. Ha önce Ekşi'nin daha "azıcık daha kaotik, bir tık 'varoş'" versiyonuna dönüştü, şimdilerde de esamesi okunmuyor ama olsun... Ben Ekşi'deki Yaran İnci Sözlük Entry'leri başlığındaki girilerin yazıldığı, tam anlamıyla kaosun hâkimiyetindeki İnci'yi -ergenliğimi sikip atmış olmasına karşın- iyi anıyorum.

𐰼𐰓𐰢:𐰇:𐰴𐰖𐰀𐰠𐰃 𐰼𐰓𐰢:𐰈:𐰵𐰗𐰁𐰠𐰄 ᠡᠷᠲ‍ᠡᠮ ᠥ᠃ ᠬᠠᠶᠠᠯᠢ أردم عُ. خيالى Erdem Ö. Hayalî

Delinin teki. Israrla umut etmeye çalışıyor. Gölgesini kovalamakla meşgul. Erdem Ö. Hayalî mahlasıyla kitap* yazdı, şimdi de yayınevlerinin yamyamlıkları ve doğrudan yayıncılık servislerinin onlardan da beter olması nedeniyle umarsızca bir çıkış yolu arıyor. Ha ayrıca bir şeyler daha yapıyor ama netice vermeden, meyve verince olmasa bile en azından tohum çatlayıp filiz çıkmadan bu konuda ağzını sıkı tutmak gibi bir inadı var. Tüm kitaplarını yazdığı mahlası artık bloğunda da (Evet, “blog” kelimesinin G’si yumuşar. Blokun K’si ise yumuşamaz.) kullanıyor.

*Ejderin Mührü (ALMAYIN! Benim yazdığım kitap değil bu, editörün kafasına göre yaptığı değişiklikler ve hatalarıyla dolu bir saçmalık sadece. Bu kitabın imlası, düzenlenmeden önce daha düzgündü lan? Ortadan bölünmüş cümle yoktu en azından. “Düzelteceğiz” demiştim ama artık o kadar da umutlu değilim, neden olmadığıma dair blogda “doğrudan yayıncılık” diye aratarak bilgi edinebilirsiniz. Halihazırda aldıysanız da düzeltme işini yaptıktan sonra -tabii onu da yapabilirsek- bir şeyler ayarlayacağım.)

𐰲𐰓𐰼𐰭:𐰢𐰜𐰼𐰇 ᠡᠵᠲ‍ᠡᠷᠢᠩ ᠮᠥᠭ᠍‍ᠷᠥ اژدريڭ مهرى

INFP 6w5 sp/sx 694 (6w5-9w8-4w3)* EII-Ne RLUEI EFVL melankolik-flegmatik Kaotik nötral

*Üçlü tip teorisinde kanatlar yok biliyorum ama teori devamlı değişip yenileniyor zaten.

☉♓︎   ☽♌︎   Asc♊︎   ☿♈︎♀♒︎♂♈︎♃♓︎♄♈︎♅♒︎♆♒︎♇♐︎⚷♏︎⚸♎︎☊♍︎🜊♏︎

28 Ağustos 2023 Pazartesi

Durum Raporu: Genjitsu no Yohane'nin Başkarakteri Hakkındaki Karmaşık Hislerim, Akvaryumla Sürüngen Hobisi Arasındaki Garip Korelasyon ve Bir Şeyler Daha

Genjitsu no Yohane'nin başkarakterini (yani Yohane'yi) başta sevmemiştim ama bölümler ilerledikçe karmaşık hisler içindeyim. Hatun benim ideal hâlimin kız versiyonuna o kadar çok benziyor ki (ve ayrıca hiç de sevmediğim, ideal versiyonumda aslında asla olamayacak olan ama önemli bir kısmı kişiliğimin önemli parçaları olduğundan onları çıkarınca geriye benim ideal versiyonum değil sadece bir "ideal insan" kalacak çoğu özelliğimi de bire bir taşıyor) hem acıyorum hem seviyorum hem de gıcık oluyorum. Yumemiru Danshi wa Genjitsushugisha'nın 5. bölümündeyim ve bırakıp bırakmamakta çok kararsızım. Konu falan güzel ama Yesterday wo Uttaite'yi sırf o geri zekalı karaktere (adını bile hatırlamıyorum aq) dayanamadığımdan yarım bıraktım, bu anime de beni tsunderelerden nefret etme noktasına getirecek. Mashiroiro Symphony'nin kırmızı saçlı tsunderesi bana tsundereleri sevdiren karakterdi, bu Aichi mi ne denen geri zekalı turuncu kafa tsunderelerden nefret etme noktasına getirecek beni. Saç renklerini neden belirttim? Çünkü tsundere dediğin kızıl olur arkadaş (ve gördüğünüz gibi bahsettiğim iki karakter de kızıl), kızıl tsundere saç rengidir. Devam edersem "Ulan, 6. bölüme kadar izledim zaten... Bu muhtemelen 12, değilse de 24 bölüm olacak. Kısa saçlı kız (mal tsunderenin arkadaşı), başkarakterin ablası, 6. bölümde gelen hatun -ki yorumlardan da görebileceğiniz gibi herkese "Reis artık siktir et şu Natsukawa'yı, bunla ol ne güzel..." dedirtti- vs. de animeyi taşıyabilecek karakterler, MC'yi zaten anlatmaya bile gerek yok, görüyorsunuz..." biçiminde bir düşünce sürecinin sonucu olacak, "esas kız"ı olabildiğince görmezden gelmeye çalışarak devam edeceğim. Hâlâ animeyi siktir etme ihtimalim de var tabii. C Danchi çevrilmeye başlanmış. Niye "başlanmış" diyorum? Çünkü 2022'de çıkmış. Şimdi, genel olarak "korku animesi iyi olmaz" diye bir kural vardır. Gerçekten de korku animelerinin çok büyük bölümü kötüdür, ayrıca Ring gibi dünyanın en meşhur korku filmlerinin birinin orijinalini yapmış bir milletin bu basiretsizliği de beni hep şaşırtmıştır. Hah neyse, yine de son zamanlarda çıkan -zaten beceremediklerini bildiklerinden pek sık çıkarmıyorlar- korku animeleri genellikle güzel oluyor, bu da güzel. Bu arada asıl psikopat Kimi-chan'mış gibime geliyor ama... Hadi hayırlısı. Bir de "staja gelen yabancılar" Müslüman mıymış la, namaz kılmak gibi bir şey yapıyorlardı wklmdwşesdef. Nanatsu no Maken bilmem ne 6. bölümde ne hâle geldi lan, vay amk. Acayip oldu lan, bakın bunca yıldır anime izleyen biri olarak tavsiye veriyorum: Bu animeyi saldıysanız geri başlayın, 6. bölüm de hoşunuza gitmezse geri salarsınız ama oraya kadar dayanın. Bu arada Suki na Kanojo Megane, Takagi-san, Kubo-san gibi animelerde/mangalarda çok sinir olduğum bir şey var: İş "itiraf" bölümüne gelene kadar bokunun çıkması. Halbuki gayet açılıp sevgili olduktan sonra da aynı maskaralıklara devam edebilirler, biz de gayet ağzımızın suyu aka aka izleriz/okuruz. Bunun için kanıtım da var hatta: Nishikata ile (eski soyadı) Takagi'nin evlilik hayatını anlatan (Moto) Takagi-san (evet, "moto"nun etrafındaki parantezler resmî olarak adın parçası), gayet de orijinali kadar popüler bir manga (hatta ben Moto'yu orijinal Takagi-san'dan daha çok seviyorum), benzer türde mangalardan/animelerden Shikimori-san karakterler sevgiliyken başlıyor ve bu türü seven herkes gayet onu da sevip izledi, sonra isekaivari olduğu için (ama -çoğunlukla öyle tanımlansa da- isekai değil) pek popüler olmasa da Shin no Nakama var... Yani şunu diyorum: Gayet birbirlerine açılıp sevgili olduktan sonra da aynı maskaralıklara devam edebilirler, biz de gayet okuyup izleriz; ama ısrarla ikiliyi "arkadaşlığın bir üstü, sevgililiğin bir altı" seviyesinde tutuyorlar*. Bir yerden sonra sinir bozucu ve hatta yorucu oluyor, oysaki bu animelerin bütün olayı hayat zaten sinir bozucu ve yorucu olduğu için insana biraz nefes aldırmak (Rahatlatmak değil. O türe iyashikei deniyor ve CGDCT ve benzerlerini -mesela Danshi Koukousei no Nichijou- kapsıyor. Gerçi "teasing master" türü -ki Suki na Kanojo Megane bilmem-ne asla bir "teasing master" animesi değil- de aynı "reverse harem" gibi "fanspeak"in bir parçası, resmî bir tür değil.).

*Bu türe dahil olan Soredemo Ayumu farklı ama; onda bütün olay itirafta. Onu gerçekten gittiği yere kadar uzatmaları lazım. Bu tür bir manganın yapmaması gereken tek şeyi yaparak bir aşk rakibi de çıkardılar zaten, tam oldu. Hayır işin ilginç yanı o karakteri esas kızdan daha fazla seviyorum ama özellikle esas ikili -ve beta çifti- yerine ona odaklanılması çok sinir bozucu oluyor. Rin'e odaklanılacağına Maki'ye odaklanılsa çok daha memnun olurdum açıkçası (manganın en sevdiğim iki karakterinden biri -diğeri Sakurako- olup animesinde de en sevdiğim seiyuulardan biri -aslında kendimi "hayranı" olarak tanımlayabileceğim tek seiyuu, en azından seiyuuluğu bırakmamış olan tek- tarafından seslendirilmesinin konuyla kesinlikle hiçbir ilgisi yok).

Bu arada işin içinde olmayınca fark etmek zor ama tüm dünyada akvaristlik ve sürüngen hobisi arasında bir korelasyon var. Özellikle Türkiye'deki sürüngen hobicilerinin çoğu yola akvaryumdan çıkıyor, ha hem Türkiye'de hem dünya çapında tam tersi de oluyor ama sürüngen hobicisi konunun bir yerinde illaki akvaryuma bulaşıyor. İlginçtir, aksolotl başta olmak üzere amfibileri ve su kaplumbağası gibi amfibik sürüngenleri saymazsak akvaryumdan yola çıkıp sürüngene hiç bulaşmayıp akvaryumda kalan tonla kişi var. Korelasyon tek taraflı yani. Peki bunun sebebi ne? Kısmen hem balıkların hem sürüngenlerin/eklembacaklıların "evcil hayvan" deyince henüz toplumca (en azından Türkiye'de) tam olarak kabul edilmemiş olması, kısmen her üç canlının da soğukkanlı canlılar olması, ki toplumca evcil hayvan olarak kabullenilememelerinin en büyük sebeplerinden biri bu, kısmen tüm dünyada yasal olarak "evcil hayvan" tanımının bu canlıları kapsamaması (balıklar, sürüngenler, omurgasızlar yasada "evcil hayvan" değil "süs ve hobi hayvanı" olarak geçiyor ve bu tüm dünyada böyle), kısmen akvaryum markalarının teraryum ürünleri de üretmesi (mesela Sera'nın sürüngen/teraryum rehberi olmasa ben muhtemelen sürüngen işine bulaşmayacaktım, gerçi yılanlar başta olmak üzere sürüngenleri hep sevmişimdir ama beslemek ve besleme bilgisine sahip olmak bambaşka bir şey), kısmen "sürüngen hobisi" ve "akvaryum hobisi" arasındaki sınırların biraz bulanık olması*... ama işte bunların hepsi yan sebepler. Bir "asıl sebep" arıyorum ama yok, varsa da ben bulamıyorum. Hep yan sebepler var.

*Örneğin omurgasızlar -biyolojik açıdan sürüngen olmasalar da- sürüngen hobisine dahildir ama karidesler, kerevitler, Afrika dev salyangozu dışındaki neredeyse tüm evcilleştirilmiş salyangoz türleri, yengeçler (üstelik kara yengeçleri de dahil) akvaryum hobisine dahildir. Sonra doğaları gereği -her ne kadar biyolojik açıdan sürüngen olmasalar da- hem sürüngen hobisine hem de akvaryum hobisine dahil olmak zorunda kalan kurbağalar (karakurbağaları, ağaç kurbağaları ve zehirli ok kurbağaları hariç), semenderler (özellikle -istisnalar veya özellikle uğraşılması haricinde- metamorfoz geçirmeyip bütün ömrünü suda geçiren aksolotllar...), su kaplumbağaları, yumuşak kabuklu kaplumbağalar, hatta genelde yarı-sucul canlılar oldukları görmezden gelinip akvaryum konusunda hiç akla gelmeyen timsahlar falan var. Ya da örneğin bir paludaryum kurup sulak kısmında endler, karasal kısmında zehirli ok kurbağası** koyabilirsin ve paludaryumlar amasız, fakatsız, herhangi bir şaibe veya karanlıkta kalan kısım olmadan akvaryum hobisine dahildir; ama zehirli ok kurbağaları da aynı şekilde amasız, fakatsız, herhangi bir şaibe veya karanlıkta kalan kısım olmadan sürüngen hobisine dahildir (Çünkü aslında kara canlılarıdır. İribaşlarını yapraklarda biriken su damlalarına bırakan canlılar lan bunlar, akvaryum konusundan o denli uzaklar, düşün...).

**Yasal Uyarı: Akvaryumcularda zaman zaman görebileceğiniz pençeli Afrika kurbağaları (Xenopus laevis) dışındaki her türlü kurbağa türü benim bunu yazdığım vakitlerde Türkiye'de yasaklıdır, belli kurbağa türlerinin yasallaştığını görsek bile bu güzelim canlılar muhtemelen sırf adları nedeniyle -tıpkı yılanların her türünün de muhtemelen sonsuza dek yasak kalacağı gibi- yasak olarak kalacaktır. Pençeli Afrika kurbağalarının yasak olmamasının tek sebebi de bu konudaki yasaları düzenleyenlerin muhtemelen Şafii olmasıdır. Tabii mezhepler arasındaki hüküm farklarına hâkim olmayan birinin espriyi anlamasını beklemiyorum, o yüzden önce gerçekte neden serbest olduklarını söyleyip sonra espriyi açıklayacağım: Pençeli Afrika kurbağaları -diğer kurbağaların aksine- karaya çıkmaz, bütün ömürlerini suda geçirir, bu da tıpkı aksolotllara, karideslere vs. yapıldığı gibi yasaları yapıp denetleyen kimselerin kendilerine balık olarak davranmasına sebep olur. Böylece çiptir, belgedir uğraşmadan gidip akvaryumcudan alırsınız. Balıkların yanına koyarsanız da balıklara yer falan... Espriye gelelim: Şafiilikte karides, midye vs. gibi şeylerin helal olma sebebi İmam Şafii'nin "Denizin avı helaldir (Maide 96), bunlar da denizden çıkar, dolayısıyla helaldir. Yalnız yengeç sadece denizde durmaz, karaya da çıkar, yani denizin avı değildir, o yüzden haramdır." biçiminde hüküm vermesi. Hanefi'de neden mekruh, hatta bazı yorumlarında haram? Ebu Hanife de şöyle hüküm veriyor çünkü: "Necaset pek tabii ki haramdır (Bakara 168), börtü böcek necistir, hâliyle haramdır, karides, yengeç vs. sudan çıksa da neticede börtü böcektir, dolayısıyla necistir, dolayısıyla haramdır." Espri bu yani. Hâlâ anlamayan varsa bizim denetçilerin düşünce sürecini açıklıyorum: "Balık beslemek yasaldır, pençeli Afrika kurbağası suyun dışına çıkmadığı gibi akvaryumcuda satılır, dolayısıyla pençeli Afrika kurbağası beslemek yasaldır." Hâlâ da anlamadıysanız okuduğunuzu anlama kursuna gidin veya paragraf sorusu falan çözün, ne diyeyim? Benim daha yapabileceğim bir şey yok.

Hazır bir gün önceden, gözüm de takvime ilişip bugünün 28'i olduğunu görmüşken: 30 Ağustos Zafer Bayramı'mız kutlu olsun. Bu kadarla kesmek samimiyetsiz geliyor ama bundan fazlasını söylemeye çalışırsam da batıracağım, biliyo'nuz beni, yani... Öyle işte. Bu yazının bu kadar bekleme sebebi yazacak hiçbir şeyim olmaması bu arada. Şu üstteki paragrafı da normalde Şelale Projesi'ne yazacaktım (oraya da taşıyacağım zaten), sırf yazı çıksın da hâlâ intihar etmediğimi bilin diye yazdım. İntihar düşüncesi, ironik biçimde insanın hayatta kalmasına yardımcı olabiliyor. "İşler dayanamayacağım noktaya gelirse çıkış yolum ölmek" dediğinde, seni öldürmeyecek olan şeylere biraz daha fazla dayanabiliyorsun (güçlendirirler mi meçhul tabii...). Mesela ben şu kitabı (aşağıdaki imza mı ne haltsa ona bakın) düzeltip bu konudaki ilgili projelerimi bitirdikten sonra intihar etme planına sahiptim ama bunu düzeltme fırsatını bir türlü bulamadığım gibi aklıma devamlı bu konuda yeni projeler geliyor. Acı artık katlanılmaz olduğunda da "Kitap da iş de umurumda değil, sadece sevilmek istiyorum. Hatta sevilmesem de olur, sadece âşık olabileceğim bir hatunla tanışmak istiyorum. Sonucu umurumda değil, âşık olmasam bile olur." diye ağlayıp müzik (genelde Gumi + Teoman) dinliyorum işte... Yazı çıkmama sebebi hayatımın fazlasıyla monoton (=nispeten düzenli ama sıkıcı) ve "en bürokratik" dönemlerini yaşıyor olmam bu arada (Aynı sebepten az önce bahsettiğim, "kitapla ilgili projeler"i de bir türlü ilerletemiyorum. O benim için nefes almakla, yemek yemekle aynı şey, blog işiyse sadece nefeslenmek için yaptığım bir şey. Yani benim için kitap yazmak ihtiyaç, blog yazmak hobi.). Şu "şelale projesi" tamamlanabilirse biraz daha rahatlayıp daha çok yazabileceğimi düşünüyorum. İşin ilginci doluyum, acayip doldum ama bu dolulukları yazmaya değer bulmuyorum... daha doğrusu kısmi bir yazar tıkanması yaşıyorum. Kitapta sebebini biliyorum, bölüm bölüm ve kronolojik yazmak beni zorladığı için, bir de şu an uğraştığım şeyi "yazmak için yazmak (= sanat, sanat içindir = canım istediği için yazmak)" yerine belli bir amaçla yazdığım ve bu sırada yazmam gereken bir duruma kendimi soktuğum için onun daha ilk kısımlarını bile bitiremedim ama bloğa niye patlamadığım hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Oh be, doluluğumu azıcık boşaltabildim sonuçta. Demek ki gereken buymuş.

𐰼𐰓𐰢:𐰇:𐰴𐰖𐰀𐰠𐰃 𐰼𐰓𐰢:𐰈:𐰵𐰗𐰁𐰠𐰄 ᠡᠷᠲ‍ᠡᠮ ᠥ᠃ ᠬᠠᠶᠠᠯᠢ أردم عُ. خيالى Erdem Ö. Hayalî

Delinin teki. Israrla umut etmeye çalışıyor. Gölgesini kovalamakla meşgul. Erdem Ö. Hayalî mahlasıyla kitap* yazdı, şimdi de yayınevlerinin yamyamlıkları ve doğrudan yayıncılık servislerinin onlardan da beter olması nedeniyle umarsızca bir çıkış yolu arıyor. Tüm kitaplarını yazdığı mahlası artık bloğunda da (Evet, “blog” kelimesinin G’si yumuşar. Blokun K’si ise yumuşamaz.) kullanıyor.

*Ejderin Mührü (ALMAYIN! Benim yazdığım kitap değil bu, editörün kafasına göre yaptığı değişiklikler ve hatalarıyla dolu bir saçmalık sadece. Bu kitabın imlası, düzenlenmeden önce daha düzgündü lan? Ortadan bölünmüş cümle yoktu en azından. “Düzelteceğiz” demiştim ama artık o kadar da umutlu değilim, neden olmadığıma dair blogda “doğrudan yayıncılık” diye aratarak bilgi edinebilirsiniz. Halihazırda aldıysanız da düzeltme işini yaptıktan sonra -tabii onu da yapabilirsek- bir şeyler ayarlayacağım.)

𐰲𐰓𐰼𐰭:𐰢𐰜𐰼𐰇 ᠡᠵᠲ‍ᠡᠷᠢᠩ ᠮᠥᠭ᠍‍ᠷᠥ اژدريڭ مهرى

INFP 6w5 sp/sx 694 (6w5-9w8-4w3)* EII-Ne RLUEI EFVL melankolik-flegmatik Kaotik nötral

*Üçlü tip teorisinde kanatlar yok biliyorum ama teori devamlı değişip yenileniyor zaten.

☉♓︎   ☽♌︎   Asc♊︎   ☿♈︎♀♒︎♂♈︎♃♓︎♄♈︎♅♒︎♆♒︎♇♐︎⚷♏︎⚸♎︎☊♍︎🜊♏︎

1 Ağustos 2023 Salı

Durum Raporu: Kanal D'nin Yediği Diziler, Akvaryumun Doğasındaki Maymun İştahlılık ve Anime

Aklıma "Kanal D'nin yediği diziler" diye bir liste yapmak geldi. Neden? Çünkü Arka Sokaklar'ın hâlâ devam ettiği kanalda bu diziler "reytingsizlik" gerekçesiyle (veya başka gerekçelerle) kaldırıldı. "E, izlenmemiş işte? Kanal D'nin suçu ne?" Çünkü bu geri zekalılar bu dizilerin bazısının başladığını bile kimseye haber vermediler (örnek: Üsküdar'a Giderken), bazısını yayın zamanıyla kafalarına göre oynayıp (üstelik bunu olabilecek en ters şekillerde, örneğin normalde öğlen yayınlanan diziyi gece yarısına koyarak falan, yapıp ve tabii ki yine kimseye haber vermeyip) batırdılar, hele biri var ki dünyanın en geri zekalı "TV dizisini internet dizisine çevirme süreci"ni doğal olarak atlatamayıp öldü (Hangi diziden bahsediyorum? Tabii ki "Ulan İstanbul".), o süreci atlatabilen dizi olamazdı zaten, ona dizi değil anca "hamam böceği" denilebilirdi ve bir de bu tür sorunlar olmadığı hâlde saçma sapan değişikliklerle içinden geçirilerek batırılan var (Şekil 1-A: Geniş Aile)... Bu listenin geneli komedi ağırlıklı olduğu için Kanal D'nin komedi düşmanı olduğunu düşünmeye başladım; ülkenin en sağlam -ve dizilerin hâlâ aklını, az da olsa, kullanabilen senaristlerce yazıldığı zamanlara ait- dram dizilerinden birkaçının da bu kanalda yayınlandığını düşününce bunu "Kanal D neden komedi düşmanı?" sorusunun cevabı olarak belliyorum.

Bak, daha önce akvaryum hobisini ısrarla sürdürme (Sürdürmeye çalışma diyelim... Gerçi bir yerleşik hayata geçsem ilk yapacağım şey doğru düzgün, "yan sump"lı bir bitkili akvaryum kurmak olacak.) sebebim hakkında birkaç bir şey yazmıştım (aha burada). Bunun ikincil, daha doğrusu akvaryum hobisinin zaten tanımında maymun iştahlılığının olmasıyla ilgili bir durum da akvaryumun "değişim"e açık olması olabilir. Şimdi diyelim ki ahşap boyuyorsunuz, dış sebeplerden doğaçlama yapmak zorunda kalmadıkça ahşabı aşağı yukarı planladığınız gibi boyayıp bitirir, sonra da onarımlar -ve belki ufak tefek eklemeler- dışında yaptığınız şey olduğu yerde durur, yeni bir şeye başlarsınız. Akvaristlerde de "yeni akvaryum" krizleri fenadır ama akvaryumun bitmiş işi yenileyebilmeniz gibi, başka neredeyse hiçbir hobide olmayan bir avantajı var. Örneğin başlangıçta hayvan içermeyen (tabii kendi kendilerine gelen mikrofauna ile salyangozlar hariç), sırf bitkiden oluşan bir akvaryum kurdunuz. Sonrasında, canınız lepistes ve karides akvaryumu kurmak istediğinde sadece o akvaryuma lepistes ve karides koymanız yeterli. Tetra mı beslemek istediniz? Karidesleri ver, tetra koy (çoğu türde karidesleri çıkarmaya bile gerek yok). Bu şekilde yapboz gibi "sadece bitki akvaryumu" olarak başladığınız bir şeyi içinde Afrika kalın kuyruklu keleri (Hemitheconyx caudicinctus) ve beta beslediğiniz bir paludaryuma çevirebilirsiniz, sonra onu daha farklı şeylere de dönüştürebilirsiniz. Bazı türler veya konseptler için geçişler ya direkt akvaryumu bozmayı ya da direkt yeni akvaryum kurmayı gerektiriyor doğru, akvaristlerin genelde o şekilde yapmalarını gerektirecek "yeni heveslere" meylettiği de doğru ama burada olasılıklardan bahsediyorum. Bu arada neden onca tür, örneğin leopar gekolar veya bukalemunlar vs. dururken kalın kuyruklu keler örneğini verdim? 1. Tropik canlılar (Doğal yaşam alanları, çöl hayvanı olan leopar gekoların aksine, yağmur ormanları. Evet, Afrika'da yağmur ormanı var, Kongo tetralar da oradan geliyor mesela.), 2. yasallar (Şu anın Türkiye'sinde yasal olan pek az sürüngen var, gerçi sayıları giderek artıyor, çalışmalar umut verici ama bu çalışmalar daha ziyade "şirket" çalışmaları olduğundan her an sürüngenlerin yasallığı tekrar sallantıya düşebilir. Hah neyse, leopar gekolar, herhangi bir bukalemun türü vs. yasal değilken H. caudicintus yasal, bu yüzden.)

Jidou Hanbaiki ni Umarekawatta Ore wa Meikyuu wo Samayou (yani otomat olarak isekai olan adam) çok eğlenceli lan. Ben bildiğin düşük profilli, sonra adını görünce izleyip izlemediğimi bile hatırlayamayacağım "düşük" serilerden birini bekliyordum ama Mushoku'dan iyi isekai (bu arada ironi yapmıyorum, gerçekten öyle). Ha öyle olsaydı da izleyecektim tabii, isekai SoL komedi bağımlısıyım oğlum ben, bir bana bir isekai'ı yarım bıraktırabilecek -veya hiç izletmeyecek- çok az şey var. Onun dışında Seija Musou: Salaryman, Isekai de Ikinokoru Tame ni Ayumu Michi var. Bu bildiğin az önce bahsettiğim düşük isekailardan. Tabii ki bu izleyip hunharca gülmeme engel değil. Ha bir de dandikliğine uygun olarak "aynı yüz sendromu"ndan muzdarip. Çekici olması gereken tavşan kızın yüzüyle bizim başkarakterin yüzü bile aynı olunca karakteri sunulduğu şekilde "çekici" olarak görmek için inançsızlığın istekli askıya alınmasını bozacak kadar çabalamak gerekiyor, o zaman da birkaç parlak noktası olsa da (ayrıca şuna bakın: Saman adamın bir noktası var) zaten dandik olan anime iyice can sıkıyor. Bir şeyin can sıkması sıkıcı olduğu anlamına gelmez bu arada. Evet, kulağa tuhaf geliyor ama sivrisinek örneğinden düşünün: Can sıkarlar ama sıkıcı değillerdir, lan kan içen bir şey sıkıcı olsa vampir miti hâlâ her türlü şekle sokulup durulur muydu? Bu da aynı. Zaten söz konusu karakterin düz insan değil de tavşan kız olması (Bu arada tam anlamıyla farklı bir ırktan ziyade tam anlamıyla azıcık yaratıksı gibi duruyor, o yüzden bu evrende insanlardan tamamen ayrı, tam bir bir yarı-insan ırkı olduğu belirtilene kadar öyle olduğunu varsayacağım.) sırf bu aynı yüz sendromunun etkilerini azaltabilmek için bence, başka hiçbir sebep yok (Yani... Herkes tavşan kızların seksi ve kedi kızların çekici olduğunu bilir.). Suki na Ko ga Megane wo Wasureta da işte Kubo-san veya Komi-san gibi animelere benzeyen bir anime. Hem sevip hem de bir mucize olmadıkça yalnız öleceğim gerçeğini yüzüme vurdukları için katlanamadığım ama sevme kısmım daha ağır bastığından genelde izlediğim sakin, rahat, öyle saçma sapan götten uydurma rakiplerle alakasız drama yapılmayan (Kimi ni Todoke'nin 2. sezonundan bu türü seven herkes nefret eder, çoğu ilk sezonun hayranı olduğu hâlde. Çünkü güzelim hikayeyi kansere çevirdiler.), işin içine harem marem sokulmayan (Komi-san burada garip bir durumda duruyor aslında... Götten rakip uydurulmadığı söylenilemez; ama bunun nasıl yapılacağı konusunda örnek olarak kullanılabilir.) SoL romantik komedilerden. Esas kız kadar görme bozukluğu olan birinin gözlüğünü unutma değil tam aksine gözündeyken gözlüğünü arama alışkanlığı olur, uyanır uyanmaz ilk yaptıkları şey gözlüklerini arayıp takmaktır ve gözleri o kadar bozuksa bunu içgüdüsel olarak yapacakları kadar uzun süredir gözlük takıyorlar demektir (Kendimden biliyorum. Gözümde gözlük olduğunu fark etmeden banyoya girmişliğim var.) ama komedi ve orijinal karakter tasarımı adına bu durumun yıkılıp tam tersi şekilde sunulmasıyla herhangi bir sorunum yok. Aslında öyle olmasa bu sadece esas kızın gözlüklü olduğu -ve muhtemelen bir iki sahne dışında bunun, haklı olarak, üstünde bile durulmayan- sıradan bir romantik komedi olur ve muhtemelen Tada-kun wa Koi wo Shinai'ın (yani bu türü seven herkesin sonuna kadar izlediği ama seven tek bir kişiyi zar zor bulabileceğiniz rezalet ötesi klişe çorbasının, "Nasıl romantik komedi yapılmaz?" dersinde örnek olarak kullanmalık o lanet animenin) düştüğü çukura düşer. Bu arada üçüncü bölümde gerçek bir "gözlük sakarlığı" kullanıp (başındaki gözlüğü aramak) başkaraktere de bunu belirttirdiler kjnedlsm. Yalnız 3. bölümdeki ve 4. bölüm fragmanındaki "yanlış anlaşılma" sahneleri azıcık sinirimi bozdu. Arada bir neyse de bu durum devamlılık sağlarsa sikerler, umurumda bile olmaz direkt bırakırım animeyi. Bu ne lan, Çocuklar Duymasın mısınız siz? Shiro Seijo to Kuro Bokushi çok iyi lan. "Gabriel Dropout romantik komedi olsaydı nasıl olurdu?" sorusunun cevabı gibi. Bunu animenin "tadı" anlamıyla söylüyorum tabii, yoksa karakterlerin de konunun da ortamın da Gabriel Dropout ile alakası yok. Aslında son zamanlarda gördüğüm en orijinal karakter tasarımlarına (hem kişilik hem de görünüş olarak en orijinal karakter tasarımlarına), temaya ve ortama* sahip. Gabriel Dropout'a en benzeyen yanı "etrafta melekler falan dolanırken nasıl herhangi bir fantastik olay göstermekten kaçınırız?" sorusuna verilen cevapmış gibi durmaları ama iki anime arasındaki cevabın "tadı" iki animenin insana hissettirdikleri arasında en farklı olan şey. Bu arada Kilise'nin "iyi" olduğunu gördüğüm ilk anime de bu, kalanların hepsinde ya dümdüz kötü ya da ahlaki açıdan fazlasıyla belirsizdi. "Fantastik Kilise"lerin bile çoğu aynı, onlar arasında bile iyi olan çok az ama dümdüz klasik Hristiyanlıktan bahsediyorsak bu, izlediğim ilk -ve muhtemelen var olan tek- örnek. İronik bir biçimde iyi olmaya en yakın olan Kannagi'deki Kilise'ydi ama ona da direkt "iyi" denemezdi, en fazla "iyimsi nötr" olarak tanımlanabilirdi. 4-nin wa Sorezore Uso wo Tsuku acayip eğlenceliymiş lan. Joshikousei no Mudazukai ve Lucky Star birleştirilip üstüne Saiki Kusuo sosu atılmış gibi ama daha iyisi.

*Tamam, sonuncuyu biraz abarttım. Sonuçta dümdüz "Belirsiz ama sanki modern çağdan hemen önce gibi bir tarihteki İngiliz kırsalı" dekoru var ama bu dekoru animelerde çok sık gördüğümüzü söyleyemezsiniz. Aslında aklıma ikisi dümdüz modern, biri de dümdüz Ortaçağ olan üç tanesi (Kin'iro Mosaic, Mahoutsukai no Yome, Nanatsu no Taizai) dışında İngiliz kırsalı dekoruna sahip anime gelmiyor bile.

𐰼𐰓𐰢:𐰇:𐰴𐰖𐰀𐰠𐰃 𐰼𐰓𐰢:𐰈:𐰵𐰗𐰁𐰠𐰄 ᠡᠷᠲ‍ᠡᠮ ᠥ᠃ ᠬᠠᠶᠠᠯᠢ أردم عُ. خيالى Erdem Ö. Hayalî

Delinin teki. Israrla umut etmeye çalışıyor. Gölgesini kovalamakla meşgul. Erdem Ö. Hayalî mahlasıyla kitap* yazdı, şimdi de yayınevlerinin yamyamlıkları ve doğrudan yayıncılık servislerinin onlardan da beter olması nedeniyle umarsızca bir çıkış yolu arıyor. Tüm kitaplarını yazdığı mahlası artık bloğunda da (Evet, “blog” kelimesinin G’si yumuşar. Blokun K’si ise yumuşamaz.) kullanıyor.

*Ejderin Mührü (ALMAYIN! Benim yazdığım kitap değil bu, editörün kafasına göre yaptığı değişiklikler ve hatalarıyla dolu bir saçmalık sadece. Bu kitabın imlası, düzenlenmeden önce daha düzgündü lan? Ortadan bölünmüş cümle yoktu en azından. “Düzelteceğiz” demiştim ama artık o kadar da umutlu değilim, neden olmadığıma dair blogda “doğrudan yayıncılık” diye aratarak bilgi edinebilirsiniz. Halihazırda aldıysanız da düzeltme işini yaptıktan sonra -tabii onu da yapabilirsek- bir şeyler ayarlayacağım.)

𐰲𐰓𐰼𐰭:𐰢𐰜𐰼𐰇 ᠡᠵᠲ‍ᠡᠷᠢᠩ ᠮᠥᠭ᠍‍ᠷᠥ اژدريڭ مهرى

INFP 6w5 sp/sx 694 (6w5-9w8-4w3)* EII-Ne RLUEI EFVL melankolik-flegmatik Kaotik nötral

*Üçlü tip teorisinde kanatlar yok biliyorum ama teori devamlı değişip yenileniyor zaten.

☉♓︎   ☽♌︎   Asc♊︎   ☿♈︎♀♒︎♂♈︎♃♓︎♄♈︎♅♒︎♆♒︎♇♐︎⚷♏︎⚸♎︎☊♍︎🜊♏︎

20 Temmuz 2023 Perşembe

Durum Raporu, Yok Değil Anime Raporu: Uchi no Kaisha no Chiisai Senpai no Hanashi, Spirit Farmer, Konum Yok Ağlaması vs. (Evet, "vs.")

Uchi no Kaisha no Chiisai Senpai no Hanashi... Ofis ortamında geçen romantik komedi SoL işte, klasik. İsekaidan sonra en sevdiğim tür (hatta isekaidan bile fazla sevdiğim tek tür) bu. Ayrıca burada da bir adet "oppai loli" ile karşı karşıyayız. Hestia'dan sonra çok arttı bunlar (Uzaki de Hestia'nın manevi torunlarından mesela). Tam da aslında adının Loli Farmer koyulması daha isabetli olacak olan Spirit Farmer'ı (manhwa bu bu arada) okurken çıkması da çok komik oldu. Spirit Farmer insanı acayip rahatlatan bir seri bu arada. "En güçlü olmaya da hareme de... Bana Hawa'yı verin mutlu mesut yaşayayım." yorumu (bu gerçekten yazılmış bir yorum bu arada) Spirit Farmer okuyucularının genel ruh hâlini yansıtıyor. En güçlü olmak ve harem manhwa ve manhua dünyasında serilerin %99'unu kapsıyor bu arada (çoğu seri ikisini birden). Hawa da tarım ruhu, "hawa" dışında bir şey diyemeyip beş yaşında çocuk formunda olan -ve başkarakterin ailesinin torunları, başkarakterinse anne babasına laf etmesine rağmen babası gibi, ha bir de başkarakterin (ilk) olası aşk ilgisi (evet, ikincisi de var ve bu bizim başkarakter farkında olmasa da ikincinin duyguları kesin) olan 35 yaşındaki "dâhi simyacı" lolinin* (Büyümeyi durduran ilaç içmiş de kendileri... Şimdi panzehir arıyor.) annesi gibi davrandığı- tarım ruhu, evet; baba-kız serilerini sevdiğimi daha önce de söylemiştim. Uchi no Kaisha no Chiisai Senpai no Hanashi'ye dönersek, klişenin suyunu çıkarmışlar. "Twist" yapmak için kullandıkları her sahneyi daha sahnenin başında tahmin ettim, alayı izlek telgrafı ve kullandıkları yöntemlerin de hepsi birer ölü tek boynuzlu at. "Kıskandım" sahnesi o kadar tahmin edilebilirdi ki kendimi gülmeye şartlandırmama rağmen gülemedim. Ha geri kalan kısımlar -her ne kadar klişe üstüne klişe koyulsa da- güldürüyor, dolayısıyla izlemeye devam edeceğim. Gerçi bütün bu klişe yumağı işini çocukluk arkadaşını bir aşk ilgisinden en uzak şey hâline getirerek kapatmışlar -ki bu anime özelinde bundan memnunum, bu tür animelerde ana çiftin arasına girme ihtimali olan kimse olmamalı (bkz. Şipimiz için öl!), zaten genelde olmaz da. Bu anime aslında Senpai ga Uza'nın "roller tersine çevrilmiş hâli" olarak da tanımlanabilir. Bu arada böyle uzatmamdan da anlayabileceğiniz gibi benim konum yok. Ne anime dışında konum var ne de bu anime dışında herhangi bir animeden bahsedebilecek durumum. Undead Girl Murder Farce var ama onun hakkında "güzel" dışında yorum yapamam, o kadar yetkin biri değilim ben. Zaten anime eleştirmeni vs. de değilim, sadece bir şeylerden şikayet edip durmak hoşuma gittiği -ve günlük hayatta etrafımda anime övebileceğim kimse olmadığı- için bu "durum raporu" kısımlarına "anime" kısmı neredeyse sabitlenmiş durumda. Ben böyle yayınlıyorum bu yazıyı ya, sikerler. Ya aslında yazacak şeyim olmamasının temel sebebi hayatımın şu an bir "fırtına öncesi sessizlik" döneminde olması. Bir şeyin sonucunu bekliyorum, ona göre kendime bir yol çizeceğim, bir yandan her işim gibi sorunlu olan askerliği halletmeye çalışıyorum***, "Şelale Projesi" bayram seyran derken malzeme yoksunluğu olsun, aile içinde çıkan bazı ekstra şeyler olsun durakladı, zaten duraklamasa da buraya değil kendi yerine yazıyorum... Yani şu an hayatım durgun ama tam olarak patladı patlayacak durgunlukta, başka bir deyişle blogda şikayet edip durmaktan daha öncelikli işlerim var.

*Loli Farmer esprisi bu karakterin gelişinden sonra çıktı zaten. Yoksa perinin loli olmaması tuhaf olurdu. Evet, seride peri de var ve başkarakter onun da babasıymış gibi davranıyor. Youtube (pardon, Metube) fenomeni olan boynuzlu tavşandan veya bizimkinin "karanlık ikizi" gibi duran ve kendisi de ruh bir loliyle anlaşma yapmış** kişiden bahsetmiyorum bile!

**Spirit Farmer evreninde ruh-sahip ilişkisi biraz karışık olduğu için "ruh bir loliye sahip" diyemiyorum çünkü tam anlamıyla bir "ruha hükmetme, ruhun efendisi olma" durumu yok; daha ziyade ruhlar kendi istedikleri kişilere bağlanıyor veya bazı şartları yerine getirerek ruh edinebiliyorsun gibi bir olay var. Gidin okuyun be o kadar merak ettiyseniz, detay verilmeyip sadece sahnelerle anlamamız beklenen (daha doğrusu çizerin hakkında tek bir cümle kurmadığı, sadece sahnelerle vs. anlattığı) şeyi ben nasıl anlatayım?

***Ben pratikte körüm bu arada. Gözlüğü çıkarınca beş santimden ötesi "bulutlar diyarı", "sisli vadi". Kaç derece olduğunu bilmediğim miyop + astigmat buna sebep oluyor. Yani özetle MSB'nin "Sen gelme ulan ayı!" dediği tayfadanım ama lanet olası bürokrasinin beni çıldırtması sonucu gidip "Alın lan beni askere!" diye şubeye yollanmam olası. Daha girişten "disko"ya atıldım fark ettiyseniz.

𐰼𐰓𐰢:𐰇:𐰴𐰖𐰀𐰠𐰃 𐰼𐰓𐰢:𐰈:𐰵𐰗𐰁𐰠𐰄 ᠡᠷᠲ‍ᠡᠮ ᠥ᠃ ᠬᠠᠶᠠᠯᠢ أردم عُ. خيالى Erdem Ö. Hayalî

Delinin teki. Israrla umut etmeye çalışıyor. Gölgesini kovalamakla meşgul. Erdem Ö. Hayalî mahlasıyla kitap* yazdı, şimdi de yayınevlerinin yamyamlıkları ve doğrudan yayıncılık servislerinin onlardan da beter olması nedeniyle umarsızca bir çıkış yolu arıyor. Tüm kitaplarını yazdığı mahlası artık bloğunda da (Evet, “blog” kelimesinin G’si yumuşar. Blokun K’si ise yumuşamaz.) kullanıyor.

*Ejderin Mührü (ALMAYIN! Benim yazdığım kitap değil bu, editörün kafasına göre yaptığı değişiklikler ve hatalarıyla dolu bir saçmalık sadece. Bu kitabın imlası, düzenlenmeden önce daha düzgündü lan? Ortadan bölünmüş cümle yoktu en azından. “Düzelteceğiz” demiştim ama artık o kadar da umutlu değilim, neden olmadığıma dair blogda “doğrudan yayıncılık” diye aratarak bilgi edinebilirsiniz. Halihazırda aldıysanız da düzeltme işini yaptıktan sonra -tabii onu da yapabilirsek- bir şeyler ayarlayacağım.)

𐰲𐰓𐰼𐰭:𐰢𐰜𐰼𐰇 ᠡᠵᠲ‍ᠡᠷᠢᠩ ᠮᠥᠭ᠍‍ᠷᠥ اژدريڭ مهرى

INFP 6w5 sp/sx 694 (6w5-9w8-4w3)* EII-Ne RLUEI EFVL melankolik-flegmatik Kaotik nötral

*Üçlü tip teorisinde kanatlar yok biliyorum ama teori devamlı değişip yenileniyor zaten.

☉♓︎   ☽♌︎   Asc♊︎   ☿♈︎♀♒︎♂♈︎♃♓︎♄♈︎♅♒︎♆♒︎♇♐︎⚷♏︎⚸♎︎☊♍︎🜊♏︎

12 Temmuz 2023 Çarşamba

Durum Raporu: İnziva (Oyun), Macaristan'ın Doğudan Geçilememesi ve Anime

Bak, İnziva diye Türk yapımı bir oyun (daha doğrusu VN) oynadım... ve harbi muhteşem. Ne kadar inanılmaz olduğunu şöyle anlatayım: Disco Elysium'a bile inceleme yazmamış olan ben, gidip Steam'da bu VN'ye inceleme yazdım.

Bu arada garip bir şey fark ettim: Doğudan gelip de Macaristan'dan batıya geçebilmiş olanlar sadece Hunlar. Romalılardan sonra Yunanları yenebilmiş tek devlet olan Osmanlılar da tarihte Türk olmayıp da Türk devletlerini yıkma becerisine* sahip tek millet olan Moğollar da Macarları aşamadı. Neden cümleye Macaristan diye başlayıp ikinci cümlede Macarlar dedim? Çünkü "Ulan burası alınamayan bir yerse Hunlar nasıl geçti?" sorusunu sorunca cevap aydınlanıyor: Hunlar oraya geldiğinde o bölge ya bomboştu (Budapeşte'yi bizzat Hunlar kurdu. Bir nehirle ikiye ayrılan bu şehrin "Buda" kısmı bile adını Attila'nın kardeşi Budin'den alıyor.) veya iki üç önemsiz Cermen kabilesinin yurduydu. Hunlarla birlikte oraya kim geldi peki? Daha sonra ayrı, hatta Avrupalı bir millet kabul edilecek kadar kendilerine sahip çıktıkları hâlde göçebe savaş becerilerini kaybetmemiş olan Macarlar. Baktığınızda Fatih'e karşı gelebilen sadece iki "grup" olduğunu görürsünüz: Hunlar tarafından bugün Macaristan denen yere yerleştirilmiş olan Macarlar ve yine Hunlar tarafından Macarlarla aynı yere yerleştirilip sonra daha doğuya -bugün Romanya olarak anılan bölgeye- ilerleyen, Macarlarla ortak ve açıkça Göktürk alfabesiyle aynı kökten gelen bir alfabe kullanan Sekeller. Ortak noktaları nedir? Hun kökleri. İşte Macarlar Hunlarla, daha doğrusu Hun toplumunun bir parçası olarak o bölgeye gelip sahiplendikten sonra kendi içlerinde savaşmaktan doğuluları yeterince tanıyamamış olan batılıları kolayca alt eden Moğolları ve Türkleri kendi tarihî geçmişlerini kullanarak, "kişi kendinden bilir işi" diye özetlenebilecek biçimde alt ettiler.

*Evet, var olan tüm Türk devletleri ya bizzat Türklerce ya da her türlü konuda Türklere en benzer ve denk tek millet olan Moğollarca yıkılmıştır. Hatta ta Asya Hun İmparatorluğu'ndan başlayıp sıradan sayabilirim ama acayip üşendim. Sadece şu örneği vereceğim: Osmanlı iki kez yıkılmıştır mesela. İlki Timur (kendisi Tatar, halkı ağırlıklı Özbek), ikincisi Türkiye (Ha yıkılması şarttı, yıkıp yenisini kurmadan düzeltmek pek de mümkün değildi; orası doğru. Nedenden, sonuçtan vs. değil olayın özünden bahsediyorum burada. Yoksa Timur'un Osmanlı'yı yıkması da gayet haklı gerekçelere dayanıyordu ama sonrasında Özbekistan'a döndüğünden tarihte İslam dünyasını birleştirmeye en çok yaklaşmış, muhtemelen Moğolca bile bilmeyen adamı bütün millet "kafir Moğol" diye biliyor.)

Oshi no Ko'dan hiç bahsetmedim... çünkü gerek yok. Zaten hak ettiği popülerliğe sahip oldu. Bir de son zamanlarda bir sürü şey kafamı meşgul ediyor, o yüzden animeleri de nispeten düzensiz takip ediyorum. O zaman bu paragrafı niye yazıyorum? Şu yüzden: Nanatsu no Maken ga Shihai suru diye bir animenin konusu bana "ilgi çekici ama acayip klişe" geldi; ama izlediğimde yanıldığımı gördüm. Evet, daha önce hiç görmediğimiz bir konu değil, hatta defalarca kez işlenmiş bir tema ve defalarca kez yazılmış, yazıla yazıla suyu çıkıp kendi klişelerini var etmiş bir ortamda geçen bir hikaye ama kesinlikle "klişe" olarak tanımlanabilecek bir anime değil. Hatta zorlasan "benzersiz" veya "öncül" bile dersin yani, o derece. Tabii ilk bölümden yorum yapmak doğru değil, üçüncü bölüm bir animenin gerçek ilk bölümü, beşinci bölüm de gerçek ikinci bölümüdür; bu ikisi animeyi rezil de eder vezir de (animatörlerin de bunun farkında olduğunu görmek için Animegataris izleyebilirsiniz) ama sonuçta "Uğraşamayacağım bu klişeyle be..." demediğim için mutluyum. Yalnız bu animenin karakterleri miko ve samuray arasındaki farkı bilmiyor. Hayır tamam, muhtemelen o evrende miko diye bir şey olması saçma olabileceğinden samurayla birleştirdin de... yani... sayın yazar, sen Japon değil misin kardeşim? Sen de mikoyla samurayı ayırt edemiyorsan kapatıp gidelim o zaman bu ranobe-manga-anime işlerini? Ha gerçi muhtemelen esas kız (ama görünür esas kız değil) olacak olan karakterimiz miko olduğu için mutluyum (Evet, mikoları seviyorum. Ne var?) ama yine de "samuray" denmesi... Gintama'yı gerçek sonuna kadar izlemiş adamım ben, bana "miko, samuray, ninja hepsi aynı" diye gelemezsiniz kardeşim. Farklı bir evren olsa da gelemezsiniz. Bu arada muhtemelen "görünür esas kız" olacak kıvırcığı kime benzettiğimi düşünürken "trol duyarı"ndan sonra nihayet buldum: Hermione Granger lan bu! Yalnız "miko görünümlü samuray" kızın hiç de beklediğim gibi bir kişiliği yok. Aslında beklediğimin tam tersi bir kişiliği var. Müdireninkine benzer ama biraz daha soğuk -ama aynı zamanda biraz daha "yumuşak"- bir kişilik bekliyordum. Gerçi iki türdeki karakterleri de sevdiğimden benim için bir sıkıntı yok. "Jitsu wa Ore, Saikyou deshita?" klasik, sıradan, standart bir komedi-SoL-isekai gibi gelmişti -ki öyle olsa da izleyecektim- ama daha opening öncesini isekai klişelerini kullanır gibi yaparak yerden yere vurarak geçirdiler asmlsşd. KonoSuba trollüğünü görüyorum bu animede, zaten en çöp isekaiları bile izliyorum (Benim de "guilty pleasure"um bu arkadaş, ne yapayım?) ama bundan bayağı zevk alacağım. İyi yanı ne, biliyor musunuz? Bu zaten komedi ve başından trol başladığı için Arifureta ile Tate no Yuusha'nın düştüğü çukura düşmesinin mümkün olmaması. Ha KonoSuba'nın yazarının ikinci serisi olan o gezegenli, robotlu şeyin düştüğü çukura düşme ihtimali var ama ona katlanabilmiştim. Tate no Yuusha ve Arifureta bozma seviyesine katlanamadığım nadir isekailardan. "Genjitsu no Yohane: Sunshine in the Mirror"un konusu acayip ilgi geçici geldi ama... Patlamaya da acayip müsait bir konu. Daha ilk iki bölümü izlemeden yazıyorum bak. Anime çok garip la. Asla beklediğim gibi değil ve giriş kısmı biraz "Bu ne lan?" havası veriyor ama... muhtemelen izleyeceğim. Yok aga, bu kesinlikle hiç değilse ilk bölümün bitirilmesi, sonra yorum yapılması gereken bir anime. Bir de arka planda gizemli bir şeyler dönüyor... Başkarakteri pek sevemedim ama animeyi bana bıraktırma becerisine sahip olacak kadar da nefret etmedim [Bu başarıyı sağlayan iki güzide karakterden biri kargalı kız Haru'nun adını unuttuğum animesindeki sinir bozucu gereksiz hatun (Dümdüz Haru'yla yap geç işte. Ne saçma sapan bir karakter koyup bir de herkesin nefret ettiğini bildiğin hâlde Haru'dan çok ona odaklanıyorsun?), ikincisi de Kanojo, Oka-bilmem-ne'nin kendisine beyin hediye etmek istediğim başkarakteri.], e konu da -özellikle arka plandaki gizemli olay ve animenin "alternatif modern Japonya" gibi bir yerde geçmesi- ilgi çekici, o yüzden muhtemelen izleyeceğim. Ha gerçi Yohane'nin "kendisinin arkadaşı olduğunu kabul etmediği arkadaşı" olan kızı (cümlelerini -zura diye bitiren hatun) sevdim ve bu tür hikayelerde bu "ikinci kız" daima ikinci kızdır. Bol bol göreceğiz belli ki ve tabii ki bundan bir şikayetim yok. O değil de ilk bölümün 12.54'üncü dakikasındayım ve bizim başkarakter kasabanın koruyucu tanrıçası gibi bir şey çıkarsa zerre şaşırmam. Aslında hikaye son sürat oraya ilerliyormuş gibi hissediyorum, tsukaiması da Lailaps'tır (Bu nasıl isim lan? İsmail Abi mi koydu köpeğin -veya artık her neyse onun- adını?). Üçüncü bölüm bu konudaki inancımı pekiştirdi bu arada. Kesin kasabanın koruyucu tanrıçası gibi bir şey bizim kız, bütün olaylar da o yüzden yaşanıyor zaten. Yumemiru Danshi wa Genjitsushugisha... Türkçede "fazla naz âşık usandırır" diye bir söz vardır ya hani? Hah işte, Japonlarda o söz olmadığından animesini yapmışlar. Yalnızlığıma galip gelebilirsem izleyeceğim ama ilk bölümde "Sikerler lan! Artık hiçbir şey umurumda değil, sadece bütün gün sevimli bir kızla* flörtleşip canımın istediği gibi yaşayacağım bir evrene ışınlanmak istiyorum." diye oturup ağladığımdan yapabilir miyim emin değilim. Anime güzel tabii, izlemezsem bu sırf kalbim kaldırmadığından olacak, yani "sorun sende değil bende" ama gerçekten öyle olanı. 2. bölümden bildiriyorum: Esas kız acayip sinir bozucu ya. Defalarca reddet, asla yüz verme (hayır bu artık tsunderelik de değil, dümdüz oçluk), sonra çocuk "Ulan kızın zaten bana bakacağı yok..." diye peşinde dolanmayı bırakınca çantaya bakıp bozuk at, konuşmaya çalış falan... Taşşak mı geçiyorsun? Anime Türkiye'de geçseydi Ekşi'deki "reddedilince hemen vazgeçen erkek" başlığını (Tam böyle miydi lan bu başlık?) bu kız açardı amk. İnanılmaz sinir bozucu ya. Daha önce bu kadar nefretle dolduğum bir romantik komedi esas kızı hiç olmamıştı. Tamam kazanamayacağını bile bile "rakip"lerden tuttuğum çok oldu ama sevmediğim, aksine "nefret" olarak tanımlanabilecek bir duygu hissettiğim ilk romantik anime esas kızı bu. Neyse ki bizim başkarakterin ablasıyla disiplin kurulu başkanı efsane karakterler (esas kızın en yakın arkadaşı da henüz girmemiş olsa da her an "hain" sınıfına girebilecek ama sevdiğim tarzda bir karakter), onlar için devam edersem ederim. Ha başkarakterin gayet iyi anlayıp sonuna kadar hak verdiğim depresif karamsarlığında boğulmazsam (yani "sorun sende değil bende" durumu) tabii. Lv1 Maou to One Room Yuusha acayip güzel -ve tanıtım yazısında yazanı okuyunca hiç beklemediğim ama o yazıya tamamen uyan (şuna bir göz atın), güzel ama batırma ihtimali de yüksek bir seri olduğunu belli eden bir bölümle başladı. Bakalım, boka sararsa salarız. "Level 1 dakedo Unique Skill de Saikyou desu"... İşte klasik komedi-isekai ya. Beni biliyo'nuz, sike sike izleyeceğim.  Bu arada animenin taglarında harem var (E, isekai bu. Olması değil olmaması haber değeri taşıyor.) ama openingden anladığım kadarıyla (Normalde openingleri izlemeyi sevmiyorum çünkü sürprizbozan içerebiliyorlar ama çeşitli kaynakların sıkıntıları nedeniyle kısmen mecbur kalıyorum.) ilk kızın (daha bölüm başlar başlamaz karşılaştığımız) epey bir kayrıldığı bir harem (Arifureta tarzı) olacak gibi. Bu arada Emily Brown nedir ya... İnternette "Amerikan ismi yapma jeneratörü" ile mi oluşturdun bu ismi, ey yazar? Yalnız ayrı ayrı durdukları sahneler neyse de yan yana durduklarında bizim MC pedoymuş gibi duruyor lan. Muhtemelen hatuna reşit -en azından o evren için reşit- bir yaş verecekler ama boy farkının suyunu çıkarmışlar (bir kıstas olarak Senpai ga Uzai Kouhai no Hanashi'nin ana çifti bile -ki bu animenin bütün olayı "aşırı boy farkı"- daha "orantılı" duruyordu). "Ryza no Atelier: Tokoyami no Joou to Himitsu no Kakurega" için... Ben aslında Atelier Ryza oyunlarını oynamaya niyetliydim ama hem Japonların serileştirmenin suyunu çıkarması (30 tane mi ne Atelier Ryza oyunu var lan, oha. Steam'de olmayanları da ekle?) hem de kur (en ucuzu 120 TL mi ne, o da indirimli hâli ha) sağ olsun onu erteleyebildiğim kadar erteledim. Yalnız animedeki simya mekaniğini "sorgulama hacı" biçiminde özetlenebilecek mobil oyun mantığı yapmaları (Suyu kazana dökmek yerine direkt şişeyle beraber atmak ve elde ettiğimiz ürünü kazandan şişeye doldurmak yerine direkt elimize şişeyle gelmesi. Bunlar gerçekten animeden sahneler bu arada.) hakkında ne düşüneceğimi bilemiyorum. Şimdilik "oyun" havasını koruması için yapılmış bir hamle olarak görüp bu konuda çok da kafa yormayacağım sanırım. Jidou Hanbaiki ni Umarekawatta Ore wa Meikyuu wo Samayou, yani bizim "otomat olarak reenkarne olan eleman" da bayağı eğlenceli lan. Aga isekai misekai işte, biliyo'nuz beni. Dark Gathering korku animesi diye geçiyor... ve yıllardır anime izleyen biri olarak Japonların korku -en azından korku animesi- yapamadığını (Halbuki şehir efsaneleri dolu ama...) rahatlıkla iddia edebilirim. Öte yandan korku-komedi işinde ustalar. Bu anime sadece "korku" olarak geçiyor ama eğer "ilk bölüm rehaveti" gibi bir duruma sahip değilse kesinlikle korku-komedi. Yine de iyi ilerliyor, bakalım. Ayrıca bu animede tekrar anladık ki çocukluk arkadaşları kesinlikle en iyisi. Yalnız başkarakterin yancısı gibi ama bir yandan da ana karakter gibi olan kız (başkarakterin çocukluk arkadaşının kuzeni) çok iyi lan. Ya da ben de "doğaüstü takıntılı, korkmayı seven bir manyak" olduğumdan öyle gelmiş olabilir, bilemedim. "Synduality: Noir", kesinlikle bilmediğim Japonca bir adı olan türde bir anime. "O tür ne?" mi: Deca-Dence, işte efendime söyleyeyim TTGL (Başları tabii, ilk birkaç bölüm. Sonradan olaylar uçuyor.)... Bunlar tam olarak "mecha" değil, evet "mecha" olarak geçiyorlar ama aslında kendi alt türleri var (bilmesem de eminim ki Japoncada bu türün ayrıca bir adı da var) ve ben "mecha" sevmezken (Eva'yı tenzih ediyorum) bu türe bayılıyorum. Öyle yani. Tabii bunu da izleyeceğim, hiç kaçırır mıyım? O değil de bu sezon iyi tsundere yaptı. Bunda da daha 6. dakikadan "sırf farklı ekipte olduğu için elemana âşık olmasına rağmen durduk yere tsunderelik yapan kız" ile karşılaştık. Evet, böyle bir karakter arketipi var. Aynı ekipte olsa animenin türü romantik komediye kayacak ama sırf farklı ekipte olduğundan elemana âşık usandıran nazın âlâsını çekiyor. Ha bir de genelde çocukluk arkadaşı, olmadı "ekiplere ayrılmadan önce yakın arkadaş" oluyorlar. Ha her iki animeden birinde de başkaraktere -veya yancısına- âşık olduğunu bilmeyen tek kişi âşık olduğu kişi oluyor. Aklıma gelen ilk örnek FranXX'tan Ichigo, ayrıca bu karakter tipinin parodisi gibi gezinen Yunyun** da var. Bu saçma sapan karakter arketipinin Japon tarihindeki, Avrupa tarihinden beter, yer yer "Hint usulü kast sistemi"ne kayacak kadar "abartılı" ve hâlâ kurtulmayı pek de düşünmedikleri hiyerarşik sistemden kaynaklandığı kanısındayım (Japonlara da gömdük, iyi geldi). Yalnız yavrum, muhtemelen sevdiğim hatta her pahasına desteklediğim bir karakter olacaksın ama sen kazanamazsın be. Vallahi bak. Eleman YZ'ye âşık oldu bile, sana bakmaz bu saatten sonra. Bu arada bunu direkt başka evren sanmıştım ama sadece gelecek gibi. Kablolu farenin ne olduğunu unutmuşlar ama suşi hakkında açıkça "Japon usulü" tabirini kullanıyorlar. Kalıntılar malıntılar, bunlar gibi bilmedikleri bir ton şey var gibi duruyor. Aynen, dümdüz gelecek bu; muhtemelen de "yarı-ütopik görünümlü distopya". Seija Musou: Salaryman, Isekai de Ikinokoru Tame ni Ayumu Michi de klasik isekai-komedi-SoL. O değil de millet soylunun 7. oğlu olarak reenkarne oluyor, bizim eleman üstünde iki parça kıyafetle dağın bayırın ortasında ayıldı. Sonra da bir köy uydurdu, ne derlerse "Bizim köyde yoktu ondan." diyor wkanmml. Çok eğlenceli lan. "Zom 100: Zombie ni Naru made ni Shitai 100 no Koto" de Japonların bir türlü beceremediği korku animelerine karşılık seslendirmeyle aynı seviyede iyi yaptıkları korku-komedi animelerinden biri. Bu arada "adam aynı ben" başkarakterine sahip ve bunun için kanıtım da var: Blogda "zombi" diye aratın, görürsünüz. Mobilde aratma arama şeyleri var mı bilmiyorum bu arada. Ben yazdığım kısımdan okuyorum her şeyi, "dış görünüm" çok uzak bana.

*Evet, tek bir taneyle. Uzun süreli yalnızlık bazen kafamı attırıp beni harem animelerine sardırabiliyor ama hâlâ tek eşli biriyim. Eh, belli sınırları hâlâ geçmemiş olduğumu görmek güzel.

**Yazar gerçekten Yunyun'u tasarlarken böyle bir amaç gütmüşse zerre şaşırmam bu arada. Akatsuki Natsume'de var böyle trollükler. KonoSuba bile tek başına isekai türünün parodisi lan.