Öne Çıkan Yayın

Beni Her Yerde Bulun (BU YAZI BAŞA İLİŞTİRİLMİŞTİR)

İletişim için: semender101@gmail.com Şahsi blog: E, burası zaten. ~Gerektikçe güncellenecektir.~

11 Şubat 2022 Cuma

Durum Raporu: Aksolotların Popülaritesi, DDLC, İdeolojik Binalar, Az Yazmak, Koleksiyon İşleri

Bu arada Türk akvaryum-sürüngen vs. ortamlarında aksolotlar feci derecede patladı. Hep biliniyorlardı ama böyle bir popülerlikleri yoktu eskiden. Bu arada aksolotlar çok sevdiğim ama sırf götüm yemediğinden bakmaya yeltenmediğim, proje kurmadığım, "Nereden buluruz la?" diye aramadığım az sayıda su canlısından biridir ki denizanaları için proje hazırlamış insanım. Yapayalnız olmanın böyle iyi yanları da var, çok vaktin oluyor. İkinci sırayı diskus çekiyor bu arada "götüm yemediğinden bakmaya kalkışmadığım" akvaryum canlıları listesinde (ama şöyle ara verdiğim bir dönem olmasaydı muhtemelen şu an bir diskus-melek karma tankım vardı), üçüncü de Sulawesi karidesi (ters ozmosla uğraşacak imkanım olsa Selawesi karidesiyle uğraşmayıp deniz akvaryumu kurarım, içine de deve karides [Rhynchocinetes durbanensis] koyarım). Aksolotllar acayip şeker oluyor, gerçi ben her türden semenderi eskiden beri pek severim ama aksolotlar hep "nimf" formunda kalıyorlar ya, çok hoş oluyor (ha metamorfoz geçiren de var ama hem estetik hem kendi sağlığı açısından geçirmeseler daha iyi, aksolotlun olayı hep nimf kalmak zaten). Bu arada aksolotl beslemeye hiç yemiyor şu an zira uzun süredir uzağım akvaryumdur makvaryumdur işlerinden (malum nerede kalacağım, ne kadar kalacağım falan belirsiz), değil aksolotlu şu aşamada doğru düzgün kiraz karides bile bakamayacağımı düşünüyorum. Tekrar başlayınca lepistesten melekten falan başlayacağım. Japonlar da güzel ama hep aklımda her tarafından bitki fışkıran, ormandan hallice bir akvaryum var -eskiden de vardı şimdi de var, sırf bitkili, hiç hayvan olmayan akvaryum da kurabilirim ki bir fanus kurdum öyle- ama Japonbalığıdır, sazandır, koidir onlara öyle bir akvaryum hazırlamak pek de mümkün değil. Hoş ben aktif olarak akvaryumla ilgilenirken aksolotl bulmak zaten zordu, anca şansa bala veya özel olarak arayıp getirtirsen. İstanbul'da bile kırmızı karınlı dışında semender, Afrika pençelisi dışında kurbağa bulmak pek mümkün değildi. Gerçi ben aktif olarak hobiyle ilgilendiğim sıralarda şimdilerde neredeyse standart olan siyah kuhlilerden bile anca normal, çizgililerin arasına karışmışsa bulabiliyordun. Lan yeşil zebra bile yoktu memlekette, sarı renkli zebra x benekli melezi danio (tabii ki araya karışmış) satan adamın "Zebranın yeşili olmaz." dediğini bilirim. Standart tül kuyruk dışında beta yoktu neredeyse, şimdi splendes haricindeki beta türleri bile bulunabiliyor. Araya karışıp gelmiş bir B. imbelis beslemiştim gerçi yeni yeni farklı betaların bulunabilmeye başladığı dönemde. Dişi B. splendens de olabilir ama dişi olmak için fazla parlak ve renkliydi; o yüzden imbelis olduğunu varsayıyorum. Yalnız hazır bu kadar şey demişken, bu ekonomide (Aq bir de akvaryum, sürüngen vs. işlerinde neredeyse her halt ithal; yerli olan az sayıdaki ürün de ya DIY [e o zaman kendim yaparım] ya çöp. İşin kötüsü ne pahalı ne -nispeten- ucuz onu da ayırt edemiyorum artık.) nasıl yeniden başlayacağım belli değil. Domates 30 lirayken hobi mobi işlerine nasıl para yetiştireceğim? Böyle yalnız kalırsam kendim yemeyip balığa bitkiye de yedirebilirim gerçi parayı, yaparım çünkü öyle şeyler.

Youtube'da anlamsız şekilde DDLC videoları çıkmaya başladı karşıma. Ben de dedim "Lan bunun Plus'ı çıktıydı, bir bakayım..." diye ama Türkçe yama yok. Resmî çevirmenlerle ve firmayla ilgili bir sıkıntı falan varmış. Hazır yeri gelmişken, Türk anime camiası hiçbir şeyden çekmedi resmî çevirmenlerden çektiği kadar. Arkadaş zaten ranobeleri hiç çevirmiyorsunuz, manga olarak da beş altı tane seri çeviriyorsunuz (Hayır, Madoka ve Punpun'u öne sürerek kurtulamazsınız. Ayrıca Madoka ve Punpun neden ranobe çevirmemekte ısrar ettiğinizi açıklamıyor.) onların da alayı onuncu, on beşinci ciltte kalmış. Bir Death Note ile Ansatsu tam benim bildiğim. E tamam onlar bitmiş seriler, Naruto da bitmiş seri? O niye 20. mi ne öyle saçma bir ciltte takılı kaldı o zaman? Bu arada ranobeleri İngilizce olarak okuyabilirim, furiganaları tam olarak bulsam -galiba onun için direkt ciltli olarak almaktan başka çarem yok- Japonca da okurum ama hiç beynimi yoramam yabancı dildeki bir kitabı anlamaya çalışmakla. Ben şu sikik hayattan kaçmak için okuyorum ne okuyorsam, beynimi kullanmak istesem İngilizce makale okurum, niye eğlenmek için okuduğum şeyi anlamaya çalışmakla kafamı yorayım? Fansubların gözünü seveyim ya. Param olsa sırf bunlara inat mangaları internetten okur, Japonya'dan Japonca olarak kutulu cilt (koleksiyon stayla) getirtirim. Oyun kısmına dönersek: DDLC dediğin yamasız çekilmez arkadaş, İngilizce olarak Plus'ı oynayacağıma gider beşinci kez orijinal oyunu oynarım. Hem bedava. Bu arada anime kültürü Death Note'tan ibaret birinin DDLC oynamasını izlemek azıcık eziyet oluyormuş, onu fark ettim. Standart SoL harem sahneleri ve replikleri -ve tabii bunlara yapılan göndermeler- hakkında "Böyle bir şey mi demişti şimdi?" diye her seferinde konuşma kaydına bakmak falan... Hele Natsuki'nin konusuna hiç girmiyorum. "Lan Allah aşkına biri şuna iki üç tane tsundere içeren SoL izletsin..." diyesim geliyor. Ha Türk anime camiası içinde de var "Tsundere istemezük!" tipleri ama tsunderenin ne olduğunu bildikleri için istemiyorlar, farklı yorumlayıp değil. Bu arada başkarakter (DDLC'nin başkarakterini diyorum) de biraz gıcıkmış. "Benim artık SoL'lar ilgimi çekmiyor..." falan. Anime tarzı SoL'dan "shounen"e, "seinen"e kayan insan olmaz arkadaşım; ya tam tersi olur ya da kişi aynı zevkte kalır. Ha SoL sevmediği halde ısrarla SoL izleyip sonra altına "Hani aksiyon?" yazan tipler gibi bir karakterse bilemeyeceğim. Aksiyon tagı olmayan animeden neden aksiyon istiyorsunuz aq, manyak mısınız? Kebapçıya gidip "Bana suşi getir!" diyor musunuz siz? Aynı şey. Neyse, sinirlendim yine. Bu arada ileride ne olacağını bilerek DDLC izlemek de ayrı bir kanser, karakterlerin gelmişi geçmişi (öhöm...) gözümün önünden geçtiği için ana odaklanamıyorum. Oysa aynısı yine beş altı kez bitirdiğim Papers Please! videolarını izlerken olmuyor. Ya da DDLC'yi anime kültürüne hâkim birinden izlesem daha iyi olacak, o da olabilir bak. Komik gerçi, DDLC gibi bir oyunun videosunu izlerken bu kadar eğlenebileceğimi hiç bilmiyordum. Oyunu bilen veya anime kültürüne az da olsa hâkim birinden izlesem bu kadar eğlenmezdim muhtemelen. Biraz da gülerken ileride yaşanacaklar aklıma geldiğinde bir donakalıyorum zaten. Hazır anime demişken, Shikimori-san'ın animesi çıkacakmış lan... Mangasının Türkçe çevirisi (resmî hiç yok, fansub da işte) yine ebesinin şeyinde kalmış bir romantik komedi.

Binalar ve ideoloji hakkında düşünüyordum biraz. Böyle deyince de neyden bahsettiğim hakkında bir halt anlaşılmadı. Basitçe şunu düşünüyordum: "Bir binayı değiştirmek (kullanım amacını değiştirmek, yıkmak ve hatta yeniden inşa etmek) ideolojik bir olaydır." Bunu Roma'nın Hristiyanlaşma sürecinde her Pagan tapınağı kalıntısının üstüne bir kilise inşa etmesinden (Türkiye'den meşhur örnekler: Donuktaş Mabedi, Ayasofya. Bir diğer örnek: İskandinavya'daki kilise yakan "gerçek" Satanist grupların temel argümanı o kiliselerin Paganların kutsal kabul ettikleri yere inşa edilmiş olması.) veya Osmanlı'nın her fethettiği yerde en az bir kiliseyi (genelde en büyük ve en gösterişli olanı ki bu durum başlı başına konunun ideolojik olduğunu açık eder) camiye çevirmesinden (En meşhur örnek tabii ki Ayasofya.) görebilirsiniz. Ayasofya ve Osmanlı saraylarının müzeye çevrilmesi de benzer saiklere dayanır (Dini İslam olan bir sultanlıktan laik bir cumhuriyete geçişin temsili), Ayasofya ve şimdi adını hatırlamadığım, gelişimi yine kilise-cami-müze şeklinde ilerlemiş bir diğer yerin yeniden camiye çevrilmesi de. Bir tek Timur'un Yezid'in mezarını yıktırmasından çok emin değilim, tamamen gerçekten kafası attığı için o anda da karar vermiş olabilir ona (Yavuz Sultan Selim, Cengiz Han ve Emir Timur'un böyle bir özellikleri var: Kafaları attığı için o anda tamamen içten gelen hisle bir şeyler yapabiliyorlar.). Mesela yıkılmış gitmiş bir binayı tekrar inşa etmek veya uzun süredir orada olan bir yapıyı yıkmak da temelde aynı işleve hizmet eder: "Artık bizim zamanımız." Enver Hoca'nın Arnavutluk'taki (Bu ülkenin adı beni hep şaşırtıyor. Kuş mu lan bunlar? Niye Arnavutistan, Arnavutiye falan değil de Arnavutluk?) bütün Osmanlı camilerini ve Roma kiliselerini yıktırması da kendisinin anıt mezarının şu an spor salonu gibi garip bir yer olması da aynı saiklere dayalıdır. Yine Roma'nın Pagan olup Kudüs'ü elinde tuttuğu dönemde Süleyman Mabedi'ni (başka bir yer de olabilir, net hatırlamıyorum) Jüpiter (Yunan karşılığı Zeus) tapınağına çevirip içine Jupiter heykeli koydurması da ideolojiktir. Sadece binalar için değil şehirler ve şehir isimleri için bile böyle bu. Mesela Stalingard, Leningard gibi şehirler ve o şehirlerin ilintili dönem biter bitmez adının değiştirilmesi. Astana'nın (Almatı mıydı lan yoksa? Astana'ymış.) adının Nursultan olarak değiştirilmesi de. İsrail'in başkentini Tel Aviv'den Kudüs'e çevirmesi de ideolojiktir mesela. Gerçi İsrail'e sorsan "İdeoloji değil tarih." der ama konuyu tarih bağlamında ele alacaksak Türkiye Cumhuriyeti'nin Avrasya'nın yarısından fazlasında hak iddia etmesi gerekiyor, Selçuklu'dan daha geriye gitmezsen bile bir şey değişmiyor hem de; dolayısıyla ideolojik.

O değil de iyi ki popüler biri değilim ha. Gerçi şimdi anlatacağım durumun sebebi tam olarak o da olabilir. Nedir? Şudur: Stardew'de herkesle 8 kalp yapınca bir götüm başım ayrı oynamaya başladı. "Ayh herkes bana hasta..." triplerine girdim, böyle bir yavşaklaştım. Ne olacak sonum belli değil. Hazır yeri gelmişken şunu da belirteyim, Abby en iyi kız (Erkeklerden de en iyisi Sebo ama konumuz o değil şimdi. Evlenilemeyen karakterleri de dahil edersek Linus'u tek geçmemin de konuyla ilgisi yok. Onları dahil etsek de en iyi kız Abby olarak kalıyor bu arada.), ha ben kendi oyunumda Leah ile evliyim ama olaylar öyle geliştiği için bu. Abby'ye yanlışlıkla nefret ettiği bir hediye verip tamamen doğal şekillerde Leah ile yakınlaştığımdan yani. Kendiliğinden gelişen ilişki en iyisidir, sikmişim taktiği maktiği. Galiba o yüzden sevgilim yok lan zaten, neyse. Leah de 2. en iyi kız zaten.

Bu arada böyle az yazmamın üç sebebi var. Birincisi konu kalmadı (Bunu daha önce kaç kere dedim lan acaba? Bunu deyince konu ortaya çıkıyor kendiliğinden. Hayatla tuhaf bir kavgam var, sırf beni göt etmek için elinden geleni yapıyor sağ olsun.), ikincisi şu an çok garip bir durumdayım. Bir yandan olumlu gelişmeler oluyor bir yandan "Ne zaman yoluna girecek benim hayatım ulan?" diye ağlıyorum falan... Çok saçma, garip bir arada kalmışlık ve kafası karışmışlık dönemindeyim yani. Üçüncüsü ikinciyle ilişkili, gelecek hakkında "Ne bok yiyeceğim lan ben?" geçmiş hakkında da "Kafamı si..." düşünceleri peşimi bırakmıyor. Bir yandan "Ulan şu işler hallolunca (yaklaşık yarım yıl sürecek işlerim var hâlâ) öleyim de kurtulayım..." bir yandan da "Ulan şu hayatım bir yoluna girse de istediklerimin bir kısmını yapabilsem..." düşünceleri var. Arada kafayı kırıp isekailanmak istediğim ya da Tanrı'ya sipariş verdiğim de oluyor ama onlar pek uzun sürmeyen, gün içinde kısa süre geçen dönemler. Ailemin yanına geldim bu arada, İznik'te kalsam bu dönem hakkında daha mı kötü olurdu daha iyi mi ona pek karar veremedim. Kafamı kesmiştim belki İznik'te olsam. Belki de daha düzgün bir fikir ve çıkış yolu bulmuştum.

Bu arada koleksiyon işlerine bayağı ara verdim. Figür migür işine hiç başlamadım zaten*, deniz kabukları az, bıçak... Bende kaç bıçak var lan? Bir kendi dövdüğüm Enveriye kaması, bir kamp bıçağı, bir mutfak bıçağı, bir de henüz kardeşimle paylaşmadığım (bir ara "Bu benim-bu senin" olayına girişeceğim ama daha vakti var), Çanakkale hatırası, demirden, saçma (Konuya bıçakçı gözünden bakınca saçma. Yoksa fikirdir, estetiktir, üstündeki mesajdır falan güzel ama onu bir "süs" veya "manevi obje" değil bir "hançer" olarak değerlendirirsen saçma.) bir hançer... Başka yok galiba? Neyse. Bol bol ok var (bkz. aşağıdaki yıldız). Bir de birkaç tane antika falan, iki yay, bir adet de kılıç. Neden ara verdim? Gelirim yok. Bakın "Param yok." demiyorum, gelirim yok diyorum (Şu "Ne bok yiyeceğim lan ben?" konusu işte. Hayır zaten gelirim yok, ekonomi de malum... Ne halt yiyeceğim acaba hakikatten?). Gelirim olsa kendimden kısıp koleksiyona yatırabilirim gayet. Benim var çünkü öyle huylarım, karnım açken gidip ahşap oyma seti almak falan... Yaparım yani. Yalnız olmanın bazı iyi noktalarından bir diğeri de bu (Ha "Niye yalnızım ulan ben? Sikeyim böyle hayatı!" hissi bütün olumlu noktalarını köprüden aşağı atıyor, o ayrı.) işte, paran sadece senin olunca saçma sapan şeylere harcayabiliyorsun. Evli olsam eşimden belli bir bütçe isteyip gerisini ona bırakırdım muhtemelen. Onu da yine koleksiyona, akvaryuma, teraryuma** falan gömerdim aq. İflah olmam ben. Ha bu evin ihtiyaçlarıyla ilgilenmeyeceğim anlamına gelmiyor, kişisel kullanımım için bir bütçe diyorum. Zaten para hesabım falan da hiç olmadığı için ikimiz için de en iyisi öylesi olur.

*Anime figürü hastasıyım ama çok pahalı. Ben de parayı anime figürü yerine ok, yay, yemek ve bilgisayar oyununa gömmeyi tercih ediyorum çünkü daha aktif bir ilişkim var onlarla. Ulan çıktı alınıp ahşap üstüne yapıştırılmış figürler bile ateş pahası olmuş, bırak doğru düzgün figürü... Hayır bir 3D yazıcı alıp kendi figürümü kendim yapmak gibi işlere girmek gibi cins cins fikirlerim de oluşmuyor değil arada. Uzun vadede daha ucuza geliyor ama işçilik ve üşenme payını dahil ettiğimde vazgeçiyorum.

**Elraenn'in (Karınca Çiftliğim ya da Tuğkan Abi demekten daha kolay böylesi. Ha Karınca Çiftliğim veya Tuğkan Abi demek de bu açıklamayı yazmaktan daha kolay ama konumuz bu değil.) son zamanlarda taktığı biyonik (Biyonik miydi lan? "Biyo-"lu bir şey ama...) teraryumlar, teraryum konusunda net en sevdiğim fikir. Ben "doğaya özdeş akvaryum", "her tarafından bitki fışkıran akvaryum", "tam biyotop" vs. geleneğinden bir akvarist olduğumdan ve teraryum işlerine de akvaryum üzerinden sıçradığımdan (Türkiye'dekilerin çoğu öyle zaten ama tam tersi durumda olanlar da var. Bonsainin [bonzai değil bonsai] de akvaryum-teraryum işleriyle çok ilginç, böyle benzer bir bağı var Türkiye'de.) teraryum işinde de öyle "Bakımı kolay olsun diye altına peçete serelim." fikrinden ziyade "Bu hayvan doğada kumda yaşıyorsa altına kum koyalım arkadaşım." fikri hâkim oluyor. Zaten diskus beslemeye kalkmama sebeplerimden biri de bu: Diskusçular çoğunlukla bakımı kolay olsun (diskus bu, boru değil) diye akvaryuma zorunlu ekipmanlar (işte filtre, ısıtıcı vs.) ve yumurta hunisi dışında bir şey koymuyor. Ben diskus akvaryumu kursam gider bu hayvan doğada nasıl bir ortamda yaşıyor (gerçi zaten az çok biliyorum) iyice araştırıp ona göre kütüklü, bitkili bir akvaryum kurarım (Karma tanka diskus koymam ama diskus akvaryumuna onunla aynı coğrafyada yaşayan bazı ek türler -tetra metra işte- koyabilirim bu arada.).

1 yorum:

  1. Casino Bonuses, Promotions & Free Spins - Wooricasinos.info
    The 승부사 온라인 환전 best casino bonus offers from online moonpay casinos: 바카라사이트벳무브 ✓ Play for Free Casino Bonuses 바카라확률sss 포커 Free spins for Desktop & Mobile ✓ Real Money ✓ Best Bonus

    YanıtlaSil