Öne Çıkan Yayın

Beni Her Yerde Bulun (BU YAZI BAŞA İLİŞTİRİLMİŞTİR)

İletişim için: semender101@gmail.com Şahsi blog: E, burası zaten. ~Gerektikçe güncellenecektir.~

3 Ocak 2026 Cumartesi

İğrenç Hissediyorum

Cidden çok kötü hissediyorum. Bunda ülkenin hâlinin, hükümetin sırf başta kalabilmek için göz göre göre ülkeyi satmasının, sözde muhalefetin de eşitlik, solculuk falan ayağına buna çanak tutmasının ve dünyanın gittiği saçma sapan yönün de payı var hem de oldukça büyük, yaklaşık yarısını bunlar oluşturuyor. Geri kalanı... Gelecek kaygısı falan. Neredeyse otuzuma geldiğim şu günlerde aile evinde kalakalmış olmak çok canımı sıkmaya başladı. Üstüme inanılmaz bir stres biniyor. Aile evinin iyi yanları yok mu? Var... ama eğer bu bir seçimse, sen başka bir yere gidebilecekken aile evinde yaşamayı tercih ediyorsan var. Ben gidemiyorum, burada kalakaldım. Sebep? Çünkü gidebilmem için hiçbir sebebim yok. İş bulursun, taşınırsın. Paran vardır zaten... Seninle yaşamaya gönlü olan biriyle tanışırsın, onun yanına taşınırsın. Ya da ikiniz birlikte bir şekilde taşınırsınız. Tanışmak demişken, insanların nasıl tanıştığını hâlâ anlayamıyorum. Tamam, evden çıkmadığım sürece kimseyle tanışamayacağımın farkındayım; ama evden çıksam da kimseyle tanışmıyorum ki. Bugüne kadar tanıdığım, tanıştığım kimseyle rastgele bir yerde denk gelerek tanışmadım. Hepsi ya zorunlu (okul vs.) ya da yarı-zorunlu (gönüllülük işi, kurs vs.) olarak aynı ortamda bulunduğumuz ve en az bir hafta boyunca bulunmaya devam ettiğimiz kişilerdi. Sosyal ortamım var mı? Yok. Bir açıköğretim fakültesi okuyorum şu sıra ("bu niye evde duruyor böyle?" diye göze batmamak için ama bizzat kendi kendimin gözüne batınca, özünde ev kuşu olan benim gibi bir insanın bile duvarlar üstüne üstüne gelince kolay olmuyor), onun üniversite toplulukları falan bir şeyler var. Girdim baktım. Böyle bir rezalet olamaz. Bak şimdi, kitap topluluğunun açıklaması şöyle: "Kitap Topluluğu, topluluk yöneticisinin, topluluğa kayıtlı öğrencilerin de taleplerini göz önünde bulundurarak seçtiği bir kitabı her ay belirlenen saatte bir konuk uzman ve katılımcılar eşliğinde tartışması ile faaliyetlerini gerçekleştirecektir. İnternet ortamında gerçekleştirilecek etkinliğe topluluk üyeleri katılarak o ay ele alınan kitapla ilgili sormak istedikleri soruları uzman kişiye yöneltme imkânı bulabileceklerdir." E, eben. Dünyanın en özgürlükçü işi olan, olması gereken edebiyatı nasıl oldu da "uzman" (O da neyin uzmanı, nasıl uzman, kime göre neye göre uzman belli değil... Bari onu yazsaydınız. "Uzman" dediğiniz ne, edebiyat profesörü falan mı?) şovuna çevirdiniz? Sadece bu değil, kalanı da böyle. Sadece tek bir tane istediğim, olması gereken "kulüp" kafasında özgürlükçü topluluk var, o da zerrece ilgimi çekmeyen bir konuda. Edebiyat falan demişken stresimin diğer bir sebebi, amına koyduğumun geri zekalı editörü. Ejderin Mührü'nün editöründen bahsediyorum. Ömrümden günler eksildikçe "Benim bunun yenilenmiş ve düzeltilmiş hâlini bir şekilde yayımlamam lazım, benim yazdığım şeyle alakasız, rezalet bir imlaya sahip bir şeye çevrilmiş olan bir kitap (prensip olarak kitap yakmaya karşı olmasam bana gönderdikleri yüz nüshayı da yakardım) mahlasımı taşıyan tek şey olmamalı" stresi iyice üstüme biniyor. Beni ısrarla hayatta kalmaya zorlayan bu dalı bir an önce budamam gerek. H.G. Wells'in Zaman Makinesi'ni okurken alakasız çevirmen notlarına sinirlendiğim için bir süredir düşünmediğim bu nefret de tekrar geldi. O salak editörü boğazlamak, o hıyar yayınevinin (Bu arada bu tipler bana hiçbir şekilde yardımcı olmadı; gidip sitelerinde yarak kürek "şöyle şöyle yapan yayınevlerinden uzak durun" diye şeyler yazmayı biliyorlar. E ulan o yayınevi sizsiniz?) ana merkezinin camını çerçevesini indirmek istiyorum. Yok hayır bak vize gelmeden Japonya'ya gideyim desem, lan aile evinde yaşayan işsizin tekisin, nereye gidiyorsun? Hangi parayla? Bu gidişle benim cebime iki kuruş girene kadar Japonya'ya da vize gelecek. Yaşlandıkça belirsizliğe karşı daha da tahammülsüz olmaya başladım. Yarın ölmeyeceğimizin garantisinin olmadığı dünyada hayatımı saçma sapan şekilde bekleyerek geçirmek istemiyorum lan ben. Bu aile evinden bir an önce kurtulmam lazım. Niye? Aile evindeyken bekleme modundan çıkamıyorum çünkü. Bunda ailemin de "Bekle bir, bakalım hayat ne getirecek?" tavrında, kafasında insanlar olmasının etkisi var. Bekleme modundan çıkamadıkça şu Ejderin Mührü'nün yenilenmiş ve düzeltilmiş hâlini anca Kitapyurdu doğrudan yayıncılıkla yayımlayabilirim, onun da sözleşmesinde "Yalnız biz bunun istediğimiz kısmını kafamıza göre değiştiririz, haberin olsun" anlamına gelen bir madde var. Niye Ejderin Mührü'nün yenilenmişinin yayınlanmasına bu kadar taktım? Çünkü şu an hayatımda kısmen benim elimde olan tek şey o. Yayınevlerine başvuru yapabilirim; ama yapmıyorum. Diğer konular niye elimde değil? İş arasan zaten piyasanın durumu malum. Bir Youtube, Kick işine gireyim dedim, kendimden daha da tiksindim. Telegram'dan gelen dolandırıcı iş tekliflerinin ilk görevlerini "Lan bir bakayım, belli olmaz" diye yapmaya başlayacak kadar delirdiğim bir dönem oldu. Neyse ki kısa sürdü. Bunda o dönemden sonra "Sikerler lan TG'sini de şeyini de..." deyip bilgisayarda ciddi bir "temizlik" yapmamın da etkisi var tabii. Bu arada bütün o "pornonun zararları" temalı içeriklere de kafam girsin. O cinnet anında bilgisayarda ne kadar NSFW ve NSFW'ye ulaşmakta kullandığım şey varsa sildim, geri dönüşüm kutusundan da sildim, ilk bir hafta iyi hissettirdi, hatta bir süredir çıkmazda olan, kaybettiğimi düşündüğüm bir beceriyi geri kazandım... Kulağa iyi geliyor, değil mi? Ama şimdi daha da iğrenç hissediyorum. O cinnet anındaki temizliği yapmadan hemen öncekinden çok daha kötü. Çünkü o zaman kalbim de beynim de durağanlaşmıştı. Şimdi aktifler, çok aktifler. Çok aktif olduklarında da "kişisel kıyamet senaryoları"yla uğraşıyor, gelecek kaygısına kafayı takıp üç gün üç gece hiçbir şeye odaklanamadan dolanıyorum. Zaten uyumakta zorluk çeken biri olarak bu sefer hiç uyuyamıyorum. "Çünkü şu an hayatımda kısmen benim elimde olan tek şey o." kısmına dönelim çünkü bunu bu kadar uzatmayacak, hemen oraya dönecektim ama işler asla, asla, asla planladığım gibi gitmiyor. İnsan iş yapamayınca para kazanmasının da milleti dolandırmak, birinden miras kalması ve piyangoyu tutturmak dışında bir yolu yok. Sevgili desen... Etrafımda insan yok. Yok yani, bir tek akrabalar var. Hani iyice yalnızlıktan kafayı kırıp millete yazılmayı denesem bile öyle biri yok. Kuzenime mi asılayım? Anca İnsta'dan "Lan bu bana niye bu hesabı öneriyor?" diye önerdiği, influencer değil de düz insanmış gibi görünen hesaplarda falan şansımı deneyebilirim. O da %99 ihtimalle kendimden daha da tiksinmemle sonuçlanır. Eski bir tanıdığa, çoktan geçmişte bırakmam gerekmiş olan bir kıza -hiç ummadığım hâlde İnsta'sını bulunca- bir mesaj attım. Dönmedi. Ben olsam ben de dönmezdim aq. Hayır mesajı gördü de mi cevap vermedi yoksa okumadı bile mi onu da anlayamıyorum ki. Her gün o mesajı düşünüp kafayı yiyorum. Tanıdığım, bir zamanlar samimi olduğum (en azından ben samimi olduğumuzu düşünüyordum) birine mesaj atınca başıma gelen bu. Hiç tanımadığım birine nasıl İnsta'dan yürüyebilirim ki? Sadece bir fotoğrafı beğendikten sonra bir haftayı çıldırarak, yanlış anlamamasını umarak ("yanlış anlamak"tan kastımın ne olduğu konusunda da kendi kendimle tartışarak) geçiririm, kaldı ki tanışma mesajı atmak falan. Ya ben başka bir şey diyordum. Kafam çok dağınık. Bu yazı da o dağınıklığın ürünü zaten. Hah bak hatırladım, bir de akvaryum var. Normalde akvaryumun strese iyi geldiği söylenir, değil mi? Su sızdırıyor. Ya da sızdırmıyor. Emin değilim. Gözlem aşamasındayım. Hayatımdaki belirsizlikler yetmiyormuş gibi burada da gözlem aşamasındayım; ama bu gözlem aşaması beni diğerleri kadar rahatsız etmiyor. O niye? Çünkü bu, elimde olmayan şeylerin değil, tamamen kendi kararlarımın sonucu. Eğer akvaryum kurmamış olsaydım sızdırıp sızdırmayacağını görmek için gözlemlemem gerekmeyecekti. Bitkileri geri kumuna dikmekten bıkınca (Bir türlü akvaryumu "olması gerektiği şekilde" kuramıyorum ki... Bitkilerin tutunma süreci olmuyor, olamıyor. Geri kalan her şeyi kitabına uygun yapsam bile tam en kritik bir haftada, tamamen akvaryumun başında durmam gereken zamanda "Yürü kalk İstanbul'a gidiyoruz" deniyor. Aile evinde parazit gibi yaşayınca itiraz da edemiyorsun.) taşyünleriyle akvaryuma koymaya başladım. O da belli bir süre sonra suyu sarartıyor. Toxivec'le müdahale edip suyu berraklaştırmaya çalışıyorum ama pek işe yaramıyor. Bir süre gözlemleyip duruma bağlı olarak tüm bitkileri çıkarıp ayrı bir yerde tutundurmaya çalışacağım. Umarım gerek kalmaz. Ha bak yukarıda kuzen dedim ya, yaşıtım bir kuzenim var. Kız yakın zamanda evlendi, o beni çok kötü etkiledi. Hayır çünkü ilişki milişki işlerini -hem porno beynimin içinden geçip "romantik ilişki" ile "cinsel ilişki"yi aynı kategoriye almaya başladığı için hem de çevremde evlenen tek kişiler benden epey büyük kuzenlerim olduğu için- aceleye getirilecek bir şey olarak görmüyor, hâlâ zamanım olduğunu düşünüyordum. "Neye zamanın olduğunu düşünüyordun?" sorusuna bir cevabım yok. Sadece bir aciliyet, bir "Lan kaçırdık hayatı, şimdi ne bok yiyeceğiz?" hissi yoktu. Artık var. "Sevgili falan... Biriyle bir ara tanışırız herhalde ya." diye düşünüyordum (o zamanlar da birkaç kez uyumadan önce "Amına koyayım ne zaman tanışacağım lan, seksen yaşında mı? Kırkımdan sonra gelecek mutluluk da hiç gelmesin, siktirsin gitsin!" diye ağlamış olabilirim ama konu bu değil), artık bu şekilde düşünemiyorum. Niye? O bilgisayarda NSFW izlerini temizledikten sonraki bir haftada beynim çalışmaya, kalbim tekrar aşk dilenmeye başladı da ondan. Bu arada insanın kendisinin eli kız eline değmemişken yaşıt kuzeninin evlenmesi çok acayip bir duydu. En nefret ettiğim insanın bile yaşamasını istemeyeceğim bir kafa karışıklığına, geride kalma hissine neden oluyor. Bu arada bahsettiğim kuzenim hemcimsim değil, o şekilde düşünüp "Lan zaten istese birini bulamayacak kız mı var (en azından TR'de)?" şeklinde kendimi rahatlatmaya da çalıştım ama hiçbir faydası olmadı. Ben ne anlatıyorum ya? İşte bütün bunlardan, ne yazdığım hakkında en ufak bir fikrim olmayan, ne anlattığımı bilemediğim bu yazıdan da gördüğünüz gibi iğrenç hissediyorum. Kafam dağınık, darmadağınık. Hayatımdan bile daha dağınık. Bir dağ başına yerleşip avcı-toplayıcı olarak yaşama fikri gözüme gitgide daha da çekici, daha da gerçekçi bir plan gibi gözükmeye başlıyor. Tabii zihnimin çift yönlülüğü, kararsız ruhum ve doyumsuz nefsim burada da devreye girip bana "Ejderin Mührü'nün düzeltilmiş versiyonu ne olacak? Ya anime, kitap? Yazmak, çizmek, okumak, izlemek, oynamak? Hadi her şeyi geçtim, takıntılı bir insansın. Orada tuvalettir, el yıkamadır işlerini ne yapacaksın? Ya kafein bağımlılığın?" şeklinde "o işin neden olmayacağına dair" geri bildirimler verip duruyor. Onların da amına koyacağım bir gün ya hadi neyse. Özellikle o sikik doyumsuz nefis yüzünden hiçbir şey yapamıyorum zaten. Aynı anda her şeyi isteyince tek birine odaklanmak imkansızlaşıyor. Ben şu an aşk mı istiyorum, cinsellik mi istiyorum yoksa tek istediğim bâkir/sevilmemiş (hangisi acaba, ondan da haberim yok) olarak ölmemek mi onu bile bilmiyorum. Gerçi bilgisayarı "temizledikten" sonra durum biraz daha netleşti, aşk istediğime karar verdim. Gibi. Kararlarım nadiren sabit. Fazlasıyla karamsar ve aynı derecede keskin olan dünya görüşlerimin aksine. Bu arada her şeyi aynı anda isteme sebebim de hiçbir şeyimin olmaması, böyle bir kısır döngü var. Mesela şu "aşk mı cinsellik mi" ikileminden gidelim. İkisini de hayatımda görmemiş olduğumdan ikisini de istiyorum, birini yaşasam belki sadece diğerini isteyebilirdim. O da belki. Bilmiyorum ki. Hayatta hiçbir şey kesin değil. Ya da bazı şeyler kesin mi? Kafam çok dağınık ve her zamankinden daha karışık, o yüzden her zamankinden daha kararsızım. Sonucunda da her zamankinden daha çok saçmalıyorum. Bunu da bir yere bağlayacaktım ama kafam gelecek kaygısıyla, belirsizlikle o kadar dolu ki son cümleyi nereye bağlayacağımı bile hatırlamıyorum. Ya o değil de eskiden, ben 15-16 yaşlarındayken otuz yaşındakiler koca koca adamlardı. Ben niye hâlâ çocuğum? Otuz olunca birdenbire mi oraya yükseliyorsun?

Delinin teki. Aile evinde hayatta kalmaya ve daha fazla acı çekmemek için umudu öldürmeye çalışıyor. Erdem Ö. Hayalî mahlasıyla kitap* yazdı, şimdi de yayınevlerinin yamyamlıkları ve doğrudan yayıncılık servislerinin onlardan da beter olması nedeniyle umarsızca bir çıkış yolu arıyor. Sadece birini yayımlatabildiği, onun hakkında da "Yayımlatmaz olaydım!" diye düşündüğü tüm kitaplarını yazdığı mahlası artık bloğunda da kullanıyor.

*Ejderin Mührü (ALMAYIN! Benim yazdığım kitap değil bu, editörün kafasına göre yaptığı değişiklikler ve hatalarıyla dolu bir saçmalık sadece. Halihazırda aldıysanız, düzeltme işini yaptıktan sonra bir şeyler ayarlayacağım. Eposta atın.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder