Öne Çıkan Yayın

Beni Her Yerde Bulun (BU YAZI BAŞA İLİŞTİRİLMİŞTİR)

İletişim için: semender101@gmail.com Şahsi blog: E, burası zaten. ~Gerektikçe güncellenecektir.~

12 Ocak 2026 Pazartesi

Hay Sikeyim... Şu Animelerden de Bahsetmeliyim (Lan Ama... Ben Sezon Açılışı Bitti Sandım ya...)

 Önceki yazı çoktan dört okuma aldığından (Nasıl lan? Ondan önceki yazı niye onu yayınladığımda sadece 2 okuma almıştı o zaman? Millet benden anime yorumu yapmamı mı bekliyor?) bunları mecburen ayrı yazıyla ekliyorum.

Kaya-chan wa Kowakunai. Daha sezon başlamadan önce izleme listeme aldığım bir seriydi. Dark Gathering kafasındaki animeleri seviyorum. Ooo, hocada da biraz medyumluk var belli ki. "Kaya-chan"ın kötü ruhu dövdüğünü (bayağı yapıştırdı tokadı) gördü. Diğer çocuk da gördü gibi ama o kurbandı, o yüzden onun görmesi normal. O değil de anaokulu lanetlenmiş mk, her tarafından youkai fışkıran anaokulu mu olur? O çocuklar şimdiye iyi hayatta kalmış. Gerçi Kaya youkaileri dövmüyor olsa (Yumruk attı lan yumruk! Ben buna nasıl "kovmak", "defetmek" falan diyeyim?) o zaman görürdüm ben o anaokulunu. Hoş sırf Kaya ("Dünyanın en güçlü medyumu". Aynı zamanda anaokulu öğrencisi. Şey değil mi bu ya... Mob? Mob Psycho'daki Mob?) burada olduğundan da okulu canavar basmış olabilir, bilemedim. Bölüm sonu inanılmazdı lan. [İLK BÖLÜM SONU SPOILER'I] O'l'm bu kızın annesi... youkai mı? Vay anasının. Babası bunu biliyor mu peki? Çünkü babası youkai'leri göremiyor, o zaman annesiyle nasıl... Vay arkadaş. [İLK BÖLÜM SONU SPOILER'I BİTTİ]

Seihantai na Kimi to Boku'yu sırf  animeler de Amerika'nın iğrenç SJW batağına saplansın isteyen geri zekalı anime turistlerine inat çok önceden MAL'da "Plan to Watch" yapmıştım. Hatta sırf bunun için MAL hesabı açtım. Bu arada kız da oğlan da beklediğimden çok daha eğlenceli karakterler çıktı. Kızın klasik bir âşık gyaru (Kitagawa Marin klonlarından biri) olmasını bekliyordum ama beklediğimden çok daha derinlikli ve muhteşem bir karakter çıktı. Anime duyurulur duyurulmaz mal mal konuşup bunu daha duyurulur duyurulmaz MAL listeme eklememi sağlayan o geri zekalılara buradan teşekkür ediyorum.

Jingai Kyoushitsu no Ningengirai Kyoushi'yi aslında izlemeyecektim (Neden? Taglarda dram var, doğaüstü var, başka da bir sikim yok) ama anime sayfalarında birkaç komik sahneye denk gelince bir şans vereyim dedim. Zaten dram olduğunu öğrenmeden önce de -Demi-chan wa Kataritai'ı sevdiğimden- ilgimi çekmişti ama dram kelimesine dair ne hissettiğimi geçen yazıda yeterince açıkladığımı düşünüyorum. Tavşan kıza bayıldım bu arada. Hiç acıması yok kjwakjsal. Biraz Rokudenashi Majutsu Koushi to Akashic Records, biraz da Demi-chan wa Kataritai kafasında bir iş. Sanki bu sezon yeterince seriye "Tamam, izlerim bunu" dememişim gibi bu da listeye eklendi. Vay arkadaş. Bu sezon niye bu kadar dolu lan? Frieren'in yeni sezonu da birkaç güne çıkıyor. Jingai Kyoushitsu no Ningengirai Kyoushi'ye (lan bunun kısa adı da yok, her seferinde bu kadar kelime mi yazacağız?) dönersek karakter adlarına da bayıldım. İnsan öğretmenin adı? Hitoma. Hito: Kişi, insan. Tavşan kızın adı? Usami. Tavşanın Japoncası? Usagi. Gerçi nerede bir tavşan kız veya tavşan motifli kız varsa adı Usami. Artık klişe seviyesine düşüyor. Bu arada bu Usami evcil tavşan bence. "Bir insanın nezaketini ödemek için" gibi bir laf etti ve insan dünyası, âdetleri vs. hakkında diğer kızların on katı bilgili.

Uruwashi no Yoi no Tsuki. "BL yapmak istiyoruz ama hedef kitlemizin 'fujoshi'lerle sınırlı kalmasını istemiyoruz. Ne yapalım?" İki seçenek var: Birincisi, bunu insanların BL olduğunu reddedebileceği şekilde, "arkadaşlık" gibi bir ad altında sunun (Mesela Banana Fish -ki izlemedim, izleyip izlememek konusunda da kararsızım- gibi, mesela Buddy Daddies -ki bunu izledim, zevk de aldım- gibi, mesela konuyu biraz genelleştirip BL kapsamından çıkarsak çoğunun yuri olduğunu rahatlıkla iddia edebileceğiniz neredeyse her CGDCT gibi...). İkinci seçenek? Karakter her şeyiyle bir "uke" (Yoksa "seme" miydi? Bu terimleri aklımda tutmaya zahmet etmediğim için hangisi ne anlama geliyordu hiç hatırlamıyorum. Kelimeleri bilmemin bile tek sebebi "fujoshi" MC'ye sahip bayağı bir anime izlemiş olmam.) olsun ama cinsiyeti erkek olmasın. İşte bu anime ikinci seçeneği seçmiş. Karakterler nispeten ilgi çekici aslında, izlesem izlerim ama hiç çekemeyeceğim şu an ya. Bu sezon zaten üç bin beş yüz tane anime olmasa (daha Frieren'in 2. sezonu falan var) belki izlerdim ama şu anki durumda... yok, ben almayayım.

Bundan sonrası çıksa da yazmıyorum amk. Onunla mı uğraşılır? Çok bahsetmek istediğim olursa sezon sonu değerlendirmesi falan yazarım, zaten blog iyice anime bloğuna döndü.

Delinin teki. Aile evinde hayatta kalmaya ve daha fazla acı çekmemek için umudu öldürmeye çalışıyor. Erdem Ö. Hayalî mahlasıyla kitap* yazdı, şimdi de yayınevlerinin yamyamlıkları ve doğrudan yayıncılık servislerinin onlardan da beter olması nedeniyle umarsızca bir çıkış yolu arıyor. Sadece birini yayımlatabildiği, onun hakkında da "Yayımlatmaz olaydım!" diye düşündüğü tüm kitaplarını yazdığı mahlası artık bloğunda da kullanıyor.

*Ejderin Mührü (ALMAYIN! Benim yazdığım kitap değil bu, editörün kafasına göre yaptığı değişiklikler ve hatalarıyla dolu bir saçmalık sadece. Halihazırda aldıysanız, düzeltme işini yaptıktan sonra bir şeyler ayarlayacağım. Eposta atın.)

11 Ocak 2026 Pazar

Sezon (ve yıl) Başı Animeleri Hakkında (Ben de Yazacak Bir Şey Bulamayınca Dayıyorum Anime Değerlendirmesini... Neyime Güveniyorsam)

Tamon-kun Ima Docchi!? Bu anime konusunda kararsız kalmıştım çünkü hem erkek idoller pek ilgimi çekmiyor (yani... teknik olarak normali bu zaten; K-pop idollerinden farklı olarak J-idollerin hedef kitleleri karşı cins, daha doğrusu cinsel yönelimi kendilerini kapsayan kişiler) hem de bu tür animeler tatsız olmaya meyilli, tatsız olunca da hiç çekilmiyorlar. Komedi diye geliyorsun, "Bu ne şimdi?" diye ayrılıyorsun. Gerçi konuyu okumadan, sırf adından, kapaktan ve taglarından izlemeye başladım, belki konuyu okusam izlemeden önceki izlenimim farklı olabilirdi. "Üç bölüm bakarım, sarmazsa salarım" diyordum ve... HameFura'dan beri hiçbir "shoujo" parodisinde (gerçi bu tam parodi sayılmaz, asıl odağının romantizm yerine komedide olması gerektiğinin farkında olan bir romantik komedi olarak değerlendirmek daha doğru) bu kadar eğlenmemiştim. Daha ilk bölüm bitmeden "Tamam, kesin izlerim bunu" kararına vardım. Bunda hem esas oğlanın (kendim de kasvetli biri olduğumdan olsa gerek) hem esas kızın türünden karakterleri (otaku vekilinin bir çeşidi gibi ama tam da değil; çünkü aslında bir cinsiyet tersine çevirme içermiyor) sevmem de etkili olmuş olabilir. Yalnız CGI dans sahnelerinden de gına geldi artık. Nerede bir dans, gösteri sahnesi var, dayıyorlar CGI'ı. Hayır bir de sanki bunu sırf elle -ya da bilgisayardan, fark etmez- çizmekten daha ucuz, kolay ve hızlı olduğundan yapmıyorlarmış gibi gidip en ucuz, en dandik CGI'ı kullanıyorlar. Sanki anime izlemiyor da "gacha" oyunu oynuyoruz, ki "gacha"dan nefret ederim, sırf bu yüzden Umamusume'yi bile animesini izleyip bıraktım, oyununu indirmedim. Yani tamam, neden CGI kullanıldığını anlıyorum ama yine de bu, bundan hoşlanacağım anlamına gelmiyor. Seni sevmiyorum anime dans sahnelerinde kullanılan dandik CGI. Muhtemelen de asla sevmeyeceğim.

Kui Cheng Shoufu Cong Youxi Kaishi. "Dünyanın en iyi mühendisi" diye bir Kore "webtoon"u vardı. Ondan aldığım zevki alıyorum bundan da. "Sistem" kullanılan serilerin böyle olanlarını seviyorum. Çin komedisi genel olarak çok hoş oluyor (Kore komedisinde de benzer örnekler var ama şahsi olarak Çin komedisini daha çok seviyorum). Saçma sapan bir şekilde -anime izleyen çoğu kişinin nefret ettiği- Çince fonetiğini sevmemden de kaynaklanıyor olabilir. Bu arada o işin öyle sonuçlanacağı o kadar belliydi ki ikinci bölümü gülmekten zor tamamladım.

Ikoku Nikki'yi izlemek istiyor ama bir dram olduğundan çekiniyordum. Ama ilk bölümü izledikten sonra, üstüme çöken korkunç ağırlığa rağmen, izleyeceğimi düşünüyorum. Bu animenin resmî İngilizce adının "Journal with Witch" olması bildiğin dolandırıcılık bu arada. Zaten Japonca adındaki "Ikoku" da "cadı" değil "yabancı ülke, barbar diyarı" gibi bir anlama gelen bir kelime. Başkarakteri kadın bir yazar olan ne kadar anime izlediysem hepsinin MC'si durgundu bu arada. Tabii yarı stereotipik sebepleri var. Bu animenin kendisi de durgun. Normalde durgun bir MC tarafından anlatılan durgun animeleri çok sevsem de bu fazla ağır geldi. "Ağır" derken "yavaş" anlamında değil, bildiğin nefes alamıyorum. Yine de muhtemelen izleyeceğim. Ya bu arada bu amk Japonları o kadar toplumcu, aileci, şeyci takılıyorlar, 21. yy.da teknolojinin göbeğinde köküne kadar ataerkil ve gelenekçi olmayı başarıyorlar ama şu amk animelerinde anası babası ölen çocuğu kimse asla yanına almıyor, hepsi mal gibi ortada kalıyor, sonra alakasız, daha önce tanımadıkları birinin bakımına geçiyor. Usagi Drop böyle, Sangatsu no Lion böyle, Ikoku Nikki böyle... Yeter lan. Yani tamam "Arkadaşım bu anime, hem hikayenin ilerlemesi için öyle olması lazım." diyebilirsiniz ama çok gözüme batmaya başladı. Bu arada "stereotipik yazar"ı sonuna kadar kullanıyor: Dağınık, durgun, kafası bulanık, toplumun dışında ("outsider". Normie'nin tam tersi gibi.), utangaç (Gerçi kendim de bir yazar olarak şunu belirtmeliyim: yazarların çoğu aslında utangaç, hatta asosyal değil dümdüz antisosyaldir. Öte yandan bu karakter de -her ne kadar Asa ona "utangaç" dese de- utangaçtan ziyade "sosyal açıdan tuhaf bir içedönük"), bulaşığı en son bir yıl önce yıkamış, faturaları alıp kenara atıyor, huysuz... Böyle bir karakterin yemek de yapamamasını -yapabilse de yapmamasını- beklerdim ama ilginçtir ki yemek yapabilen bir karakter. Gerçi muhtemelen gerçekten normal şartlar altında yapmıyordur, ona bir diyalog bir şey koyarlar birazdan. Bu arada evet, bir yandan izleyip bir yandan yazıyorum. "Yemek yememiz lazım"ı iki kez tekrarlaması da normalde geçiştirdiğini ima ediyor zaten. Yorumlarda "dozunda dramla ilerlerse iyi olur" diye bir şey gördüm. Evet, bu tür animelerin en büyük sorunu dramın dozunu kaçırıp insanı içinde bir boşlukla bırakmaları. Ayarını kaçırmazlarsa çok güzel olacak.

Osananajimi to wa Love Comedy ni Naranai'i aslında geçiştirecektim, romantik komediye bayılsam ve komedi-harem türünü sevsem de hiç çekebilecek hâlim yoktu (geçen yazıdaki mevzularla ilgili), sırf adında "osananajimi"(çocukluk arkadaşı) var diye başladım. Bu arada şimdiye kadar ne kadar "çocukluk arkadaşı harem" izlediysem (iki tane: Biri Nisekoi, yarısında falan bıraktım, nedenini kesinlikle hatırlamıyorum; diğeri beni adını bile hatırlayamayacağım kadar sinir ettiğinden üçüncü bölümde bıraktım -hah, Japonca adını değil ama İngilizce adının Türkçesini hatırladım: "Çocukluk arkadaşının kaybetmediği romantik komedi") alayı yarrak gibiydi. Bu güzeldir umarım. Hayır çocukluk arkadaşları hep kaybediyor diye tüm kızların çocukluk arkadaşı olduğu seri izleyelim diyoruz, onlar da sikim gibi oluyor. Bu arada kızın elemanı "heyecanlandırmak" için bir sürü şey yapıp elemanın "Biz çocukluk arkadaşıyız, sadece samimi davranıyor" diye yorumlamasına patladım. Bu arada eleman haklı. Tamam, bunu izleyeceğim. Bozma potansiyeli yüksek ama en azından üç bölümlük şansı hak ediyor. E tabii, bu hareme "yarınlar yokmuş gibi yürüyen kız"ın ardından son raddede bir tsundere gerekiyordu. Hiç şaşırmadım. 

Çocukluk arkadaşı falan demişken şunu da araya sıkıştırayım: Şu sıralar Nourin izliyorum... ve çocukluk arkadaşı yerine transfer öğrenciyi tuttuğum az sayıda animeden biriyle karşı karşıyayım. Çocukluk arkadaşı da bayağı iyi gerçi ama idol kız daha iyi.

Kirei ni Shitemoraemasu ka. Janrı "slice of life". Ama sadece SoL. Hiç yanında komedi vs. yazmıyor. CGDCT de yazmıyor. Dram da yazmaması bir artı ama yanında komedi (en olmadı CGDCT) yazmayan SoL'ler beni biraz geriyor. Bu arada başkarakterin sesi böyle bir karakter için fazla ince bence. Sesi bayağı çocuk gibi ama karakterin dış görünüşü -ve çok derinlemesine tanımamış olsak, sonuçta birinci bölüm olduğundan bu zaten pek mümkün olmasa da kişiliği- hiç de öyle değil. O değil de bu Ishimochi mi ne diye bir karakter var... Bu ne odunluk reis? Kız bildiğin domatese döndü önünde, kendisi asla hatunun âşık olduğunun farkında değil. Mal mal bakıyor. Yalnız şaşırdım, kız aniden ayakkabısını boyamaya başlayınca elemandan bir duygu emaresi görebildik. Böyle gelir böyle gider sanıyordum. Bunu izlerim bu arada. İlk bölüm bayağı güzeldi.

Goumon Baito-kun no Nichijou. Bu anime sektörü de Hime-sama, "Goumon" no Jikan desu'dan sonra iyi alıştı bu "işkenceci" işine ha. Bu sezon daha ilk bölüme bile bakmadan "muhtemelen izlerim" dediğim animelerden çıkmış (veya en azından çevrilmiş) olan teki şimdilik bu. Bu arada burada "işkence" ayağına yemek yedirme değil, gerçekten işkence var. O değil de herif yarı zamanlı işkenceci olmaktan da çok memnun ha. Amına koyduğumun psikopatı ya lfsmşsfş. Aha daha psikopatı geldi rsdbvgajsz.

Arne no Jikenbo. Konuyu okuyunca "Hiç çekemem ya..." demiştim ama beni ilk bölümden kendine bağlamayı başardı. Zaten çoğu anime için üç -hatta bazıları için beş- bölüm şans vermek gerekir ama bir gizem animesi daha ilk bölümden insanı bağlamıyorsa izlenmez. Tabii buradan gizem animesi gibi başlamayıp üçüncü bölümde "Hassiktir?" yapan animeleri (örn. Madoka Magica) hariç tutuyorum. [İLK BÖLÜM SPONU SPOILER'I] O değil de ben sarışın kız necromancer çıkar diye düşünüyordum ama benim zombi sandığım necromancer'mış. Vay arkadaş. Lan Louis'e de bıçağı taktılar, adam öldü gitti. Vay amk. [İLK BÖLÜM SPONU SPOILER'I]

Mayonaka Heart Tune. Bu tür animeleri harem değil de düz romantik komediyken daha çok seviyorum ama iyi başladı, özellikle ilk bölümün sonunda beklediğimden de daha iyi hâle geldi. O değil de narsist oe MC'ye bayıldım ya, tam bir trol. Bilerek de yapmıyor puşt lkamşsf. Bu arada Apollo net olarak örgülü olan, elemana "siktir git, bir daha buraya gelme" çekmesinden belli. Lan elemanın kızı arama sebebine de ayrı patladım ha. Ben de romantik falan bir şeyler bekliyorum lasoslaşfiws, bu pezevengin hiç öyle sebebi olur mu? Lan! Bak bir şey gördüm, mangada kız üniformasının göbeği açıkmış. Animede kapalı. Neden lan? Japonya'ya şeriat mı geldi amk? Bize o göbek deliklerini göstersenize! Kapatmak ne oluyor?

Yuukawa. Bu sezon "Ya izlerim herhalde ama..." diye düşündüğüm animelerden biri. Konuyu okuyunca beni biraz geriyor çünkü. Öte yandan kendisi komedi. Hatta romantik komedi. Bütün bunları da daha bölüm başlamadan yazıyorum. Aha, şeytan kralın astı (muhtemelen kendisi "isekaijin" çünkü taglarda isekai var) x kahramanın partisinin şifacısı (ya da beyaz büyücüsü, destek büyücüsü, artık anime hangi terimi tercih ediyorsa...). Hem de eleman (şeytan kralın astı) ilk görüşte âşık oldu aşsmşsfö (kız da âşık olunmayacak gibi değil gerçi). Tamam, izlerim ben bunu. Nedense şeytan kral (veya astı, adamı vs.) x kahraman (veya ekip arkadaşı, değilse de öyle olabilecek bir kişiliğe sahip bir karakter) romantik komedisine ayrı bir düşkünlüğüm var. Bu arada anime "rahibe" terimini tercih ediyormuş. Bak o aklıma gelmemişti. Lan eleman isekailanmadan önce chuunibyou'ymuş jkewsaıuwskfaw. Hiç şaşırmadım bu arada.

Maou no Musume wa Yasashisugiru!! Öncelikle ilk kez adı Latince, İngilizce, İbranice ya da uydurma bir dil olmayıp Farsça olan (şimdi düşününce bir tane mi ne Arapça adı olan da gördüm galiba) bir şeytan kral görüyorum. Gerçi tam Farsça değil, adı Ahriman. Benim bahsettiğim Farsça kelime ne? Ehrimen. Mecusilikteki kötülük tanrısı (tam "tanrı" ya da tam "kötülük tanrısı" da değil de hiç burada Antik İran mitolojisi, Zerdüşt fıkhı falan anlatamayacağım). Geçen sezon da kendi adı Arel (TR'de yaygın, hangi dil olduğu belli değil ama Ermenice Aren'den bozma olması muhtemel.), anasının adı Farah (Aslı Arapça olan "ferah" kelimesinin Farsça biçimi. Aynı zamanda hem TR'de hem İran'da kadın adı olarak kullanılıyor. Muhtemelen Azerbaycan'da da kullanılıyordur.) olan eleman vardı. Diyorum "Acaba Japonbu'nun son videoda bahsettiği şu 'gizli Turan planı'nın bir ayağı olarak Japon hükümeti böyle Farsça, Türkçe, Arapça, Ermenice vs. (Yani? Türkistan/İran-Kafkasya/Anadolu hattında [bildiğin ipek yolu işte amk] yaygın olması doğal olan) adlar içeren animelerin çıkmasını mı sağlıyor?" (Aynı zamanda hâlâ gelmiş geçmiş en iyi romantik komedi animelerinden biri olarak gördüğüm Tonikaku Kawaii'nin de düşen doğum oranlarına karşı çıkarıldığına dair bir komplo teorim var). O değil de eleman sırf kızı için endişeleniyor diye istilayı durdurdu amk wlalnslafılskçxz. Kızı için endişelenme sebebi ne? Kızının çok nazik olması. Harbi patladım amk. Anime süper lan bu arada.

Bir de hazır animelerden bahsediyorken dile getireyim: TRAnimeİzle'nin şu saçma sapan tanıtım (animenin ana sayfası) yazıları hakkında bir şeyler yapılması lazım. Normalde izleyeceğim animeyi de izleyesim gelmiyor bunlar yüzünden. Kardeşim ne diye benim isteklerim ve zevklerim hakkında varsayımda bulunuyorsun ki? Hem neden "genelde öyle isteyen" birine "bu anime onların aksine" diye bir öneri yapıyorsun? Tarafsız bir dille animeyi anlatsana amk. Direkt MAL'daki tanıtım/konu (Bunun bir adı vardı, neydi? Hah: "Sinopsis") yazısını çevir geç. O yazdıklarını illa yazmak istiyorsan o tanıtım yazısı altına yazarsın.

"Shibou Yuugi de Meshi wo Kuu." Akiba Meido Sensou'dan beri "hizmetçi manyaklığı" animelerine bir sempatim var. Bu arada uzak sahnelerdeki o "gözsüz, detaysız, sulu boyamsı geçiş"e bayıldım. Muhtemelen başkarakterin göz açıp kapama animasyonlarına tüm parayı harcadıkları için mecburen bulmak zorunda kaldıkları bir çözüm ama yine de tam yerinde kullanmışlar, sırıtmıyor. Tam aksine insanı havaya sokuyor, "burada normal animasyon/çizim kullansalar bu kadar etkili olmayabilirdi" dedirtiyor. Benzer bir "zorunluluktan kaynaklanan ama eseri olduğundan daha muhteşem hâle getiren" şey de sadece sevmediğim, çok büyük de saygı duyduğum Stardew Valley'in müzikleri ve geri kalan çoğu şeyi. İşte amına koyduklarım Negev'in yıldızını kaldırmak (Doll's Frontline), kızların göbeğini kapatmak (Mayonaka Heart Tune), Galadriel'in -Fëanor'un muadilini üretmeye çalışırken silmarilleri yapıp Orta Dünya'nın*, hatta tüm Arda'nın içinden geçtiği- saçını rastgele bir adama elletmek (Eru'nun belası Rings of the Powers) gibi saçmalıklar yerine böyle şeyler yaparsanız millet de itiraz etmez, hatta benim gibi öven bile çıkar. Bu arada bizim gümüş saçlı heterokromik MC'den bir "oyunun gizli/asıl yöneticisi" havası aldım, izlemek sıkıcı olduğundan kendi de dahil olmuş gibi (birkaç örnek verecektim ama hepsi -doğal olarak- "spoiler", o yüzden vazgeçtim). Zaten ölüm oyununa (gerçi hepsinin kurtulmasının teoride mümkün olduğunu söyledi ama pratikte olanı daha ilk bölümden gördük) 28 kere katılmak ne amk, orada mı yaşıyorsun? Bu arada bizim kızın bahis oranı bayağı düşüktür ha. 28 kere katıldıktan sonra bahisçilerde "Amk yine bu kazanacak zaten." şeklinde bir algı olma ihtimali yüksek. Gerçi hayatta kalır/ölür şeklindeyse "ölür" deyip de kazanana verilen para bayağı yüksektir. O değil de hem kanın dönüştüğü madde (MC "koruma işlemi" diyor) hem de geri dikilebilir uzuvlar... Lan kızları pelüş oyuncağa mı çevirdiniz? Ya da bunlar zaten pelüş de biz psikopat bir çocuğun oyununu mu izliyoruz? Bu arada zaten izleyecektim ama anime her sahnede gözümde de daha da büyüyor. Muhteşem lan. O değil de oyunun asıl/gizli yönetici havası hâlâ var ama MC'nin "28 kez oynadım" lafı bu turu, bu kişilerle oynadığı anlamına geliyor sanki? Tekrarlı sahnelerde öyle bir şey ima ettiler gibi geldi. Gerçi öyle olsa bu kadar soğuk olur veya hangi odadan nasıl çıkılacağını bulmakta bu kadar zorlanır mıydı ki? İkincisi oyunun asıl/gizli yöneticisi olma teorisi için de söylenebilir ama oda tasarımını kendi yapmıyorsa onun mantıklı bir açıklaması var. Birinci için de hep aynı karakterlerle ama farklı odada ihtimal var ama o ihtimal çok zorlama gibime geliyor. Bölüm sonunda her iki teori de güme gitti gibi oldu ama ben hâlâ asıl/gizli yönetici teorisini savunuyorum.

*Orta Dünya demişken, ne zamandır dile getirmek istediğim bir şeyi de dile getireyim: İskandinav mitolojisinde bizim yaşadığımız dünyaya/evrene ne ad veriliyor? Midgard (daha doğrusu Miðgarðr). Ne demek Miðgarðr? Orta Dünya. Mið: Orta, İngilizce "middle" ile aynı kökten. Gard/Garðr: Dünya. İngilizce "earth" ile aynı kökten.

Toumei Otoko to Ningen Onna: Sonouchi Fuufu ni Naru Futari. "Hehe, görünmez adam x kör kız. Süper lan." gibi bir şey yazacaktım ama yazdığım kadar coşkulu değilim çünkü üstümde hâlâ Shibou Yuugi de Meshi wo Kuu'nun ağırlığı var. O değil de Kikira aynı ben amk. Hep yorgun. Herif yorgun olarak doğmuş. Nasıl erkek MC görünmez adamsa bu da yorgun adam herhalde.

Champignon no Majo'yu izlemek istiyorum ama dram olması beni çok geriyor. "Dram" kelimesini duymak/okumak bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyor. Bu arada konuyu okudum da -evet, izlemek istediğime daha konuyu okumadan karar vermiştim- Shinigami Bocchan to Kuro Maid'i andırdı. Onu bayağı sevmiştim. Bayağı güzel bu arada. Mohoutsukai no Yome'yi andırıyor, hafif bir Frieren hissi de var (hafif Frieren hissi hem animenin hem karakterin durgunluğundan kaynaklanıyor). O masalsı, hafif gerici, hatta kasvetli ama hafif de rahatlatıcı hava çok iyi olmuş. Zaten böyle olacağını tahmin ettiğim için daha konuyu okumadan izlemek istediğim animelerdendi ama dram kelimesini sadece duymak/okumak bile tüylerimi diken diken etmeye ve "Bir siktir git ya!" tepkisi vermeme yetiyor. O değil de bu kızdan bir Maomao benzerliği bekliyordum zaten (özellikle de konu ve giriş nedeniyle). Hatun zehirli mantarı aldı çiğ çiğ attı lan ağzına snlsfoşsd. Yalnız o kapaktaki sarışın kız kim, asıl onu merak ediyorum. Kapaktaki konumu -ve saçının olsun, kıyafetinin olsun renk seçimi- nedeniyle MC'nin "folyosu" gibi duruyor çünkü. O değil de erkek MC'ye (Erkek MC mi ki bu? Emin olamadım. Taglarda "romantizm" var ama...) "kadın konusunda zevksiz" dediler amk. Lan Luna gibi kız bulsam -kişiliğiyle olsun, görünüşüyle olsun- anında evlilik teklifi ederim, ne anlatıyor bu aveller? [İKİNCİ BÖLÜM SONU SPOILER] Aha hassiktir, erkek MC Henri değilmiş (biraz benziyor gerçi, o olma ihtimali düşük de olsa hâlâ var), anlatıcıymış. Vay anasının. Aaa, yok lan, kapaktaki sarışın o. Lan beni onu kız sanmıştım amk, erkekmiş. [İKİNCİ BÖLÜM SONU SPOILER BİTTİ]

29-sai Dokushin Chuuken Boukensha no Nichijou'yu -baba kız serilerini sevmeme rağmen- hiç izleyesim yoktu, ilk birkaç dakikadan da "Ya bir yürü git" deyip kapattım ama ilk bölümün sonuna dair bir "spoiler" alınca en azından ilk bölüme şans vereyim dedim. Yine de tatsız olacak gibi. O değil de MC'nin adı Japonca, hatta soyadı da var ama bu seri isekai değil ki amk. Eleman diyor ki "varoşlarda (bu evrenin varoşlarında) büyüdüm". Japonya'nın fantezi muadilinden falan değilse çok saçma lan. Niye Japonca? Niye soyadı da var? Gerçi meşhur maceracıların soyadı oluyormuş, Rirui öyle dedi. O değil de Rirui adı da Japonca gibi sanki ama tam değil gibi de. Bu evrende adlar genel olarak Japonca mı acaba? Öyle olunca bir mantığı var bak. Rirui bayağı eğlenceli bir karakter lan bu arada. Gerçi o aldığım "ilk bölüm sonu 'spoiler'ı" nedeniyle daha da eğlenceli hâle gelebileceği gibi "Siktir lan!" tepkisiyle animeyi hemencecik kapatmama da neden olabilir, sırf bana hangi tepkiyi verdireceğini merak ettiğimden ilk bölümü izlemeye başladım. Gerçi beşinci dakikada eğlenceli hâle geldi, ilk sahneleri atlatmam yeterliymiş. O değil de bizim eleman rahibeyle konuşurken tam olarak hangi lehçeyi kullanıyor? O konuştuğu şey gerçekten Japonca mı? "Us(su)" dışında kelime bile duyamadım amk. Ama rahibeyle değil de elf loncacıyla, küçük kızla, ne bileyim yaşlı uyuşuk muhafızla falan konuşurken ya da girişte çocukluğunu anlatırken ne dediği gayet anlaşılıyordu? Bu arada elemanı sırf büyücü ol(a)masın diye otuz değil de 29 yaşında yapmışlar (bunca anime muhabbetini buraya kadar okuyup da "30 yaşında bakir büyücü geyiğinden haberim yok" demeyin bir zahmet) amk. Böyle bir trollük olamaz ya. Lan eleman daha trol çıktı amk, hancı kıza "senin memeler de büyük ama onunla yarışamaz" deyip bir de kız "Ne?" deyince aynı yüz ifadesiyle tekrarlıyor amk slszfnoısldf. Bir de aynısını elf loncacıya da söyleyip soğuk bir tepki alınca "Tüh!" diyor. Amına koyduğumun yavşağı ya lksşmdşsf. Tamam, ilk bölümün sonuna da geldim ve... bunu izliyorum. Happy Sugar Life'ı, Netsuzou TRap'i, School Days'i (senin ben... neyse.) falan izlemiş adamım, bu kadarcık şeyden "kar taneliği" yapacak değilim.

Hell Mode'u da pek izleyesim yoktu* ama bir şans vereyim dedim (taglarda "komedi" olmayan isekai'lerden pek hoşlanmıyorum -tabii Re:Zero hariç, onun yeri ayrı- ama en azından "dram" da yoktu; ayrıca bkz. *) ve bayağı eğlenceli. Bu arada reis, kız -ki MC'nin müstakbel eşi olduğunu düşünüyorum- çok OP değil, sen gidip sikik derecede aşırı zorluk seçeneklerinin alayını seçtiğin için anlamsız derecede güçsüzsün. Hayatta kalman bile mucize. Onu bir bilmeni isterim. Yalnız o "yetenek töreni"nin sonucunu çok merak ediyorum, ya ikinci ya üçüncü bölümde olur muhtemelen, o olana kadar izleme motivasyonum o. Hayır çünkü -her ne kadar taglarda dram değil yalnızca "aksiyon" ve "macera" olsa da- Sistem "umutsuzluk" falan diyerek beni korkuttu (sanki bana Danganronpa amk). Bu evrende sihirdarlara iyi gözle bakmıyorlarsa, cadı avı benzeri bir olay varsa hiç şaşırmam. Bu arada herif isekai'lanmaktan hiç şikayetçi olmama sebeplerini öyle güzel saydı ki... Ben de yarın bir gün isekai'lanırsam muhtemelen tek pişmanlığım Ejderin Mührü'nün yenilenmiş ve düzeltilmiş hâlini yayımlatamamış olmak olurdu, onun dışında keyfime bakardım. Tabii burada Re:Zero veya Tate no Yuusha evreni gibi isekai'ler yerine en kötü KonoSuba ayarındaki bir isekai'e düşeceğimi varsayıyorum ama bendeki bu şansla olabilecek en berbat isekai'de olabilecek en berbat statlarla doğarım amk. Sikeyim böyle hayatı.

*Zamanında "shounen"lerden bıkma sürecimin bir benzerini de isekai'lar için yaşamaya başladım çünkü artık hepsi neredeyse tamamen aynı hâle geldi; hikaye akışı aynı, arketipler aynı, karakter tasarımları bile aynı. MC'lerin hepsi Kirito, Kirito olmayanlar da Rudeus. Arada -Isekai Nonbiri Nouka gibi- umut vadeden, az çok farklı bir kafası olan bir seri çıkınca da amına koyduğumun stüdyoları kaynak materyalin içinden geçip seriyi çöp ediyor. Halbuki bir Zero no Tsukaima olsun, bir Outbreak Company olsun, bir NGNL (üç bin beş yüz yıldır yeni sezonu gelmeyen lanet olası NGNL) olsun, bir "Gate: Jieitai Kanochi nite, Kaku Tatakaeri" olsun, bir Log Horizon olsun ne güzel serilerdi. Lan SAO'nun lanet olası Alfheim Online arkı bile günümüz isekai'lerini çoğuna bin basar. Nispeten yeni olanlar arasında da işte Hitoribocchi no Isekai Kouryaku (Animesi tamamen içinden geçmemiş bir seriydi, bu yüzden animesini ayrıca sevdim. Tabii hâlâ manganın kalitesine/zevkine yaklaşamıyor.), Isekai Nonbiri Nouka olsun (Animesi değil, mangası. Gerçi bunun mangası da son zamanlarda iyice boka sardı, amk çizeri zaten ayda yılda bir bölüm çiziyor, o da üç sayfa amk. Hareme yeni kız falan da gelmiyor ne zamandır, beş yıldır falan savaş turnuvası arkı okuyoruz. Sırf devam etmek için devam ediyorum. Hatta bırakmış bile olabilirim, onu bir kontrol edeyim.), son yılların en büyük fiyaskolarından (fiyasko TDK anlamı: "Bir girişimde başarısız sonuç") biri olan Isekai Mokushiroku Mynoghra (buna daha önce yeterince sövdüğüm için ek bir şey söylemiyorum), Tensei shitara Ken deshita falan var (MAL listemi bir kontrol ettim de yine düşündüğümden fazlaymış). Gerçi bu sezonki Yuukawa da bayağı iyi ama o aslen romantik komedi, isekai sadece bir çerçeve, bir arka plan, o yüzden onu saymıyorum. Yoksa onları sayacak olsam Slime Taoshite 300-nen'i (isekai'i çerçeveleme aracı, arka plan hikayesi olarak kullanan bir CGDCT), HameFura'yı (isekai'i çerçeveleme aracı, arka plan hikayesi olarak kullanan bir "shoujo"/otome parodisi -ki isekai içinde yepyeni bir alttür yarattı ve aynı Kirito/Rudeus çakması MC'lerin olduğu "klasik" isekailer gibi bu alttür de artık bıktıracak raddeye geldi-), Isekai Ojisan'ı (başlı başına bir isekai parodisi) falan da saymam gerekir.

Enen no Shouboutai'ın yeni sezonu (Pardon, partı. Bir de bu siki çıkardılar.) hakkında yazmayacaktım (aslında herhangi bir yeni sezon/part hakkında yazmayacaktım) ama "Hassiktir!"lerle başladı, ikinci sezonun sonlarında ve üçüncü sezonun ilk partında "Amk ben bıraksam mı bunu? İyice rezil, dandik, klişe bir 'shounen'e dönüştü -ki başlangıçta da zaten çok daha fazlası sayılmazdı..." diye düşündüğüm anime resmen gözümde devleşti. İliklerime kadar titredim, doppelganger dehşetini hissettim. Hele o bölüm sonu... Sırf bunun için bile üç sezon izlenir bu, bak o kadar diyorum. Gerçi ben aşırı derecede katlanılmaz hâle gelmediği (örn. SAO) veya ilk sezonu pek sevmeden, ittire kaktıra bitirmiş olmadığım (örn. Tate no Yuusha) sürece ilk sezonunu izlediğim animelerin sonraki sezonlarını da prensip olarak izliyorum ama bunda farklı. Gerçekten zevk aldım ve böyle devam ederse almaya da devam edeceğim.

Delinin teki. Aile evinde hayatta kalmaya ve daha fazla acı çekmemek için umudu öldürmeye çalışıyor. Erdem Ö. Hayalî mahlasıyla kitap* yazdı, şimdi de yayınevlerinin yamyamlıkları ve doğrudan yayıncılık servislerinin onlardan da beter olması nedeniyle umarsızca bir çıkış yolu arıyor. Sadece birini yayımlatabildiği, onun hakkında da "Yayımlatmaz olaydım!" diye düşündüğü tüm kitaplarını yazdığı mahlası artık bloğunda da kullanıyor.

*Ejderin Mührü (ALMAYIN! Benim yazdığım kitap değil bu, editörün kafasına göre yaptığı değişiklikler ve hatalarıyla dolu bir saçmalık sadece. Halihazırda aldıysanız, düzeltme işini yaptıktan sonra bir şeyler ayarlayacağım. Eposta atın.)

3 Ocak 2026 Cumartesi

İğrenç Hissediyorum

Cidden çok kötü hissediyorum. Bunda ülkenin hâlinin, hükümetin sırf başta kalabilmek için göz göre göre ülkeyi satmasının, sözde muhalefetin de eşitlik, solculuk falan ayağına buna çanak tutmasının ve dünyanın gittiği saçma sapan yönün de payı var hem de oldukça büyük, yaklaşık yarısını bunlar oluşturuyor. Geri kalanı... Gelecek kaygısı falan. Neredeyse otuzuma geldiğim şu günlerde aile evinde kalakalmış olmak çok canımı sıkmaya başladı. Üstüme inanılmaz bir stres biniyor. Aile evinin iyi yanları yok mu? Var... ama eğer bu bir seçimse, sen başka bir yere gidebilecekken aile evinde yaşamayı tercih ediyorsan var. Ben gidemiyorum, burada kalakaldım. Sebep? Çünkü gidebilmem için hiçbir sebebim yok. İş bulursun, taşınırsın. Paran vardır zaten... Seninle yaşamaya gönlü olan biriyle tanışırsın, onun yanına taşınırsın. Ya da ikiniz birlikte bir şekilde taşınırsınız. Tanışmak demişken, insanların nasıl tanıştığını hâlâ anlayamıyorum. Tamam, evden çıkmadığım sürece kimseyle tanışamayacağımın farkındayım; ama evden çıksam da kimseyle tanışmıyorum ki. Bugüne kadar tanıdığım, tanıştığım kimseyle rastgele bir yerde denk gelerek tanışmadım. Hepsi ya zorunlu (okul vs.) ya da yarı-zorunlu (gönüllülük işi, kurs vs.) olarak aynı ortamda bulunduğumuz ve en az bir hafta boyunca bulunmaya devam ettiğimiz kişilerdi. Sosyal ortamım var mı? Yok. Bir açıköğretim fakültesi okuyorum şu sıra ("bu niye evde duruyor böyle?" diye göze batmamak için ama bizzat kendi kendimin gözüne batınca, özünde ev kuşu olan benim gibi bir insanın bile duvarlar üstüne üstüne gelince kolay olmuyor), onun üniversite toplulukları falan bir şeyler var. Girdim baktım. Böyle bir rezalet olamaz. Bak şimdi, kitap topluluğunun açıklaması şöyle: "Kitap Topluluğu, topluluk yöneticisinin, topluluğa kayıtlı öğrencilerin de taleplerini göz önünde bulundurarak seçtiği bir kitabı her ay belirlenen saatte bir konuk uzman ve katılımcılar eşliğinde tartışması ile faaliyetlerini gerçekleştirecektir. İnternet ortamında gerçekleştirilecek etkinliğe topluluk üyeleri katılarak o ay ele alınan kitapla ilgili sormak istedikleri soruları uzman kişiye yöneltme imkânı bulabileceklerdir." E, eben. Dünyanın en özgürlükçü işi olan, olması gereken edebiyatı nasıl oldu da "uzman" (O da neyin uzmanı, nasıl uzman, kime göre neye göre uzman belli değil... Bari onu yazsaydınız. "Uzman" dediğiniz ne, edebiyat profesörü falan mı?) şovuna çevirdiniz? Sadece bu değil, kalanı da böyle. Sadece tek bir tane istediğim, olması gereken "kulüp" kafasında özgürlükçü topluluk var, o da zerrece ilgimi çekmeyen bir konuda. Edebiyat falan demişken stresimin diğer bir sebebi, amına koyduğumun geri zekalı editörü. Ejderin Mührü'nün editöründen bahsediyorum. Ömrümden günler eksildikçe "Benim bunun yenilenmiş ve düzeltilmiş hâlini bir şekilde yayımlamam lazım, benim yazdığım şeyle alakasız, rezalet bir imlaya sahip bir şeye çevrilmiş olan bir kitap (prensip olarak kitap yakmaya karşı olmasam bana gönderdikleri yüz nüshayı da yakardım) mahlasımı taşıyan tek şey olmamalı" stresi iyice üstüme biniyor. Beni ısrarla hayatta kalmaya zorlayan bu dalı bir an önce budamam gerek. H.G. Wells'in Zaman Makinesi'ni okurken alakasız çevirmen notlarına sinirlendiğim için bir süredir düşünmediğim bu nefret de tekrar geldi. O salak editörü boğazlamak, o hıyar yayınevinin (Bu arada bu tipler bana hiçbir şekilde yardımcı olmadı; gidip sitelerinde yarak kürek "şöyle şöyle yapan yayınevlerinden uzak durun" diye şeyler yazmayı biliyorlar. E ulan o yayınevi sizsiniz?) ana merkezinin camını çerçevesini indirmek istiyorum. Yok hayır bak vize gelmeden Japonya'ya gideyim desem, lan aile evinde yaşayan işsizin tekisin, nereye gidiyorsun? Hangi parayla? Bu gidişle benim cebime iki kuruş girene kadar Japonya'ya da vize gelecek. Yaşlandıkça belirsizliğe karşı daha da tahammülsüz olmaya başladım. Yarın ölmeyeceğimizin garantisinin olmadığı dünyada hayatımı saçma sapan şekilde bekleyerek geçirmek istemiyorum lan ben. Bu aile evinden bir an önce kurtulmam lazım. Niye? Aile evindeyken bekleme modundan çıkamıyorum çünkü. Bunda ailemin de "Bekle bir, bakalım hayat ne getirecek?" tavrında, kafasında insanlar olmasının etkisi var. Bekleme modundan çıkamadıkça şu Ejderin Mührü'nün yenilenmiş ve düzeltilmiş hâlini anca Kitapyurdu doğrudan yayıncılıkla yayımlayabilirim, onun da sözleşmesinde "Yalnız biz bunun istediğimiz kısmını kafamıza göre değiştiririz, haberin olsun" anlamına gelen bir madde var. Niye Ejderin Mührü'nün yenilenmişinin yayınlanmasına bu kadar taktım? Çünkü şu an hayatımda kısmen benim elimde olan tek şey o. Yayınevlerine başvuru yapabilirim; ama yapmıyorum. Diğer konular niye elimde değil? İş arasan zaten piyasanın durumu malum. Bir Youtube, Kick işine gireyim dedim, kendimden daha da tiksindim. Telegram'dan gelen dolandırıcı iş tekliflerinin ilk görevlerini "Lan bir bakayım, belli olmaz" diye yapmaya başlayacak kadar delirdiğim bir dönem oldu. Neyse ki kısa sürdü. Bunda o dönemden sonra "Sikerler lan TG'sini de şeyini de..." deyip bilgisayarda ciddi bir "temizlik" yapmamın da etkisi var tabii. Bu arada bütün o "pornonun zararları" temalı içeriklere de kafam girsin. O cinnet anında bilgisayarda ne kadar NSFW ve NSFW'ye ulaşmakta kullandığım şey varsa sildim, geri dönüşüm kutusundan da sildim, ilk bir hafta iyi hissettirdi, hatta bir süredir çıkmazda olan, kaybettiğimi düşündüğüm bir beceriyi geri kazandım... Kulağa iyi geliyor, değil mi? Ama şimdi daha da iğrenç hissediyorum. O cinnet anındaki temizliği yapmadan hemen öncekinden çok daha kötü. Çünkü o zaman kalbim de beynim de durağanlaşmıştı. Şimdi aktifler, çok aktifler. Çok aktif olduklarında da "kişisel kıyamet senaryoları"yla uğraşıyor, gelecek kaygısına kafayı takıp üç gün üç gece hiçbir şeye odaklanamadan dolanıyorum. Zaten uyumakta zorluk çeken biri olarak bu sefer hiç uyuyamıyorum. "Çünkü şu an hayatımda kısmen benim elimde olan tek şey o." kısmına dönelim çünkü bunu bu kadar uzatmayacak, hemen oraya dönecektim ama işler asla, asla, asla planladığım gibi gitmiyor. İnsan iş yapamayınca para kazanmasının da milleti dolandırmak, birinden miras kalması ve piyangoyu tutturmak dışında bir yolu yok. Sevgili desen... Etrafımda insan yok. Yok yani, bir tek akrabalar var. Hani iyice yalnızlıktan kafayı kırıp millete yazılmayı denesem bile öyle biri yok. Kuzenime mi asılayım? Anca İnsta'dan "Lan bu bana niye bu hesabı öneriyor?" diye önerdiği, influencer değil de düz insanmış gibi görünen hesaplarda falan şansımı deneyebilirim. O da %99 ihtimalle kendimden daha da tiksinmemle sonuçlanır. Eski bir tanıdığa, çoktan geçmişte bırakmam gerekmiş olan bir kıza -hiç ummadığım hâlde İnsta'sını bulunca- bir mesaj attım. Dönmedi. Ben olsam ben de dönmezdim aq. Hayır mesajı gördü de mi cevap vermedi yoksa okumadı bile mi onu da anlayamıyorum ki. Her gün o mesajı düşünüp kafayı yiyorum. Tanıdığım, bir zamanlar samimi olduğum (en azından ben samimi olduğumuzu düşünüyordum) birine mesaj atınca başıma gelen bu. Hiç tanımadığım birine nasıl İnsta'dan yürüyebilirim ki? Sadece bir fotoğrafı beğendikten sonra bir haftayı çıldırarak, yanlış anlamamasını umarak ("yanlış anlamak"tan kastımın ne olduğu konusunda da kendi kendimle tartışarak) geçiririm, kaldı ki tanışma mesajı atmak falan. Ya ben başka bir şey diyordum. Kafam çok dağınık. Bu yazı da o dağınıklığın ürünü zaten. Hah bak hatırladım, bir de akvaryum var. Normalde akvaryumun strese iyi geldiği söylenir, değil mi? Su sızdırıyor. Ya da sızdırmıyor. Emin değilim. Gözlem aşamasındayım. Hayatımdaki belirsizlikler yetmiyormuş gibi burada da gözlem aşamasındayım; ama bu gözlem aşaması beni diğerleri kadar rahatsız etmiyor. O niye? Çünkü bu, elimde olmayan şeylerin değil, tamamen kendi kararlarımın sonucu. Eğer akvaryum kurmamış olsaydım sızdırıp sızdırmayacağını görmek için gözlemlemem gerekmeyecekti. Bitkileri geri kumuna dikmekten bıkınca (Bir türlü akvaryumu "olması gerektiği şekilde" kuramıyorum ki... Bitkilerin tutunma süreci olmuyor, olamıyor. Geri kalan her şeyi kitabına uygun yapsam bile tam en kritik bir haftada, tamamen akvaryumun başında durmam gereken zamanda "Yürü kalk İstanbul'a gidiyoruz" deniyor. Aile evinde parazit gibi yaşayınca itiraz da edemiyorsun.) taşyünleriyle akvaryuma koymaya başladım. O da belli bir süre sonra suyu sarartıyor. Toxivec'le müdahale edip suyu berraklaştırmaya çalışıyorum ama pek işe yaramıyor. Bir süre gözlemleyip duruma bağlı olarak tüm bitkileri çıkarıp ayrı bir yerde tutundurmaya çalışacağım. Umarım gerek kalmaz. Ha bak yukarıda kuzen dedim ya, yaşıtım bir kuzenim var. Kız yakın zamanda evlendi, o beni çok kötü etkiledi. Hayır çünkü ilişki milişki işlerini -hem porno beynimin içinden geçip "romantik ilişki" ile "cinsel ilişki"yi aynı kategoriye almaya başladığı için hem de çevremde evlenen tek kişiler benden epey büyük kuzenlerim olduğu için- aceleye getirilecek bir şey olarak görmüyor, hâlâ zamanım olduğunu düşünüyordum. "Neye zamanın olduğunu düşünüyordun?" sorusuna bir cevabım yok. Sadece bir aciliyet, bir "Lan kaçırdık hayatı, şimdi ne bok yiyeceğiz?" hissi yoktu. Artık var. "Sevgili falan... Biriyle bir ara tanışırız herhalde ya." diye düşünüyordum (o zamanlar da birkaç kez uyumadan önce "Amına koyayım ne zaman tanışacağım lan, seksen yaşında mı? Kırkımdan sonra gelecek mutluluk da hiç gelmesin, siktirsin gitsin!" diye ağlamış olabilirim ama konu bu değil), artık bu şekilde düşünemiyorum. Niye? O bilgisayarda NSFW izlerini temizledikten sonraki bir haftada beynim çalışmaya, kalbim tekrar aşk dilenmeye başladı da ondan. Bu arada insanın kendisinin eli kız eline değmemişken yaşıt kuzeninin evlenmesi çok acayip bir duydu. En nefret ettiğim insanın bile yaşamasını istemeyeceğim bir kafa karışıklığına, geride kalma hissine neden oluyor. Bu arada bahsettiğim kuzenim hemcimsim değil, o şekilde düşünüp "Lan zaten istese birini bulamayacak kız mı var (en azından TR'de)?" şeklinde kendimi rahatlatmaya da çalıştım ama hiçbir faydası olmadı. Ben ne anlatıyorum ya? İşte bütün bunlardan, ne yazdığım hakkında en ufak bir fikrim olmayan, ne anlattığımı bilemediğim bu yazıdan da gördüğünüz gibi iğrenç hissediyorum. Kafam dağınık, darmadağınık. Hayatımdan bile daha dağınık. Bir dağ başına yerleşip avcı-toplayıcı olarak yaşama fikri gözüme gitgide daha da çekici, daha da gerçekçi bir plan gibi gözükmeye başlıyor. Tabii zihnimin çift yönlülüğü, kararsız ruhum ve doyumsuz nefsim burada da devreye girip bana "Ejderin Mührü'nün düzeltilmiş versiyonu ne olacak? Ya anime, kitap? Yazmak, çizmek, okumak, izlemek, oynamak? Hadi her şeyi geçtim, takıntılı bir insansın. Orada tuvalettir, el yıkamadır işlerini ne yapacaksın? Ya kafein bağımlılığın?" şeklinde "o işin neden olmayacağına dair" geri bildirimler verip duruyor. Onların da amına koyacağım bir gün ya hadi neyse. Özellikle o sikik doyumsuz nefis yüzünden hiçbir şey yapamıyorum zaten. Aynı anda her şeyi isteyince tek birine odaklanmak imkansızlaşıyor. Ben şu an aşk mı istiyorum, cinsellik mi istiyorum yoksa tek istediğim bâkir/sevilmemiş (hangisi acaba, ondan da haberim yok) olarak ölmemek mi onu bile bilmiyorum. Gerçi bilgisayarı "temizledikten" sonra durum biraz daha netleşti, aşk istediğime karar verdim. Gibi. Kararlarım nadiren sabit. Fazlasıyla karamsar ve aynı derecede keskin olan dünya görüşlerimin aksine. Bu arada her şeyi aynı anda isteme sebebim de hiçbir şeyimin olmaması, böyle bir kısır döngü var. Mesela şu "aşk mı cinsellik mi" ikileminden gidelim. İkisini de hayatımda görmemiş olduğumdan ikisini de istiyorum, birini yaşasam belki sadece diğerini isteyebilirdim. O da belki. Bilmiyorum ki. Hayatta hiçbir şey kesin değil. Ya da bazı şeyler kesin mi? Kafam çok dağınık ve her zamankinden daha karışık, o yüzden her zamankinden daha kararsızım. Sonucunda da her zamankinden daha çok saçmalıyorum. Bunu da bir yere bağlayacaktım ama kafam gelecek kaygısıyla, belirsizlikle o kadar dolu ki son cümleyi nereye bağlayacağımı bile hatırlamıyorum. Ya o değil de eskiden, ben 15-16 yaşlarındayken otuz yaşındakiler koca koca adamlardı. Ben niye hâlâ çocuğum? Otuz olunca birdenbire mi oraya yükseliyorsun?

Delinin teki. Aile evinde hayatta kalmaya ve daha fazla acı çekmemek için umudu öldürmeye çalışıyor. Erdem Ö. Hayalî mahlasıyla kitap* yazdı, şimdi de yayınevlerinin yamyamlıkları ve doğrudan yayıncılık servislerinin onlardan da beter olması nedeniyle umarsızca bir çıkış yolu arıyor. Sadece birini yayımlatabildiği, onun hakkında da "Yayımlatmaz olaydım!" diye düşündüğü tüm kitaplarını yazdığı mahlası artık bloğunda da kullanıyor.

*Ejderin Mührü (ALMAYIN! Benim yazdığım kitap değil bu, editörün kafasına göre yaptığı değişiklikler ve hatalarıyla dolu bir saçmalık sadece. Halihazırda aldıysanız, düzeltme işini yaptıktan sonra bir şeyler ayarlayacağım. Eposta atın.)

4 Ekim 2025 Cumartesi

Sezon Sonu Anime Şeysi (Nesi?) ve Sezon Başı Anime Şeyi (Neyi?)

Şimdi, asıl konuya geçmeden önce "Niye bu iki yazıyı birleştirdin aq?" sorusuna cevap vermeliyim. Onun için de niye bir süredir bloğa hiçbir şey yazmadığımı söylemeliyim. Asıl sebep şu: Hayatımda kayda değer hiçbir şey olmuyor, zaten o yüzden devamlı fantastik okuyup fantastik yazıyorum ama diğer sebep de üç gün internetimin olduğu ama anime izleyemeyeceğim, iki hafta boyunca da internetimin olmadığı bir durumda olmamdı (Lan Elon, ne oldu bizim her yerden çeken sonsuz, sınırsız, sansürsüz internet işi?). Dolayısıyla sezon sonunu kaçırdım, bu yazıyı yazarken bir yandan da tamamlıyorum ama yeterince hızlı olamayıp sezon başına denk geldim. Dolayısıyla ayrı ayrı iki "makale" yazmak ya da karman çorman etmek yerine iki alt başlıklı tek yazıda bahsetmeyi tercih ettim. Sanki umurunuzda olacakmış gibi de bunu buraya böyle yazıyorum.

Önce sezon sonu:

Seishun Buta Yarou Daigakusei-hen hakkında denilebilecek fazla bir şey yok. Birinci sezonla aynı kaliteyi, durgunluğu, kafa karıştırıcılığı sürdürüyor. Gerçi bu sezon öncekilerden çok daha durgun ve gergin gibime geldi ama sadece ben öyle algılamış da olabilirim. Zaten bu durum benim için pek sorun da sayılmaz.

Tsuihousha Shokudou e Youkoso! Bu animenin... yani... Güncel olmasa siksen izlemezdim. Tamam son iki-üç bölümde toparlıyor (o lanet olası bölümün ardından toparlamadan mal gibi devam etse zaten bırakıp sırf buna 1 puan vermek için MAL hesabı açacaktım) ve önceki bölümlerde de birkaç hoş sahne var ama az buçuk toparlaması (gerçi hikaye kendi kendini öylesine bir sabote ediyor ki bundan daha fazla toparlaması zaten mümkün değildi) ve toplasan bir bölüm ya edecek ya etmeyecek güzel sahne için 12 bölüm buna katlanılmaz. Ha ben katlandım, güncel olduğundan bölümlerin arasında bir hafta veriyor ya? O bir haftada önceki bölüme sinirim hafif geçiyor, öyle izliyorum. Güncel olmasa daha üçüncü bölümde "Siktir lan, seninle mi uğraşacağım?" derdim.

Kaoru Hana wa Rin to Saku. Buna çıkmadan önce bile "en iyi romantizm" deniyordu ve izleyip bitirmiş biri olarak diyorum ki: "Evet, en iyi romantizm." Sırf son bölümde Tsumugi'nin "yok ben denizi kastettim, sahili kastettim, arkadaşlığı kastettim" diye kıvırmayıp itirafının arkasında bile yeter. Bu arada "en sevdiğim" demiyorum, "en iyi" diyorum, arada fark var. Bu farkı unutmayın, yazının devamında lazım olacak. Yoksa en sevdiğim romantizm animeleri içinde ilk ona bile girip girmeyeceğinden emin değilim, hatta belki ilk yirmiye bile giremeyebilir ama izlediğim net en iyi romantizm mi? Kesinlikle evet. Bak bu arada "romantik komedi" demiyorum, "romantik dram" da demiyorum, "romantizm" diyorum. Bunda komedi ve dram var ama romantizmi destekleyen unsurlar olarak var, birbirlerinin ya da romantizmin önüne geçmiyorlar. Romantik komedinin özeti "bu aslen bir komedi ama içine biraz romantizm de ekledik" cümlesidir (romantik dram için de "komedi" kelimesini "dram"la değiştirince aynı sonuç elde ediliyor), bu öyle değil, saf romantizm.

Jibaku Shounen Hanako-kun'un 2. sezonunu "hassiktirler"le, "Lan bu böyle komedimsi hafif tatlış anime değil miydi, ben mi yanlış hatırlıyorum?"larla izledim. Anime bambaşka bir şeye dönüştü ikinci sezonda. Kalite açısından daha iyiye gitti ve 3. sezonu da çıkarsa tabii ki izleyeceğim ama her zaman o 1. sezondaki SoL'ümsü anime olarak kalmasına da hiçbir itirazım olmazdı.

Summer Pockets'a zaten "sezon girişi" yorumu yapmıştım. Söylenebilecek bir şey yok, Key animesi işte. Sadece Key VN'sinden uyarlandığını söylemek bile zaten "spoiler" vermeye eşdeğer bir şey olduğundan (yeterince Key animesi izlediyseniz/VN'si oynadıysanız ne demek istediğimi anlamışsınızdır) daha fazla konuşmayacağım. Ama Umi'ye rota vermeleri hoşuma gitti (ve gotik kızın durumunu da asla tahmin edemedim), o yüzden bunu rahatlıkla "izlediğim en iyi Key animeleri" arasına koyabilirim. Dikkat ederseniz "en sevdiğim" demedim, "en iyi" dedim. Yazının devamında o farkın lazım olacağını söylemiştim.

Necronomico and the Cosmic Horror Show. "Hadi bir Lovecraft animesi daha yapalım." Ha güzel tabii ve bu kez parodi/komedi yerine nispeten ciddi bir iş olması (en azından Büyük Eskiler'in ciddi bir tehdit olarak ele alınması) da hoşuma gitti.

Silent Witch: Chinmoku no Majo no Kakushigoto. Herkes bu animeden "Bocchi the Witch" olarak bahsediyor, diyeyim, siz anlayın.

Yofukashi no Uta'nın 2. sezonu harbi muhteşemdi lan. Yeminle ağzım açık kaldı. Birinci sezon da çok güzeldi (zaten bir yerde gecedir, uyuyamamadır teması varsa onu otomatik olarak seviyorum; zira "gündüzleri zombi, geceleri vampir" olan bir insan evladıyım) ama ikinci sezon çıtayı apayrı bir noktaya taşıdı.

Ame to Kimi to da bayağı güzeldi. Bu tür animeleri seviyorum.

Yuusha Party wo Tsuihou sareta Shiromadoushi, S-Rank Boukensha ni Hirowareru: Kono Shiromadoushi ga Kikakugai Sugiru. "Kahramanın partisinden atıldım" serisi ama hiçbir olayı yok. Yani tamam bu tür animelerin doğasında vardır MC'nin kendini güçsüz olarak görmesi vs. de Llyod'unki bayağı kanser edecek seviyede. İşin en kötü yanı da bu anime, aslında güzel bir anime olabilirdi. Belki asla efsane olamazdı, belki her zaman "Öööf, yine geri zekalı kahramanın partisinden attığı OP karakter animesi" olarak kalırdı ama güzel bir anime olabilirdi. İnsanı kanser etmeyen, çerezlik izlenip sonra unutulacak bir anime olması, hatta kendi janrının (geri zekalı sözde kahraman tarafından partiden atılan, sonra kahramanın ebesininkini tersten gördüğü OP MC) iyi işlerinden biri bile olabilirdi ama artık uyarlama ekibi mi sıçıp batırdı yoksa zaten en iyi bu şekilde mi uyarlanabilirdi bilmesem de milletin söve söve izlediği, dişlerini sıkarak "Siktir git bit artık, 2. sezon gelse de siksen izlemem" dediği bir saçmalığa dönüştü.

"Mikadono Sanshimai wa Angai, Choroi". İzlediğim en iyi haremlerden biri. "İlla harem yapacaksanız böyle yapın amklarım" dedirtiyor insana. Normal bir harem animesinde olan nedir? 1. bölümde sarışın transfer öğrenciyle MC tanışır, 11 bölüm boyunca çocukluk arkadaşı didinir çabalar daima MC'nin yanında durur, arada MC'nin haremine yeni yeni kızlar eklenir, 12. (yani son) bölümde de ne alakaysa sarışın transfer öğrenci kazanır. Burada? Tüm kızlar eşit gidiyor. Kendi arkları var, gelişen hikayeleri var, MC'den bağımsız olarak var olabiliyorlar. MC'nin de kızlardan bağımsız kendi arkı ve gelişen hikayesi var, onlardan bağımsız var olabiliyor. Böylece ne oluyor? Sen son bölümde bu kızların hangisini kazandırırsan kazandır kimse ağzını açıp bir laf söyleyemiyor. En fazla "Şu karakter daha iyiydi, ben olsam onu seçerdim" ama MC'nin seçiminde hiçbir mantıksızlık, hiçbir tepeden inmelik, hiçbir "ben yaptım oldu", efendime söyleyeyim "bununla oldu çünkü bu ilk kız" zihniyeti yok. 2. sezon gelse tekte atarım mesela, ki çoğu harem animesi yarım da kalsa bana 2. sezonu istettirmez. Gelenlerin de çoğunu "Bu ne lan, ebesini sikmişsiniz hikayenin?" deyip anca yarıya kadar izlerim. Bu anime bana "2. sezon gelince de böyle devam eder, sıçıp batırmaz" hissini verdi. Ha bu arada muhtemelen karateci kız kazanacak (gerçi ben olsam tercihim net Miwa olurdu) çünkü ilk kız o karateciydi ama dediğim gibi burada bir mantıksızlık, bir tepeden inmecilik, bir ben yaptım olduculuk olmadığından buna hiçbir itirazım olamaz. Hatta Miwa'nın rakibi olarak giren o diğer kız kazansa ona bile olamaz çünkü onun da etkileşimleri, arkı, hem MC'den bağımsız kendi başına bir hikayesi ve kişiliği hem de onunla beraber ilerleyen bir hikayesi ve kişiliği var. Kritik nokta budur: Harem kızları hem MC'den büyük ölçüde bağımsız hem de neredeyse tamamen ona bağlı olan en az iki hikaye arkına sahip olmalıdır; böylece kimse "Ulan Yotsuba ne yaptı da kazandı?" diye sormaz. Özetle: "Harem böyle yazılır amk Haruba Negi'si, al şimdi Yotsuba'nı bir tarafına sok."

Witch Watch daha bitmedi ama harbi çok eğleniyorum lan. Bir de bir anda vurdu anime, hiç öyle "hype" falan yoktu, çıkar çıkmaz "Ooo, sen neymiş böyle ya?" oldu millet. Ben de dahil. Sonra da o kaliteyi koruyarak devam etti. Hele sırf "shounen" mangalarla dalga geçmek için ciddi ciddi manga içine manga sokan mangakaya ve bunu anime için openingi bile olan anime olarak uyarlayan anime ekibine çok büyük saygı duyuyorum. Ha o sahnelerden pek zevk almıyorum, sadece "otaku hoca-öğrenci ikilisi"nin hikayesi için gereklilik duyulan bir sıkıntı olduğu için katlanıyorum ama sırf bir taşşak geçme işine bu kadar ciddiyet katılması kesinlikle saygı duyulması gereken bir şey.

Isekai Mokushiroku Mynoghra. Senin Allah belanı versin. Dikkat edersen Tsuihousha Shokudou e Youkoso!'ya okumadığım belayı buna okudum. Neden? Çünkü tam bir potansiyel israfı amk. Bu anime de -aynı "partiden atılan beyaz büyücü" gibi- iyi bir anime olabilirdi, hatta kendi janrının en iyileri arasına bile girebilirdi. Kendi janrı dediğim de oyun-isekai ha. Basbayağı SAO'nun, Overlord'un, Log Horizon'un falan yanında kendine yer edinebilirdi. Ama onun yerine "Oha amk bunun en geç 3. bölümde olması gerekiyordu, ne demeye animenin yarısı bitene kadar beklediniz?" sorularıyla, "Ya şunun şurasını şöyle yapıversen her şey düzelecek işte"lerle geçen bir anime oldu. Yorumlara biraz baktım, "manga da çok iyi değildi ama anime iyice sıçmış batırmış" diyorlar. Bunun örneklerini daha önce gözlerimle gördüğümden (Isekai Nonbiri Nouka olsun, ki utanmadan aynı stüdyoya ikinci sezon yaptırıyorlar, Kenja no Mago olsun...) bu yorumlara inanmamam için hiçbir sebep yok. Belli ki manga da potansiyel israfı ama anime direkt potansiyeli alıp çöpe atmak. Kenja no Mago'nun durumu da aynı böyleydi bu arada: Manga tam bir potansiyel israfıydı ama anime potansiyeli alıp komple çöpe atmaktı. İsrafla çöp arasında çok ama çok büyük bir fark vardır, kesinlikle küçümsemeyin. Ha ama şu var, bu animeyi izlemek bana SAO'nun ilk sezonunun ilk yarısının ne büyük bir nimet, aslında ne kadar güzel bir anime olduğunu hatırlattı. Zaten bela okumamın diğer sebebi de o. "SAO sonradan mahvetti, biz baştan mahvedelim mi dediniz amklarım?" diye sövdüm bu sefer de.

Mattaku Saikin no Tantei to Kitara. Gintama'nın torunu olan absürt komedi animelerinden. Leyla ile Mecnun'dan beri absürt komedi bağımlısı olduğumdan tabii ki kahkahadan kırıla kırıla izledim.

Koujo Denka no Kateikyoushi... Bu (yani geçtiğimiz) sezonun "lolicon molicon ama tanısan çok kral adam" animesi. Bunlar bize hep Black Bullet'ın mirası. Bir de bir şogi animesi vardı ama bu animelerin MC'leri temelde Black Bullet'ın adını asla hatırlamadığım MC'sinin enkarnasyonları: Hepsi gerek görünüş gerek kişilik gerekse diğer karakterlerle etkileşimlerinde o karakterle aynı "şablonu" kullanıyor. Aynı ne kadar oyun-isekai kırması anime varsa alayının MC'sinin temelde ya Kirito ya da Ainz olması ve her otome isekai MC'sinin temelde Catarina Claes olması gibi. Bu arada çıkış tarihlerine bakmadım ama Black Bullet'ın MC'si de Kirito'nun "torunlarından" sayılabilir, o da temelde aslında aynı karakter. Bu arada evet, Black Bullet'ın hem ranobesi animesi SAO'nun ranobesinden, animesi de SAO'nun animesinden sonra çıkmış.

Watanare. Zaten ne zamandır bir yuri harem arıyordum, o yüzden çıkınca balıklama atladım. Gerçi bu dönem iki yuri haremimiz vardı ama diğeri SoL yurisi tadında, bu gerçekten yuri. Neyse, bunu zaten hemen hemen her halükarda izleyecektim ama yuri harem olmasının yanı sıra da epey eğlenceli olması (MC'nin tepkileriyle ve milleti dışadönük olduğuna inandırdığını sanmasıyla bol bol eğlendim) gözümdeki değerini inanılmaz arttırdı.

Futari Solo Camp. Kampçılık animesi, hafif de romantizm soslu. Başka da sözüm yok hâkim bey. Gerçi bu 24 bölümlük ve ben bu yazıyı 13. bölümde yazıyorum ama olsun, hazır yeri gelmişken araya sıkıştırayım dedim.

Game Center Shoujo to Ibunka Kouryuu... Yani, tek söyleyeceğim "Amk yaş farkı yapacaksan da en azından ya kız ya oğlan liseli olsaydı? Üniversiteli-ortaokullu romantizmi -ki çizim tarzı yüzünden o ortaokullular da ilkokullu gibi gözüküyor ama en azından üniversiteliler de liseli gibi görünüyor- ne lan?" Bu arada mizahı bayağı eğlenceli. Özellikle o "oyun turnuvası" bölümündeki klişe ötesi karakterler ve Lily'nin babası jknsknlsnl. Bunun "lolicon molicon ama tanısan çok kral adam" türünden animeler için bir parodi olduğunu düşünmek zevk almayı kolaylaştırıyor. Gerçi aslında parodi değil ama çok yakın. Konuyu "havalı abiye hayran küçük kız"dan ileri götürmemeleri ve çok fazla üstünde durmayıp daha çok karakterlerin neden saçmaladığını açıklamak için kullansalar da olası sonuçlara arada bir değinmeleri de hazmetmeyi kolaylaştırıyor. Gerçi son bölümde onu biraz deştiler ama...

Bad Girl. WataNare'de bahsettiğim "diğer yuri harem ama aslında yuri falan değil", sadece CGDCT'lerde hep olan altmetinlerin/göndermelerin abartılması. Zaten bu bütünüyle parodi. Tek bir türün de değil; yuri, CGDCT, "shoujo" hepsinin parodisi -ki yurilerde demografi değişebiliyor ama CGDCT'ler standart olarak "seinen"dir, tabii yine de istisnaları var.

Ruri no Houseki. Taş toplamayı seviyorum, CGDCT'ye bayılıyorum. Başka da bir şey dememe gerek var mı?

Kizetsu Yuusha to Ansatsu Hime'yi daha bitirmedim iki anime kaldı, o ikisinden de bahsedip yazıyı yayınlayacağım, biri de bu. Sonunu bilmiyorum ama başı olsun, konusu olsun, ilerleyişi olsun muazzamdı. Pek dikkat çeken bir anime değildi -belki gelecekte bir gün hak ettiği değeri görür- ama komedisi olsun, karakter etkileşimleri olsun aşşşşırı iyi. Aslında bunun -kimse beklemese de- listeleri alt üst etmesini bekliyordum ama çok fazla beklenen, halihazırda "hype"ı oluşmuş ve çıktığı gibi listeleri alt üst etmiş onca farklı animeye direnemedi muhtemelen. Bir de ilk bölümler nispeten "evreni ve karakterleri tanıyalım" tadındaydı, bu durum aslında doğal tabii ama bu tür bir anime için o bölümlerin temposu çoğu kişiye ağır gelmiş, "Arkadaşım bize komedi dendi?" tepkisi verilmiş olabilir.

City The Animation'dan inanılmaz Nichijou tadı aldım. Muhtemelen çizim tarzının da bunda payı var. Ve ne var, biliyor musunuz? Nichijou bana SoL'leri sevdiren animedir. Yok, değildir; ama izleyip sevdiğim ilk SoL'dür. SoL bağımlısı olmam daha sonraki bir döneme rastlıyor (o konuda sorumluluk daha çok Non Non Biyori'nin; "shounen"den bilmem neden uzaklaşıp başka şeyler ararken mecburiyetten SoL'lere sardığım bir dönemde Non Non Biyori'ye kafa atınca SoL bağımlısı oldum çıktım). Ki animenin başından beri kontrol edeceğim edeceğim hep unutuyorum, şimdi baktım, iki manga da Arawi Keiichi'nin işi. "Öyle mi lan acaba?" diye diye izledim zaten animeyi ama hep ayrı bir şey yüzünden kontrol etmeyi ihmal ettim.

Şimdi sezon başı:

Sozai Saishuka no Isekai Ryokouki. Ne zamandır "Ulan toplayıcı isekai'i nasıl olur acaba?" diye düşünüyordum, demek ki tek düşünen ben değilmişim. Bu durum bir yandan kötü (çünkü belki böyle bir şey yazardım, gerçi bir tane çıktı diye başka toplayıcı isekai'i yazılamayacak olsa bugün ortalıkta SAO ve Log Horizon dışında oyun-isekai animesi yoktu) bir yandan iyi (çünkü bir şey yazsam bile en azından ben hayattayken asla hiçbir şeye uyarlanmazdı, uyarlansa bile kesin başta ben olmak üzere tüm hayranları sinir edecek bir mallıkla uyarlanırdı). Bu arada daha ilk kısımdayım ama şimdiden eğlenceli. Kendisini isekai'kayan tanrıya "Lan bir dur, az önce ... mi dedin?" tepkisi veren MC'leri seviyorum. Diğer isekai MC'lerine kıyasla daha iyi oluyorlar. O değil de herif isekai değil hentai MC olarak reenkarne oldu lan, gözü yok kqandosalsfnm. Bir noktada eklenir diye tahmin ediyorum tabii, muhtemelen "tatlı partner"i saçlarının önünü kesecektir. Hatta bu doğrudan birinci bölümde yaşansa bile şaşırmam. Ki eklendi ama hiç tahmin etmediğim bir yöntemle. Adam kafasını kaldırınca gözü çıktı jkwanfoslf. Olm çok iyi lan. Uzun zamandır bu kadar eğlendiğim bir isekai izlememiştim. İsekai da yeniliklere kapalı veya yenilik yapacağız diye MC'nin anasını ağlatman gereken bir tür değil, bu anime işte bunu kanıtlıyor.

Mushoku no Eiyuu: Betsu ni Skill Nanka Iranakatta n da ga. Bu "özelliksiz başlayan MC" türünden de gına geldi artık. Halbuki çok fazla yapmadılar, bir beş tane falan izledim, iki tane de henüz izlemesem de bu türde olduğunu bildiğim anime var ama her nedense gına gelmiş gibi hissediyorum. Bunun ilk bölümüne bir şans vereceğim ama ciddi anlamda beni şaşırtacak kadar iyi bir anime değilse -ki bu janrdan beklentilerim aslında pek de yüksek sayılmaz- muhtemelen izlemem. İşin komiği isekai olsa muhtemelen izlerdim. A Gatherer's Adventure in Isekai'ın TRAnimeİzle'deki yorumlarında da dikkat çekmişler, isekai'lara biraz daha hoşgörülü yaklaşıyoruz. Tsuihousha Shokudou e Youkoso! ve Yuusha Party wo Tsuihou sareta Shiromadoushi isekai olsaydı muhtemelen benden küfür yemezlerdi mesela, özellikle ikincisi gayet zevkle izlediğim bir seri olurdu. Bu arada MC'nin, ablasının (gerçi hem kişiliği hem de görünüşü daha çok küçük kız kardeşler tarzı) ve anne babasının kişiliği bayağı hoşuma gitti. Adını unuttuğum ama başkarakterinin adı Ivy olan "yıldızsız kız" animesindeki gibi "aaa senin sınıfın yokmuş, siktir git piç" yapmazlar umarım. Çünkü o animede de ailenin kişiliği başta böyleydi, sonra bir anda oe.ye dönüştüler. Güzel, burada aile iyi. Muhtemelen izlerim. Bu janra dair beklentilerimi aşmak işte bu kadar kolay. Yalnız MC'nin kişiliği harbi acayip iyi lan. Bölümün başından beri "zerre sikimde değil" şeklinde takılıyor, "sen sınıfsızsın" denince "he öyle mi?" deyip şaşırma emaresi bile göstermedi duygusuz pezevenk alnfsnldvngsklds. Bu arada yaşıtları/arkadaşları MC'yi hafif ezikliyorlar ama Ivy'nin animesinde ya da benzerlerinde olduğu gibi "Oha oç direkt karakterin kolunu bacağını kesip ölmeye terk etseydin, böyle az oldu?" seviyesinde değil, o yaşta çocukların normalde yapacağı gibi "benim babam senin babanı döver" kıvamında ve MC de bu eziklemelerde/sataşmalarda biraz kendi kaşınıyor, o yüzden anime bu tatlış hissi koruduğu ve bu şekilde mantıklı bir olay örgüsü sürdürdüğü sürece izleyeceğim. Bir de yorumlarda da dikkat çekilmiş ama ilk bölümdeki kızıl eleman kesin aslında kız, hatta tam olarak kapaktaki ve endingdeki kızıl hatun. O değil de MC'nin adı Arel, anasının adı da Farah. Türkiye'de mi geçiyor lan bu hikaye kjawdbakwf? "Emily Brown" gibi "American Name Generator"den çıkma isimlerden iyidir gerçi. Lan o değil de kapaktaki sarışın kız (2. bölümde geldi, neyse ki pek bekletmedi; bazı animeler var, kapaktaki bir karakteri 10. bölümde anca çıkarıyor mk) ne eğlenceli bir karaktermiş. Ve arabacının uyardığı "pek de tekin olmayan loncalar"ın "Axis Order" olmasını da asla beklemiyordum jksfndoısld (bu espriyi anlamak için KonoSuba bilmek gerekiyor).

"Let's Play" güzel ama bir sorunu var: Amerika'da geçiyor. "Amerika'da geçmesi neden sorun ki?" diye sorabilirsiniz tabii, hakkınızdır. Animenin Amerika'da geçmesinin hiçbir olayı olmadığı için sorun. Şirket bildiğin sömürücü Japon şirketi mesela (bizde de daha az kazanan muadilleri var), yani sırf yazar karakterlerinin Amerikan olmasını istediği için Amerika'da geçiyormuş gibi bir havası var. Ama karakterlerin Amerikan olmasının da bir olayı yok. Hepsi dümdüz Japon arketipleri. Hayır yani ya şu seriyi dümdüz Japonya'da geçir ya da azıcık Hollywood, Netflix falan izle de Amerikan arketiplerini kullan. Arka plan Amerika, karakter adları İngilizce ama mantık, olay örgüsü, arketipler vs. komple Japon olunca olmuyor. Neyin peşindesin amk? Gerçi Netflix izlenmiş, fark etmedim değil; ama yine o beyanın, o karakterin kızgınlığının da hikaye bu çağda, bu teknolojinin içinde köküne kadar ataerkil kalmayı becerebilmiş Japonya'da geçse bir anlamı olacakken Amerika'da SJW'ler topa tutar lan o şirketi. O yüzden diyorum "hikayenin Amerika'da geçmesi sorun" diye. Yani resmen yazarın Amerikan fantezisi/fetişi varmış, bu şekilde kendini tatmin etmiş, yoksa ortalama bir isekai'de bile güya Amerika'da geçen bu seriden daha çok Amerikanlık var. Bu arada MAL'da "source"da "other" yazıyor amk. "Other" ne lan? "Original" değil ha, "other". Manga değil, LN değil, VN değil, ne peki? Other ne o'l'm? Gerçi animenin başında "bilmem kimin orijinal hikayesinden" gibi bir şey yazıyordu ama... "Other" ne lan? Yalnız bu serinin "Amerikan eksikliği" daha bölümün yarısı olmadan asabımı bozmaya başladı, sırf bunun için animeyi bırakasım var. Hayatımda daha az Amerikan bir şey görmemiştim amk ya. İşin komiği bu Amerikan bir "webtoon"dan uyarlamaymış. Amk o zaman niye her yanda Japon arketipleri dolu? Tamam ben de anime izleyen, manga, manhua ve manhwa okuyan biri olarak yeri geldi mi bu arketipleri, yeri geldi mi de Amerikan olsun Avrupalı olsun arketipleri kullanıyorum ama burada bir ortam ve işleme sorunu var. Şuradan sayfada bul veya tarayıcınızın ona denk seçeneğiyle "America" ve "Japan" diye aratırsanız beni tam olarak neyin rahatsız ettiğine diğer kişilerin de dikkat çektiğini görürsünüz. Ah, tamam, bırakıyorum. Bu saçmalığa daha fazla katlanamayacağım. Bu arada yazar Amerikan olduğundan yeni teorim: "Tam bir anime yazmak istemiş ama bir şeyleri batırmaktan korktuğundan mecburen Amerika'da geçirmek zorunda kalmış." Böyle düşününce her şey mantıklı hâle geliyor. Yine de izlemeyeceğim. Lanet olsun, eğer bana Amerikan vereceksen Amerikan izlekleri ("trope") de vermelisin. Yok eğer vermeyeceksen buna dair bir açıklama sunmalısın.

Watashi wo Tabetai, Hitodenashi. Durgun bir anlatıcı -ki bu tür animelerde geleneksel olarak kendisi aynı zamanda MC olur- tarafından anlatılan durgun anime. Bayılırım. Bu arada "durgun anlatıcı MC'ler" Hikigaya Hachiman'ın, bu anlatıcıların animelerini de aynı şekilde durgun bir hâle getirmesi de Hyouka'nın bizlere mirası. O zamandan beri herkes "Nasıl hem karakteri hem de hikayeyi daha da durgunlaştırabiliriz?" diye yarışıyor, sonucunda da Seishun Buta Yarou gibi -ki MC'si Hikigaya Hachiman etkisinin en net görülebildiği karakterlerden biridir, animenin kendisi de Hyouka etkisinin en net görülebildiği animelerden biridir-, "Watashi wo Tabetai, Hitodenashi" gibi, şu an adını hatırlamadığım ama izlerken çok sevdiğim başka birtakım animeler gibi -özellikle biri cidden muhteşemdi ama adını hatırlayamıyorum; çünkü çevirisi kendilerinin asla çevirmediği serileri çeviren TRAnimeİzle'ye laf atan amk Türkanime fansubları tarafından iki yılda tamamlandı- muazzam işler ortaya çıkıyor. Bu anime üstüne bir de yuri. Yalnız "yaz hüznü" animesini sonbaharda çıkarmaları da bir acayip olmuş. "Yazın tutmaz, millet sonbaharda hüzünlenmeye yer alıyor. Hem zaten karakter kışçı." diye bir konuşma geçti herhalde aralarında. Ya da "Oğlum manyak mısın, Summer Pockets'ın olduğu yerde yaz hüznü animesi mi çıkarılır lan? Biz en iyisi sonbaharı bekleyelim." demiş de olabilirler. Key animesi dediğinin sırf Key animesi olduğundan daha çıkmadan bile belli bir kitlesi olur çünkü. Hoş anime tam olarak yazda geçmiyor, yazın sonlarına doğru geçiyor (tatil bitmiş, okullar açılmış), o yüzden de sonbaharı tercih etmiş olabilirler. Gerçi tatil bitmiş dedim ama henüz başlamamış da olabilir, yani anime yazın başında da geçiyor olabilir; ama öyle olsa dediğim gibi "Ulan niye yazın çıkarmadınız?" tepkisi verir millet. Ben bizzat verdim mesela. Bu arada bu psikolojik korku mu yoksa doğaüstü korku mu pek anlayamadım. Gerçi hangisi olursa olsun izleyeceğim. Tamam, doğaüstü korku olduğu ilk bölüm bitmeden netleşti (MAL'da da yazıyormuş zaten ama TRAnimeizle'deki taglar arasında yoktu).

Towa no Yuugure de durgun bir anlatıcı tarafından anlatılan durgun bir anime ama fazla depresif. Tamam "Watashi wo Tabetai, Hitodenashi" de depresif ama bu aşırı. Bir de aynı gün çıkıyorlar. Tek günde böyle iki animeyi birden kaldırıp kaldıramayacağımı bırak, tek dönemde bile kaldırıp kaldıramayacağımdan emin değilim. O yüzden başka bir zamanda (yarın falan) tekrar şans vermek üzere bu animeyi şimdilik görmezden geleceğim.

Akujiki Reijou to Kyouketsu Koushaku. Yeni "canavar eti manyağı"mız hayırlı uğurlu olsun. Bu tür bir anime için komedi dozu biraz az gibi yalnız; çünkü konu başlı başına absürt olunca onu "ciddi oynamaya" kalkarsan işler saçma sapan bir drama dönüşüyor. Bu anime şu an o ikisinin ortasında: Ya komedi dozunu arttırıp -ki çok arttırmasına da gerek yok, iki gıdım arttırsa yeterli- yoluna girecek ya da iyice drama düşerek "Hayatın acı gerçeklerini yaşadığımız yetmiyor, bir de senden dinliyoruz." tepkisiyle birçok kişi tarafından siktir edilecek. Tamam, güzel, komedi dozunu bir tık arttırdılar ve anime yoluna girdi. Bu arada orada belinde kılıç olmayan herif yok ama tek bir tanesi canavarla savaşacak kadar adam. O da tabii ki MC'nin -müstakbel- kocası. Çünkü bu temelde bir "shoujo".

"Potion, Wagami wo Tasukeru"nun bilgisayar animasyonları çok rahatsız ediyor. Göz kanatan CGI seviyesinde değil ama yapaylık sallantısından hoşlanmıyorum. Ki onu da "görüntü durgun olup yapay görünmesin" diye ekliyorlar ama daha da batırıyor. Yani tamam bu yöntem daha kolay, daha ucuz ve daha bir sürü şey, anlıyorum ama yine de... Ama animasyonların dandikliği dışında ciddi bir sıkıntısı yok. Ve isekai. Sonuç? İzlerim ben bunu. Bu arada isekailanmaktan şikayetçi olan karakterler beni gıcık ediyor (Subaru, Kazuma ve Naofumi hariç. O üçü ne kadar ağlansa hakları.). Lan kaç kişinin hayali o, haberin var mı?

Bukiyou na Senpai. Ofis romantizmi SoL komedi. İzlememe ihtimalim yok, izleyip de beğenmeme ihtimalim yok denecek kadar az. Ama Kannawa cidden muhteşem bir karaktermiş ya. Dışarıdan görünenle içinin bu kadar farklı olması eknfolegjopsfşx. Bilerek de yapmıyor ha aslnww. Süper lan.

Yano-kun no Futsuu no Hibi. "Başına gelmedik kalmayan sakar oğlan x onun için endişelenen nazik kız". Nasıl, tanıdık mı geldi? Shikimori-san mı? Ama değil. Böyle yazınca evet, bana da "İzledik biz bunu, Shikimori-san işte?" gibi geliyor ama harbiden alakası yok. Yani erkek MC'nin dünyanın en sakarı -ki Shikimori-san'daki düz sakarlık değildi, bayağı lanetlenme seviyesinde şanssızlıktı- kadın MC'nin onu koruyacak kadar nazik olması ve bunun bir romantik komedi olmasını saymazsan alakası yok. "Ulan geriye ne kaldı?" diye de sorulabilir tabii. Bu, aslında biraz da her oyun-isekai kırması animenin temelde SAO ve her epik fantezinin de temelde LOTR olması gibi bir şey. Teker teker sayınca "Lan bu aynı hikaye?" diyorsun ama izlerken/okurken gözüne batmıyor, zihninde onları ayrıştırıp farklılaştıkları kısımlardan zevk alıyorsun. Kahramanın Sonsuz Yolculuğu gibi bir mevzu esasen. O değil de kız sırf eleman "naziksin" dediği için bir anda âşık oldu lan kwensoelsd. İşte romantik komedi izlemeyi bu yüzden seviyorum ve romantik komedilere bu yüzden gıcık oluyorum. Gerçek hayatta ağzınla kuş tutsan bile kimse âşık olmuyor. Yalnız Shikimori-san'daki Izumi'yi (erkek MC) seslendiren adam buradaki Yano-kun'un da seslendirmeniymiş dsnoıesdo. Muhteşem lan. Tam bir meta-seiyuu.

28 Haziran 2025 Cumartesi

Durum Raporu: "Olmayacaksa En İyisi Olmasın", Anime Falan ve -se-/-sa- eki...

Bak, son zamanlarda şöyle bir düşünsem var: "Keşke bütün gün evde oturup anime izlememe ve kitap okumama izin verecek, nazik, zengin, tercihen bana âşık -ve tercihen benim de ona âşık olduğum- bir kızla evlensem." Bu düşüncenin sebebi ne? Kökeni yalnızlık, ben sebepten bahsediyorum. Sebebi de çok farklı değil. "Amk zaten hiçbir kızın yüzümüze baktığı yok, bundan sonra da bakmaları için bir sebep varmış gibi görünmüyor, bakmayacaksa bari böylesi (var olamayacak kadar iyi olanı) bakmasın." algısı. Evet, algı. Bu bir düşünce değil, bilinçaltında kendiliğinden oluşan ve benim onu fark edebilmek ve ne olduğunu anlayabilmek için düşünmemi gerektiren bir algı. Hani eskiden, Facebook hâlâ her yapay zeka üretimini gerçek sanan, dolandırıcı olmayı bu şartlarda her nasılsa hâlâ var olmayı başarabilen gururuma yedirebilsem çok rahat en azından haftalık market alışverişimi (donmuş yemek + abur cubur + içecek) çıkarabilecek kadar parayı üzerlerinden kazanabileceğim dayılara ve Twitter'daki geri zekalı, aşırı duyarlı -ama duyarı her nedense (!) kendisine kadar olup ellerinden gelse "Türkiyeli" (Kendi tabirleri. Türklere dayatırken iyiydi değil mi?) olanları Türklere, Amerikan olanları beyaz Amerikalılara (bildiğin İngiliz) soykırım yapmadan önce bir saniye bile düşünmeyecek- kitleden tiksinen kara mizahçılara bırakılmadan önce, Twitter henüz yeni ve bugünkünden daha katlanılabilir bir yerken oradan çıkmış şöyle bir espri vardı: "Sahibinden'den Bugatti falan bakmaya başladım. Madem alamayacağım, en iyisini alamayayım." İşte benimki de o mantık. Olmayacaksa da bari en iyisi olmasın.

Takopii no Genzai diye bir anime başlamış. Çok güzel anime ama kalbim kaldırır mı emin değilim. Birinci bölümü bile zar zor tamamladım. O değil de Haziran'ın son günlerinde yayına giren anime mi olur lan? Hadi pazartesi veya pazar yayına girse anlayacağım ama bir de cumartesi, gecenin bir yarısı? Gerçi gecenin bir yarısı olması bu anime için normal de (Seinen SoL animelerin alayı gecenin üçünde yayınlanıyor. Shounenler de okuldan çıkış saatinde. SoL'lere laf eden ergenlere duyurulur.) cumartesi lan? O da 00.00'dan sonrasını cumartesi sayarsan cumartesi ha, yoksa bildiğin cuma yani. Böyle bir tane daha var, beklediğim ama adını unuttuğum, o da 29 Haziran'da çıkıyor.

Bu arada anca çakma dandik shounenler izleyen, SoL Seinen'den nasibini almamış geri zekalılar beğenmemiş ama bu yaz sezonu fena geliyor. "Bu yaz çıkacak" haberini görüp de beklemediğim sadece iki-üç anime var. Bu yazın çıkacakların alayı için de her nedense 4-5 Temmuz tarihleri belirlenmiş. Tam da internet erişimim olmayacak olan zaman... Bazen dünya bana karşı kurulmuş devasa bir komplo mu diye merak etmiyor değilim. En azından bu sikik şanssızlığımın bir nedeni olduğunu öğrenirsem rahatlardım ama zaten "Dark Truman Show"da yaşadığımı öğrenmeyi bekliyor değilim ve "Hayattaki bütün şansımı belli bir şeye mi harcadım acaba?" sorusu için de artık pek umudum olduğu söylenemez.

Bu arada TRAnimeİzle'de Your Forma bölümleri görüyorum. Lan bu anime bitmemiş miydi? İzledim bitti diye hatırlıyordum ben? Türkanime'den mi izleyip bitirdim? Bir noktada "Ya siktir git, yeter lan. İzlemiyorum bunu." mu dedim? Ama desem hatırlardım sanki. Hatırlamaz mıydım? Olumsuz duygulara daha çok takılan bir zihnim var (Ruminatif kişilik. Allah onun belasını versin.), o yüzden bu animeye siktir çeksem hatırlardım diye düşünüyorum. Türkanime zaten daha hızlı çeviriyordu*, o yüzden acaba onlardan izleyip bitirdim mi? Ya da ikinci part başladı da ben keriz gibi olduğum yerde kaldım mı? Bazen partları farklı sezonlar altında yayınlamıyorlar/kategorize etmiyorlar çünkü. Mesela Gintama'nın ilk sezonu kendi içinde altı mı ne parta ayrılıyor, izleyeli çok zaman oldu, şimdi net hatırlamıyorum kaç part olduğunu ama onu -benim gibi- güncel olmadığı bir zamanda izlerseniz elinizde Gintoki'nin birden fazla sezon olduğunu, birçok bölümün final olduğunun iddia edilip sonra "Taam taam sezon finali" dendiği tek bir sezon olur, siz de ona tek bir sezon gibi muamele yaparsınız. Bugünlerde her partı ayrı bir sezon sayıyorlar (anime sitelerinde sezon 2 part 3 diye tabirler görmek artık alışıldık hâle geldi) ama belki bu durum Your Forma için geçerli değildir. Gerçi bir dakika lan, Seicode'dan izliyordum ben bunu, nasıl Türkanime daha hızlı çevirebilir ki aq? Gerçi Seicode'un Türkanime'ye önce yükleyip TRAnimeizle için birkaç günden bir haftaya kadar bölüm geciktirdiği bir dönem olmuştu (Türkanime'ye de yükleme yapmaya başladıkları ilk zamanlar), hatta bazı serileri direkt TRAnimeizle'ye yüklememişlerdi bile, acaba ona mı denk geldi? Garip...

*Tek kriterim hız değil bu arada, doğru çeviri için birkaç gün beklemeye razıyım. Mesela Asyaanimeleriizle, Hibi wa Sugiredo Meshi Umashi'yi (ilkbahar sezonunda Zatsu Tabi: That's Journey ile beraber favorimdi, gerçi Zatsu Tabi'nin aksine son bölümü henüz yayınlanmadığı -yayınlandıysa bile çevrilmediği- için hâlâ favorim) TRanimeizle'den daha hızlı çeviriyor ama bunu yaparken bildiğin alabalığa "kömür balığı" demek gibi garabetler de ortaya çıkarıyor. Nasıl becerdiklerini ben de çok merak ediyorum çünkü Türkçeye "kömür balığı" diye çevrilen balıkla (walleye, coalfish) alabalığın İngilizce adlarının (trout, salmon) hiçbir alakası yok, direkt Japoncadan çevirdiler desek Japonya'da "walleye" (Sander vitreus) ve "coalfish" (Pollachius virens) bile yok. Walleye sadece Amerika kıtasındaki göllerde, coalfish de sadece İngiltere'yle Amerika arasındaki okyanusta (hani halk arasında Atlas Okyanusu dediğimiz yerin kuzey sularında) bulunuyor. Zaten coalfishi anladım ama walleyein çevirisi tam olarak nasıl kömür balığı olabiliyor, anlamadım gitti. Asıl konuya dönersek: Doğru çeviri için bölümün birkaç gün gecikmesine razıyım, hatta hiçbir gerekçe olmadan bir hafta kadar gecikmesine bile razıyım ama bölümü bir ay -hatta daha fazla- geciktiren her fansub koca bir siktiri ve "Çevirmeyecekseniz biz çevirelim diyeceğiz ama Puzzle denen hıyarların Kekik'e yaptıklarını ve Kirigana Fairies'in durduk yere kendilerinin çevirmediği, çevirmeyi de asla düşünmedikleri serileri çeviren bir siteye laf atmasından görüldüğü üzere akıllanmaya niyetiniz olmadığını biliyoruz." laf sokuşunu hak ediyor.

Bak, Türkçede "isimden ve fiilden fiil yapan -se- eki" var. Bu ek istek anlamıyla fiil yapıyor, yani aslında dilek-şart kipinin başkalaşmış hâli. Zaten ikisi de -se/sa. Gerçi dilek-şart kipi -se/-sa, bu ek -se-/-sa-. Günümüz Türkiye Türkçesinde yalnızca "susamak = su istemek, su içmek istemek" kelimesinde korunmuş, bir de susamak kelimesine göndermeyle türetilmiş çaysamak falan gibi sözcükler var. Hah işte, bu çaysamak kelimesi kulağa bir garip geliyor ve zaten halk etimolojisiyle (istisnaları olan bir kuralın genelleştirilmesinin özel bir adı vardı ama aklıma gelmiyor) sonradan türetildiğini kimsenin inkar edemeyeceği bir kelime ama aslında bu hatalı bir kullanım değil. Divan-ı Lügati't Türk'te "öpsemek: öpmek istemek" diye bir kelime var örneğin. Yani bu kip/ek/bu şey artık her neyse eskiden Türkçede işlek bir yapıymış ama geriye bir tek susamak kelimesi ve susamak kelimesinden tersine mühendislikle, zaten var olan ama gömülmüş kalıbı yeniden icat ederek türetilmiş kelimeler (Bkz. Çaysamak. Birkaç tane daha vardı da aklıma gelmiyor.) kalmış. Bu arada bu kip/ek/her ne haltsa kesin fiilimsidir. Bugüne kadar Türkçede "Bu ne sikik kalıp lan? Kategorisi ne bunun? Arayınca etimolojisini bile bulamıyoruz, anca kökünün etimolojisiyle yetiniyoruz?" dediğim ne varsa alayı fiilimsi çıktı. İsminde bile hayır yok: Fiilimsi. Hani "fiil diyeceğim ama dilim varmıyor" veya "fiil gibi ama tam fiil gibi de değil" gibisinden.

Delinin teki. Aile evinde hayatta kalmaya ve daha fazla acı çekmemek için umudu öldürmeye çalışıyor. Erdem Ö. Hayalî mahlasıyla kitap* yazdı, şimdi de yayınevlerinin yamyamlıkları ve doğrudan yayıncılık servislerinin onlardan da beter olması nedeniyle umarsızca bir çıkış yolu arıyor. Sadece birini yayımlatabildiği, onun hakkında da "Yayımlatmaz olaydım!" diye düşündüğü tüm kitaplarını yazdığı mahlası artık bloğunda da kullanıyor.

*Ejderin Mührü (ALMAYIN! Benim yazdığım kitap değil bu, editörün kafasına göre yaptığı değişiklikler ve hatalarıyla dolu bir saçmalık sadece. Halihazırda aldıysanız, düzeltme işini yaptıktan sonra bir şeyler ayarlayacağım. Eposta atın.)

21 Haziran 2025 Cumartesi

Durum Raporu: TLR, "Yetmez ama Evet" vs. Ekşi, TCOAAL'ın Hıyar Kitlesi ve Daha da Mal Olan "Hater"ları, Pikselleri Sayılan 1080p

Şu aralar To Love-Ru izliyorum. Sebep? Görmek istediğim ama olup olmadığından emin olmadığım bir sahne vardı (neyse ki varmış) ama asıl sebep hayatımı kendi başıma daha fazla sikemeyecek noktaya gelmiş olmam. Peki ben bu yazıyı niye yazıyorum? Rito olacak kararsız, gevşek, mal oe yüzünden. Ben hayatımda bu kadar kanser eden, bu kadar pislik, bu kadar iğrenç ve yine de anlatının iyi biri olduğunda ısrar ettiği bir karakter görmedim. Rent-a-Girlfriend'in (Neden İngilizce adı? Çünkü Japonca adını asla doğru yazamam ve bu seriye gidip doğru yazılışını kontrol edecek kadar saygı duymuyorum, aslında hiç saygı duymuyorum.) Kazuya'sı (bu muydu lan MC'nin adı?) bile Rito'dan iyi. En azından anlatı Kazuya malının mal olmadığında ısrarcı değil, bunu kabul ediyor. Rito'nun ne kadar sinir bozucu bir karakter olduğunu şöyle anlatayım: To Love-Ru izleyicilerinin, hayranlarının vs. %99'u Haruna'dan nefret eder. Bunun mantıken Haruna'yla ilgili olduğunu düşünürsünüz, değil mi? Ama değil. Haruna evet animedeki en kötü kız, onca ilginç ("enteresan, garip, çılgın" anlamında ilginç, kadronun yarıdan fazlası uzaylı olunca böyle oluyor) karakterin arasında neredeyse kişiliksiz gibi kalıyor ve tasarımı da çok sade olduğundan başka türlü de izleyiciden ilgi çekmeyi başaramıyor ama o kadar nefretlik bir karakter değil. Peki o zaman millet neden Haruna'dan nefret ediyor? Rito olacak gevşek yüzünden! O saçma sapan tonladığı "Haruna-chan"ı -ki bölüm başına en az üç "Haruna-chan" garanti- duyduğum anda "Hay Haruna-chan'ının da senin de..." diye sövmeye başlıyorum. Rito ve Haruna'yla ilgili en büyük sorun da hikayenin bütün öncülünün içinden geçmeleri: Ya amına koyayım hangi 15-16 yaşındaki erkek hayatından "uzaylı saçmalıklarının" defolup gitmesini ister ki? Ben o yaşta "Keşke okulu şeytanlar ele geçirse amk." diye hayal kuruyordum (9 yaşında uyumayıp gizli gizli korku filmi izlemenin zararları). Bak, Rito'nun ne kadar zararlı bir karakter olduğunu şöyle anlatayım: Bu göteleğin gevşekliği yüzünden ilk sezonun son iki bölümünde dünya göte geliyordu. Anlatının Rito'yu övmesini de şöyle anlatayım: Kimse bu ite "Amına koyayım, senin sikik kararsızlığın yüzünden dünya göte geldi. Siktir git, koşup ulaş şu amına koyduğumun uzay gemisine." demiyor. Bu arada diğer karakterler gaza getirmese uzay gemisine koşacağı falan da yoktu ha, evde mal mal kendine hayıflanacaktı yavşak. Deviluke kralı "Uzay gemime bir gün içinde ulaş, yoksa dünyayı sikertirim." diye tüm dünyaya canlı yayın yapmış, bu mal "Nasıl ulaşırım, ne yaparım da dünya göte gelmekten kurtulur?" diye düşünmek yerine (onca bölüm boyunca "Ulan bu adam bir numara derken ne demek istedi acaba?" diye düşünmek yerini ağzını yaya yaya "Haruna-chan" demekle meşgul olmasa hiç böyle bir şey yaşanmayacaktı bu arada) parkta Haruna'yla falan buluşuyor. Haruna senin de ayrıca kafanı sikeyim, orada sanki ertesi gün dünya yok olmayacakmış gibi mal mal konuşuyorsun.

Bak geçen bomboş Ekşi'de takılırken yetmez ama evet başlığına denk geldim. Yetmez ama evetçilerin şöyle bir iddiası var: "Bizi her fırsatta linçliyorsunuz." Şimdi bu aslında doğru ama hiç sizi savunamayacağım. Herifler daha sorunun ne olduğunu bile anlayamıyor. Yetmez ama evetçilerle ilgili sinir olunan şey yanılmış olmaları değil. Herkes hata yapabilir sonuçta. Yetmez ama evetçilerle ilgili olan sorun "Yanılmışız, hata yaptık" deyip kenara çekilmek yerine hâlâ mal mal konuşup kendilerini aklamaya çalışmaları. Kendilerini öyle sinir edici bir şekilde ve neden laf edildiğini hiç anlamadan savunuyorlar ki aynısı bugün olsa yine "yetmez ama evet" diye medyadan kafamızı sikecek bir profil çiziyorlar. Aaa pardon yapamazdınız, AKP önüne geleni "postal yalayıcı faşist" ilan ettiğiniz medyanın tamamını kendisine bağladı çünkü. Bir de bunları "Yea bunlar bir avuç kişiydi, ne kadar etkileri vardı ki?" diye aklamadan aklamaya çalışan var. O dönemde bütün medyanın bunların elinde olduğunu bilmesek yiyeceğiz. Nasıl İran'da mollalar iktidara gelir gelmez ilk olarak "insan hakları, özgürlük, bilmem ne" ayağına kendilerinin en büyük destekçisi olan sol liberalleri astıysa AKP de yetkiyi ele geçirir geçirmez bu konuda televizyonlarda, gazetelerde "yetmez ama evet" demeyen herkesi (düz "evet" demek de kesmiyordu bunları) "postal yalayıcısı pis faşist, darbeci oç" ilan eden sol liberalleri siktir edip medyanın tamamını -en azından tamamına yakınını- kendine aldı. Şimdi olsa yemez mesela, gerçekten "Ne etkileri var ki amk?" diye sorulabilir, ki soruluyor da. Medyada kafasına göre at koşturmaya alışkın olanlar internetten gelen tepkilere anlam veremiyor. O dönemler internet namına bir Facebook vardı bir Ekşi bir de forumlar. Twitter'ın, İnstagram'ın daha adını bile duyan yoktu.

Bu arada hazır şu an izliyorken TCOAAL'dan da bahsetmek istiyorum. Fandom geri zekalı o tamam, ona bir itirazım yok ama "hater"lar daha mal. Ya amına koyayım oyunda organ kaçakçılığından yamyamlığa, insan kurbanından çocuk katilliğine olmayan pislik yok ama milletin (=oyunu bir kez bile oynamayı denemediği gibi izlediği videodan da bir sik anlamayan malların) takıldığı tek yer ensest. Ya amına koyayım anneni şeytana kurban ettikten sonra etinden çorba yapıp içmek, yetmeyip abine de zorla içirmek veya çocuklarını organ mafyasına satmak (gerçi Ch1-Ch2 öyle anlaşılıyordu ama Ch3'te o konuda farklı, ebeveynleri nispeten sempatik gösteren başka bir açıklamaya geçtiler) nasıl ahlaki açıdan kardeşini sikmekten (tecavüz demiyorum bu arada, burada karşılıklı rıza var, ona dikkat edin, gerçi bakış açınıza -ve kaçırdığınız altmetne- bağlı olarak Ashley tacizci sayılabilir) daha kabul edilebilir olabilir amk? Bu arada onca pisliğin içinde MC'lerin yaptığı en masum şey de bu ha (ve o da hangi rotaları seçtiğinize bağlı olarak asla gerçekleşmiyor, sadece altmetin olarak kalıyor), hangi seçenekleri seçtiğinize de bağlı olarak Ashley kurban ettiği cesedi kamp ateşine atıp yanında marşmelov çeviriyor amk. Bunu yapmak ensestten daha mı kabul edilebilir? Hangi "evrensel" ahlaki ilkeye göre amk? Daha bu konunun "Evrensel ahlak ne amk? Gerçekten var mı öyle herkesçe kabul edilmiş bir ilke? Mesela 1960 yılında sıkıyorsa Onur Ayı yapsaydınız! Ayrıca bana eşcinsellik ile karşılıklı rızaya dayalı ensest arasında tatmin edici bir fark sunabilir misiniz?" boyutu var da oraya girersem konu uzayıp alakasız yerlere varacak, o yüzden kesiyorum. "Eşcinsellik ne alaka amk?" diye soran olursa: Böyle mal mal laf edenlerin %90'ının önüne geleni homofobik, ırkçı, faşist ilan eden tipler olduğundan emin olmam nedeniyle konuyu ısrarla oraya getiriyorum. Yoksa bana ne amk? Onun da rızası varsa (rıza olmayınca zaten tecavüz oluyor, karşındakinin kim olduğundan çok daha büyük bir sorun zaten konunun ortasına mıhlanıyor) ister hemcinsini sik ister akrabanı, kendi hayatımda yeterince sorun yokmuş gibi bir de sizin hakkınızda mı düşüneceğim? Gerçi şunu belirtmem lazım: Bu TCOAAL'da onca pislik varken, zaten oyunun ana öncülü "iki psikopat, sosyopat (ikisi bir arada) kardeş vs. onlardan daha iyi olmayan diğer pislikler"ken enseste takılma TR'ye özgü bir sorun değil, batıda da var ama orada bizimkilerin tam tersi bir profil bunu yapıyor, dinciler. "Batıda dinci mi var amk?" diyecek cahiller için bkz. Hristiyanlık. Var olan tek din İslam mı amk? Peki bizde niye bunu yapan dinciler değil (en azından ben öyle düşünüyorum)? Çünkü bizim dinciler henüz Facebook'taki kara mizah gruplarında ünlenmiş bir bilgisayar oyununu bilebilecek kadar teknolojiyle haşır neşir değiller, anca Ekşi'de mal mal başlıklar açıp Twitter'dan hakaret davası kovalasınlar. TCOAAL'ın adını bile duymamışlardır.

Bu arada üstteki konuların herhangi biriyle alakasız ama demeden geçemeyeceğim: "Çözünürlük" denen şey, bu teknolojinin geldiği (daha doğrusu gelemediği) nokta canımı sıkıyor, hem de çok sıkıyor. Amk eskiden 360p videolar bile cam gibiydi, 480p'ye "uzaylı" muamelesi yaptığımız dönemler oldu, şimdi 1080p'de bile pikselleri sayıyoruz. Ve ben 2025 yılında hâlâ bir Youtube videosunu takılmadan izleyemiyorum ama onun teknolojiyle veya onun gel(eme)diği yerle değil bizim gelemediğimiz, hatta ülkenin büyük bölümünün ısrarla uzaklaşmaya çalıştığı yerle ilgisi var.

Delinin teki. Aile evinde hayatta kalmaya ve daha fazla acı çekmemek için umudu öldürmeye çalışıyor. Erdem Ö. Hayalî mahlasıyla kitap* yazdı, şimdi de yayınevlerinin yamyamlıkları ve doğrudan yayıncılık servislerinin onlardan da beter olması nedeniyle umarsızca bir çıkış yolu arıyor. Tüm kitaplarını yazdığı mahlası artık bloğunda da kullanıyor.

*Ejderin Mührü (ALMAYIN! Benim yazdığım kitap değil bu, editörün kafasına göre yaptığı değişiklikler ve hatalarıyla dolu bir saçmalık sadece. Halihazırda aldıysanız, düzeltme işini yaptıktan sonra bir şeyler ayarlayacağım. Eposta atın.)

20 Mayıs 2025 Salı

Yoğun Stres Altında Durum Raporu

Son zamanlarda inanılmaz bir stres altındayım; eziliyorum, boğuluyorum, nefes alamıyorum. O yüzden olsa gerek şöyle bir karara vardım: Hayatım sikecek bir hatuna ihtiyacım var. Hayır çünkü hükümet de sağ olsun çok yardımcı oldu ama ben kendi hayatımı buraya kadar sikebiliyorum, daha fazlası olmuyor. Daha fazlası için dost kazığı olsun, bir yandan umut verip bir yandan "friendzone"da müebbet verecek hafif kaşar hatun olsun ekstra malzemeler gerekiyor. Hayır neden diyorum biliyor musun? Çünkü dibin de dibini görürsem belki bir şeyleri düzeltmek için motivasyonum olur. Aile evinde hayatta kalma mücadelesi veriyorum, işim yok, olsa da zaten %99,99 ihtimalle kölelikten farksız şartlardan ve aile evinde yaşamıyor olsam kiraya faturaya bile yetmeyecek bir maaştan fazlası olmayacak, kız yok (zaten birinin boşluğuna denk gelip benim gibi bir bitiği kabul etse de bu şartlarda maksimum bir aya terk edilirdim) ama en kötüsü bunları değiştirmek için en ufak bir motivasyonum yok. Niye motivasyonum yok? Çünkü inancım yok amk. İyi bir şey olmayacak, neden olsun ki? Sonuçta daha önce hiç olmadı. Bak en hasta olduğum da "iyi şeylerin olması için çaba harcaman lazım." olayı. E amına koyayım siktiğimin kötü şeyleri hiç çabalamadan kendi kendine oluyor, gelip yapışacağına yapışıyor ya? Adil mi bu şimdi? Hadi adaletini geçtim, mantıklı mı yani? Ayrıca iyi şeyler de isteyince gayet kendi kendine oluyor. Adı H, soyadı S harfiyle başlayan malum bir vizyonsuz, dedesi ülkenin en zenginlerinden biri olmasa DNA testi için "%99 eşleşme yeterli değil" diye sik sik konuşup hayatına dayak yemeden devam edebilir, her hafta başka başka hatunlarla takılabilir miydi? Bu herif hayatı boyunca bunun için çabaladı mı mesela? Sadece soyadı zaten neredeyse her kapıyı açmaya yetiyor mk.

O kadar sikmek, sikilmek falan demişken ben bu ana muhalefetin de kafasını sikeyim. Hadi Özgür Özel zaten başından beri Kılıçdaroğlu v2'ydi, bir tek pragmatistin önde gideni olan AKP* tarihindeki en malca hamleyi yaparak İmamoğlu'nu tutukladıktan sonra başından beri yapması gereken siyaseti nihayet yapmaya başlamıştı, "artık özüne döndü, o kadar dayanması bile zaten mucizeydi" diye yorumluyoruz ama İmamoğlu kadar "orta yolcu" biri bilmiyor mu bu "açılım v2" sürecine halkın birincisinden bile çok daha tepkili olduğunu** ve tahmin edemiyor mu bu gereksiz destek açıklamasının yarardan çok zararı olacağını? Hayır yani CHP'nin bundan elde edebileceği bir şey de yok. Bu durumun CHP'ye reel faydası net sıfır, hatta eksi bile olabilir. Sempatizan olmayan Kürtlerin çoğu zaten CHP'ye veya benzeri partilere oy veriyor, böyle sikik açıklamalara gerek duymuyorlar, sempatizan olanların da alayı ya DEM'e (ya da artık güncel adı her neyse) ya AKP'ye oy veriyor. Hani bu malca hareketi yalnızca iki şekilde anlamlandırabiliyorum: İlk ihtimal "Biz seçimi kazanmak falan istemiyoruz, ana muhalefet olmak bize yeterli." demek anlamına gelmesi, ikinci ihtimal doğru olmasını umduğum ama doğru olmasına -belki genelgeçer karamsarlığımdan, belki de ana muhalefetin işler tam iyi giderken olayı bombok etmek konusunda bolca sabıkası olmasından- pek de ihtimal veremediğim "Şimdi ben bu duruma laf edersem parti içindeki 'birtakım' klikler bana düşman kesilir, kazanana kadar şunlarla takışacak şeyler yapmayayım." düşüncesinden kaynaklı olması.

*Liberallerin, solcuların oylarına ihtiyacı olunca "Milliyetçiliği ayaklar altına aldık." deyip "yetmez ama evet" saçmalığına sebep olur, Kürtçülerin oyuna ihtiyacı olunca "açılım" adı altında terörist aklar, baktı ki böyle şeyler yaptıkça oyları eriyor "Kandırıldık!" deyip adı Milliyetçi diye başlayan partiyle ittifak kurar vs. Bir tek şu mülteci işinde oyları erimesine rağmen anlamsız bir ısrar içindelerdi, bir de son zamanlarda artık kazanamayacaklarını bildiklerinden olsa gerek verebildikleri kadar zarar vermenin, oyları erimeye devam etse bile ülkenin dibine döşeyebildikleri kadar dinamit döşemenin peşindeler.

**Çünkü birinci açılım sürecinde -en azından başlarda- "Hadi tamam, samimilerse neden olmasın?" bakış açısı makbuldü ama şimdi "Biz bu filmi daha önce izledik." Spoiler: Şehirleri cephaneliğe çeviriyorlar. Ayrıca "süreç", birincisinden çok daha iğrenç ve birincisinde olmadığı kadar bariz bir kötü niyetle yönetiliyor. Birincisi kötü niyetli değildi demiyorum, birincisinde kötü niyet bu kadar bariz değildi, yine sanki iyi bir şeyler yapmaya çalışıyorlarmış da yanlış anlaşılıyorlarmış, kendilerinde hiç suç yokmuş da her kötü sonuç sırf karşı tarafın kazık atması yüzündenmiş gibi davranıyorlardı (AKP'nin 20 yıldır başta olmasını ve halkın hem kendisinin destekçisi hem muhalif olan kesimlerini aynı anda gütmesini sağlayan taktik) diyorum, bu seferkinde rol kesmekle bile uğraşmıyorlar.

Bu sezonun animelerinden de bahsetmek istiyorum ama sezon başlayalı yaklaşık bir ay oldu, bitmesine de daha çok var (12 bölümlük bir anime ayda dört bölümden ortalama üç ay sürüyor; daha bunun 24 bölüm olanı var, daha uzun olanı var, standart olmayanı -13, 16, 25... bölümlük olanı- var...), o yüzden bu sezonun animelerinden bahsetmek saçmalık olacak.

Hem zaten bahsetsem ne anlamı var? Anlam yok, amaç yok, umut yok, hiçbir şey yok. Ot gibi yaşayıp hayatta kalma içgüdüme lanetler ederek yapayalnız geberip gideceğim. Şu alttaki imzamsı şeyde yazan iki linke bile nicedir girip bakmıyorum, sırf alışkanlıktan, yapmaya devam etmezsem zaten zorlukta bir arada duran benliğimin tamamen dağılacağından korktuğumdan ve yapacak başka bir şeyim -"daha iyi bir şeyim" demiyorum, "hiçbir şeyim" diyorum- olmadığından zerrece zevk almadan, en fazla iki üç saniye kendimi kaptırabilerek bir şeyler izlemeye, okumaya, yazmaya, oynamaya devam ediyorum. Artık ideallerime bile inancım kalmadı. Hayır bak yalnızlık derken sevgilim olmama durumundan bahsetmiyorum, bahsettiğim yalnızlık çok daha büyük: Amk bir aydır anam babam ve kurye dışında kimseyle konuşmadım, hatta videolar, fotoğraflar vs. dışında son bir aydır başkasını gördüm mü ondan bile emin değilim. Artık beynimi komediyle ve saçmalıkla uyuşturmak bile kâr etmiyor, omuzlarıma çöreklenmiş yorgunluğu umursamamayı bunca yıldan sonra artık beceremiyorum. Umudumu tamamen kaybettiğimde acı çekmeyeceğimi düşünmüştüm. Şimdi, şu anki durumumda, içten içe hâlâ arzum olduğunu inkar edecek değilim, sonuçta kim iyi bir şeyler olmasını istemez ki? Ama umut yok, hiç yok. Ve ben bomboş hissediyorum. Bu boşluk hissi her zamankinden fazla acıtıyor. Artık görmezden gelmeye, onunla yaşamaya alıştığım ve her şey mucizevi bir şekilde yoluna girse bile kalbimin karanlığında kalacağını kabul ettiğim acı değil bu, çok daha başka, çok daha güçlü, çok daha çekilmez ve nasıl görmezden gelebileceğim, nasıl biraz olsun aklımı ondan uzaklaştırıp başka şeyler yaparak benliğimi tamamen yıkılmaktan koruyabileceğim hakkında en ufak bir fikrimin olmadığı bir acı. Öyle bir acı ki karşısında ağlamayı bile gereksiz ve faydasız buluyorum, sıkıntıyla iç çekmekten başka hiçbir çıkar yol göremiyorum.

Delinin teki. Aile evinde hayatta kalmaya ve daha fazla acı çekmemek için umudu öldürmeye çalışıyor. Erdem Ö. Hayalî mahlasıyla kitap* yazdı, şimdi de yayınevlerinin yamyamlıkları ve doğrudan yayıncılık servislerinin onlardan da beter olması nedeniyle umarsızca bir çıkış yolu arıyor. Tüm kitaplarını yazdığı mahlası artık bloğunda da kullanıyor. Ha bir de şöyle bir çabası var, ilginizi çekerse: buymeacoffee.com/xayali (ve https://panel.roniapp.com/invitesignup/MTU0NTAz)

*Ejderin Mührü (ALMAYIN! Benim yazdığım kitap değil bu, editörün kafasına göre yaptığı değişiklikler ve hatalarıyla dolu bir saçmalık sadece. Halihazırda aldıysanız, düzeltme işini yaptıktan sonra bir şeyler ayarlayacağım. Eposta atın.)