Öne Çıkan Yayın

Beni Her Yerde Bulun (BU YAZI BAŞA İLİŞTİRİLMİŞTİR)

İletişim için: semender101@gmail.com Şahsi blog: E, burası zaten. ~Gerektikçe güncellenecektir.~

22 Temmuz 2019 Pazartesi

Cenaze Hazırlıkları İptal Arkadaşlar, Ölmedim!

Şu bahsedip durduğum 1-1,5 aylık işlerim bitti ve döndüm, bu da "ölmedim, oturuyorum" yazısı zaten. Ölmek demişken... Yapmak istediğim öyle çok şey var ki benim bir an önce zengin olmanın ve ölümsüzlüğün bir yolunu bulmam gerekiyor. Ya da bir an önce ölmem ki şu yapmak istediğim şeyler sinirimi bozup durmasın. Yapmak istediğim şeylerin bazıları klasik aktiviteler, bir yerleri dolaşmak, bir şeylerin tadına bakmak ve bir şeyleri görmek gibi. Bir kısmıysa -mesela kendime ait bir orman yaptırmak- günümüz şartlarında, çok zengin olsam bile aynı zamanda inanılmaz şanslı ve kısmen ölümsüz olmadıkça pek mümkün görünmüyor...

Hiç yaşamadığın zamanlara özlem duymak... Bu konuda yazmış mıydım? Nereden esti, diyecek olursanız anneannemlerin evi kentsel dönüşüme girdi, yeni binaya pek ısınamadım. Eskisi daha güzeldi bence... Ben biraz nostaljik bir insan olduğumdan herhalde, bir de rahat olduğum ortamın değişmesinden pek hoşlanmıyorum.

Önüme gelene hırlayasım var şu aralar, içimden hırlayıp duruyorum zaten. Neden böyleyim bilmiyorum...

Bu arada o okulun ta bir taraflarına koyayım ben, daha şef bıçağı nasıl tutulur onu bile öğretmemiş hıyarlar. Lafa gelince "biz şöyle öncüyüz, böyle iyiyiz" ama... Sonra "stajda öğrenirsin", niye okuyorum lan o zaman ben?

Kukriye kılıç diyebiliriz demişim, kafama sokayım. Yatağan dediğin elli-altmış santim, kukri otuz, neredeyse iki katı lan. Kukri bıçaktır, kılıç değildir.

"İşin neydi lan hıyar" derseniz, Dekamer'de gönüllülük yaptım bir süre ve sonrasında da bir hafta kadar ailemle tatildeydim.

Martin hıyarına -amma çok hıyar dedim lan- sesleniyorum: Lan oyunla moyunla uğraşacağına otur şu kitapları bitir. Gerçi onu da anlıyorum, aklında bir son var ama karakterler o sona ulaşmaktan çok uzak, hatta yaptıkları saçma sapan rastgele şeyler onları sondan daha da uzaklaştırıyor.

En iyi fikirler, yazamadığım sıralarda aklıma geliyor. Telefon yok, bilgisayar yok, kağıt yok... Çok gıcık bir iş.

Üniversite tercih edeceklere sesleniyorum: Bırakın üniversite sizi tercih etsin. Nasıl? Hem klişe hem iğrenç espri mi? Sensin o!

Hayır o değil izlemem gereken elli bin Youtube videosu, anime falan birikti... Mangaları hiç saymıyorum bak! Onlar hallolur bir şekilde de Gökçeada'da izleyemeyeceğim onları, bitmez onlar. Hay zaten daha izleme listemde bir sürü anime var, kitaplık şeysinde bir sürü almam -ve okumam- gereken kitap var. Dünyayı gezeceğim daha... (Tabii, bir yerlerden para bulursam gezerim.) Zaten iş olayı, staj olayı ne olacak, nasıl olacak belli değil. Tutunacak mıyım batacak mıyım... Hayır elli yaşına kadar çalışmak batmaktan daha kötü, şimdi bile belim ağrırken ve hafif kamburum varken elli yaşında dişlerim dökülür, belim tutmaz olur benim... Biliyorum ben, ya genç kalmanın bir yolunu bulmam ya da bir an önce ölmem lazım. Diş demişken gerizekalı dişler yüzünden ağız tadıyla tatlı yiyemiyorum, sızlıyor şerefsizler. Dişçiye gitsem matkapla girecek, o matkap gerçeği orada olduğu sürece gitmem arkadaş dişçiye falan. Artık kafama odunla mı vuracaklar, eter mi koklatacaklar, genel anestezi mi yapacaklar beni bir şekilde bayıltıp bütün dişlerimi tek seferde yapmaları lazım. Onu araştırdım, bir şey bulamadım. Gıcık gıcık işler, belim ağrıyor zaten...

Neyse, bir gölüm -havuz değil, göl ya da gölet, ne fark eder?- olsaydı içine mutlaka lepistes, Japonbalığı, yılanbalığı ve turna balığı koyardım. Bir de Garra rufa ve A. burduricus... Ve Aphanius mento.

Pamukkale'ye gittim de Chara vulgaris diksen yetişir bence o suda. Kireçli suları seven bir yosun zaten. Yosun ama bitki formunda, makro alg kendisi. Tatlısu makro algi.

Hayır bir de Sahte Kahramanlar'ı tamamlasam bile yayınlatamam, o sıkıntı var. Şu aşamada pek tamamlanabilecekmiş gibi de durmuyor gerçi...

O kadar işte, daha yazacak bir şeyim yok.

13 Haziran 2019 Perşembe

İyice Saçma Sapan Bir Haldeyim Şu An

Bayağı bildiğin saçma sapan bir haldeyim şu aralar. Cuma gecesi Muğla'ya gideceğim, birkaç gündür de İstanbul'dayım. Saçma sapan halde olmamın bu konuyla tam ilgisi yok ama... Şöyle ki: Benim yine gelecek kaygılarım azdı, ne yapacağım, ne yapmalıyım, nasıl olacak, en kısa sürede nasıl çalışmadan hayatta kalacak kadar para kazanırım gibi şeyler. Ne tür bir restoran/kafe açmak istediğimden de eskisi gibi emin olamıyorum. Aslında, bir restoran/kafe açmak isteyip istemediğimden bile emin değilim artık. Yani durum şu: Kafamın boş olması ve oldukça sakin, huzurlu, mutlu olmam gereken bir zamanda gelecek kaygısıyla uğraşıyorum. Saçma sapan bir halde olmamın diğer sebebi, sınavlarım başladığında spor yapmayı bıraktım ve hâlâ o haldeyim. Bayağı ne zamandır spor mpor yapmıyorum, Muğla'ya gidince zaten istesem de yapamayacağım. Gitmiyorum arkadaş seneye yazın bir yere, evde duracağım. Belki Japonya'ya giderim, onun dışında duracağım durduğum yerde. Bu neymiş be... Hayır Gökçeada'da izleyemediğim animelerin bir sürü bölümü birikti ama burada da "Ne yapacağım, ne yapsam, nasıl olacak?" diye düşünmekten bir şey izleyesim gelmiyor. Gökçeada'da neden izleyemediğimi tekrar hatırlatmama gerek yok herhalde... Bu arada geçen Algida'nın Türkiye'de farklı içeriklerde ürün sunması gibi bir başlık gördüm Ekşi'de ama bunda Algida'nın suçu yok. Gıda kodeksinde ve ilgili yasalarda "en az şu kadar şundan kullanacaksın" demezsen %1 kullanır tabi, ne diye kendine masraf çıkarsın? Mesela "Sütlü dondurmalar" (sütsüz dondurmalar, meyveli buzlar falan da olduğu için sütlü dondurmaları ayrıca saymak zorundasın mesela ama Türk Gıda Kodeksi'nde o tür bir ayrım olduğunu hiç sanmıyorum) için en az %12 süt kullanmalısın dersen sen yasada, kodekste o da %12 süt kullanır. Ben olsam hiç kullanmam, %1'e şükretmek gerek. Mesela ballı sütte de öyle bir konu vardı, onun da yasada belirtilmesi gerekli. Neyse, konuyu dağıtmayalım şimdi...

Ha bu arada hazır İstanbul'dayken Topkapı'ya gideyim dedim, çok güzel kılıçlar var lan. Ama padişah kıyafetlerinin olduğu kısım tadilattaydı, onları göremedim. Bir de ateşli silahlar vardı ki öyle süslü, öyle zarif, öyle hoş görünüyorlardı ki... Hani o tarz süslü, zarif ateşli silahlar günümüzde de olsa günümüz teknolojisini o kadar hor görmezdim muhtemelen. Yaylar inanılmaz süslüydü, bir tek menzil yayı vardı bir tane, o sadeydi. (Ağaç kabuğu kaplı yay tabi, nasıl süslensin?) Neyse ama orada da bazı eserler Osmanlı'da Lale Geleneği diye bir sergi için Japonya'ya gitmiş (resmen dalga geçiyorlar benimle). Bir katana ve iki o-tanto vardı ama bir katana o sergi için gitmiş. Fotoğraf çekmek yasaktı zaten ve o sırada kılıçları izlemek ve kılıçların kullanım şekilleri (meçin delme amaçlı bir kılıç olması) ya da yapılan malzemeler (Fatih'in kılıcının kabzasının mors dişinden yapılmış olması) gibi şeyler hakkında annemin kafasını şişirmekle meşgul olduğum için yasak olmasa da fotoğraf çekemezdim. Bu arada Çin'de ne kadar porselen tabak çanak yapıldıysa Osmanlı üstüne konmuş. Saray kap kacaklarından 18. yy.dan önceye tarihlenen porselen kapların alayı Çin'den gelmiş. Özel olarak yaptırılıyormuş gerçi. Bir tane ejderhalı bir matara vardı seramikten, artık nasıl mataraysa. İnsan su içemez ondan kırılma korkusuna. Ha bir de o kılıçlar, tüfekler falan o çağda benim olsaydı kullanmazdım. Valla bak, gider sade bir tane yaptırıp onu kullanırdım, onları süs diye tutardım. Çok güzellerdi. Bir de bir tane Macar büyük kılıcı vardı, dev gibi bir şey, balçaklarında haç şeklinde oyma var. Yalnız üç Macar kılıcı vardı, üçü de düz kılıçtı ama Macar kılıçlarını araştırdığımda eğri kılıçlarla karşılaşmıştım ben. O kılıçlar muhtemelen Hristiyanlık sonrası kral kılıçlarıydı, o sebeple düz olabilirler. Şimdi baktım da evet, onlar Hristiyan Macar krallarına ait kılıçlar olduklarından düz kılıçlarmış. Çok saçma bence eğri kılıçları Hristiyan olduktan sonra düz kılıçla değiştirmek. Gerçi düz kılıç haçı temsil ediyor gibi bir açıklaması olabilir konunun ama bilemeyeceğim. Bu arada Fatih'in kılıcı epey iri bir kılıçmış, normal boyda bir kılıç olduğunu düşünmüştüm ben hep. Konu kılıç olunca kendimi bayağı kaptırıyorum, kusura bakmayın siz de. Ha, bir de şeşper diye bir kelime öğrendim; yine topuz çeşidi. Bozdoğan, şeşper, topuz... Farklarını öğrenmem iyi oldu bak.

Şu yeni nesil lokma denen şey var, zaten ne zamandır tatmak istiyordum, tattım. Çok bir numarası yok, hatta şahsen geleneksel lokmayı tercih ederim. Yine de güzel bir şey, günlük hayatta yenir yani. Bir de ben hamurunu profiterol gibi yumuşak bekliyordum ama normal lokma gibi çıtır bir hamura sahip, o epey şaşırttı beni.

Bir de Topkapı'da havuz vardı ve içinde nilüfer vardı. İçi boş süs havuzlarına çok gıcık olurum, "Şuraya iki balık, bir nilüfer atamadınız mı?" derim. Çünkü cidden boş süs havuzları çok boş duruyorlar. Yüzme havuzlarının içinde balık, bitki olmamasının gayet mantıklı sebepleri var ama süs havuzunun boş olmasının mantıklı bir sebebi yok arkadaş! Tek açıklama havuzun bakımından yırtmak istemeniz. Çok sinir oluyorum bu konuya.

Şimdi, şunları yapmak isterim yaparsam:

1) Uzakdoğu Mutfağı: Türkiye'de küçük bir kitlesi var ve arada hevesliler geliyor ama düzgünce kazanabilmen için bilindik bir markanın şubesi olman gerekiyor. Onlar da zaten aşçıları bile ithal ediyorlar.

2) Yenilebilir böcek restoranı: Hem hiç kimse gelmez hem de ikinci gün belediye mühürler.

3) Moleküler Gastronomi restoranı: Zaten malzemeler pahalı, Türkiye'de kitlesi yok. Uzakdoğu mutfağının ve hatta yenilebilir böcekler olayının kitlesi var mesela ama bunun yok.

Ne kaldı bana? Kebapçı, fast-food'cu, kafe. Bir de bir sürü başka seçenek var ama onları yapmaya da benim pek niyetim yok. Bu ne ya! Kılıç konusuna geri dönüyorum ben. Heh, ne diyorduk?

İki tane balçaksız kılıç vardı, direkt mi balçaksızlar yoksa balçakları kopup mu kaybolmuş bilmiyorum. Ama insanın elinden bir kaysa eli kesip atar o kılıçlar, onu biliyorum. Bir tane de burmalı kılıç vardı, zaten en sevdiğim Ortadoğulu kılıç olmasının yanı sıra en sevdiğim düz kılıçtır aynı zamanda ama beklediğimden daha gösterişli, daha güzel bir kılıçtı. Aslında gayet sade ve süssüz bir kılıçtı ama gösterişli olmak başka bir şey işte. Galiba bir padişahın kılıcıydı o da, Yavuz'un diye hatırlıyorum ama muhtemelen yanlış hatırlıyorum. (Ulan daha dün mü önceki gün mü ne gittim, unutmuşum. Bir tane kaptanın kılıcı vardı ama onu hatırlıyorum, epey kısa bir kılıçtı. Bu arada dün mü önceki gün mü gittiğimi de hatırlamıyorum, rezillik diz boyu. Üç bin beş yüz yaşına gelince bazı şeyleri hatırlamakta zorluk çekiyorsunuz tabi... Üç bin beş yüz yaş mevzusunu anlattım daha önce.)

Ha bir de bir "müze mağazası" vardı Topkapı'da, minik, kılıç şeklinde bir masa süsü 250 TL mi ne. Lan ben kendi kılıcımı kını hariç 300'e aldım zaten, o süse 250 vereceğime üstüne para koyar gerçek kılıç alırım.

Mukaddes emanetler kısmı epey etkileyiciydi, insan bir havaya giriyor. (Odada canlı olarak Kuran okunuyor olması da bu konuyla ilgili olabilir ama konumuz o değil)

Neyse, o kadar işte. Oh be, kılıç mılıç dedim moralim düzeldi, dert tasa kalmadı yeminle. Hadi ben kaçtım, belki yarın belki bir buçuk ay sonra yazarım tekrar.

Edit: Ha bir de şu bahsettiğim hikayeyi okumayı bitirdim ama son çok havada kalmış. Son bulamayıp bir şeyler sallamışım resmen, bir sürü olay, mesele, söz havada kalmış. Ona doğru düzgün bir son yazıp yayınlayabilirim belki. Ha bir de oradan buradan çok fazla kapı açıp öylece bırakmışım, manyak gibi bir şey olmuş. Bazı karakterlerin doğru düzgün tasviri yok lan, neye benzediklerini bilmiyorum. Bir de mitolojik hikaye, doğaüstü olay kasacağım diye bir sürü mitolojik karakteri birleştirip hikayeleri darmadağın etmişim. Düzgün bir son bulup yayınlayabilirim ama bazı kısımlarını da kırpmak istiyorum. Hikayenin başında ana karakter kötü bir halde, onu açıklamışım ama sonra ona dair hiçbir şey söylememişim. Bayağı amatör bir şey yani... Sahte Kahramanlar ise blogda yayınlamak için fazla sert, gayet açık anlatılmış bir takım nahoş şeyler var içeriğinde ve zaten onu parça parça bir sondan bir baştan yazıyorum, sonu çoktan yazdığım için de aklıma gelen her şeyi ortada bir yerlere ekliyorum; kaldı ki bayağı uzun ve bir de ansiklopedi kısmı var hikayenin içine yediremediğim ama evrenle ilgili önemli şeyler içerdiği için sona koyduğum. Yani Sahte Kahramanlar'ı blogda yayınlamam teknik olarak mümkün değil. Bu blogda hikaye yayınlama işine neden bu kadar taktım onu da bilmiyorum, aslında lisede yazdığım her şeylerini kendi elde eden gizli bir köyde yaşayanların bir hikayesi vardı. Ona bir son uydurup bloga koyabilirim belki. Ana karakterin evcil bir oselosu falan vardı, eğlenceli bir hikayeydi aslında. Bir amacı, sonucu, ana fikri olmayan bir hikayeydi; sadece "Böyle bir şey olsa keşke" düşüncelerinin yansıması. Zaten şimdiye kadar yazdığım çok az şeyde ana fikir, amaç gibi şeyler var; genelde sırf yazmak için ya da "Böyle olsa hoş olmaz mıydı?" şeklinde benim yazma motivasyonum. A4 kağıdına bu eksik -hem de epey eksik- haliyle bastırsam 111 sayfa eden Sahte Kahramanlar'ın bile bir yazım amacı, bir ana fikri yok. Sadece bundan farklı bir dünyada geçen, birazcık heyecanlı, azıcık epik bir hikaye. Başka bir şeyi yok. Aslında Sahte Kahramanlar'ı anlatım şeklime baktım da belki birazcık ana fikir tarzı bir şey olabilir onda. Anlatım şekli dediğim arka kapakta hikayeyi ana hatlarıyla tanıtan bir yazı olur ya, o. Ha bir de bu Sahte Kahramanlar için bazı karakterlerin ve içerikteki bazı kılıçların tasvirlerini çizmek -ya da çizdirmek, kılıçları kendim çizebilirim ama insan çizemiyorum- istiyorum ama ohooo, bir ton iş benimki de. Ha bir de şimdiye kadar yazdığım hiçbir şeyi yayınlansın diye yazmadım, sırf öyle bir hikaye istediğim için yazdım. Zaten bir yayınevine götürsem büyük ihtimalle yayınlamazlar, Watpad denen şeyden de nefret ettiğim için geriye bir tek blog ve kendi kişisel bilgisayarım kalıyor. Sorunlarımdan biri de bu aslında. Satılsın, tutulsun diye bir şey yapamıyorum; yapmam için kendim sevmem gerekiyor. Gelecek belirsizliği de oradan çıkıyor, yapmak istediğim şeyi yaparsam hayatta kalamam. Ama yapmak istemediğim şeyi yaparsam da muhtemelen çok geçmeden "kamp" adı altında intihar turuna çıkarım. Yani hem istediğim hem de hayatta kalabileceğim bir iş, konsept lazım bana. O da şu sıralar ortalıkta görünmüyor, belki de çok taktığımdan ben göremiyorum, bilmiyorum. Bunun dışında canımın istediği gibi yaşayabilmek, dağ başındaki evde takılmak ve istediğim zaman gezmeye gitmek, bağ bahçe, akvaryum, kümes işleriyle uğraşmak için kırkıma, ellime kadar bekleyemem. Otuzda bile belimi doğrultabileceğimi sanmıyorum. Yani benim aslında en geç yirmi beş yaşında emekli olmaya ihtiyacım var ki kendimi bağa bahçeye, akvaryum kurulumuna, bakımına adayayım. Kırk yaşından sonra elime kazma kürek alsam ne olacak? Bir eğilsem kalkamam. Kırk çok yaşlı değil, demeden önce, şu anki 21 yaşındaki halimle bile zar zor eğilip kalktığımı söylerim. Ayrıca kafamda hayvan gibi beyaz saç var, kırk benim için çok yaşlı. Şu anki halim bile son derece isteksiz ve dünyadan, her şeyden elini eteğini çekmeye hevesliyken kırk yaşında bağ bahçeyle, akvaryumla uğraşamam. Bütün gün yatarım, muhtemelen stresten dolayı kalp krizi geçirmiş olurum gerçi o yaşa kadar. Üniversite en az dört yılımı yiyecek, işleri çalışanlara paslayabilmem için de çalışan alacak ve maaşlarını ödeyebilecek kadar kazanmam gerekiyor, o da en az beş yıl sürer. Etti mi sana otuz... Ama işte neden beş yıl sürsün ki? Şimdiye kadar başıma gelenlerden öğrendiğim bir şey varsa, o da şudur: Sıradan biri için beş yıl süren şey, benim için on yıl sürer. Etti mi otuz beş... Neyse, öyle yani. Kırk yaşına geldikten sonra dünyayı gezsem, bağla bahçeyle uğraşsam, odanın tekini hobihaneye çevirsem ne fark eder? Zaten o yaşa kadar stres kaynaklı ne kadar hastalık varsa üzerime binmiş halde olacağım, o da o kadar yaşayabilirsem. Bendeki bu şansla kırkıma kadar yaşamam, sokakta atlar tarafından tepilerek öldürülmemden daha düşük bir ihtimal. Yirmi beş yaşında falan ölsem belki de benim için en iyisi olur, en azından bu dünyanın prangalarından, endişelerinden, para denen lanet şeyden kurtulmuş olurum. Hayrına kafamı kesecek birini bulabilir miyim acaba? Şaka tabi, kendimi öldürmeye de öldürtmeye de niyetim yok. Sadece, dünyada herhangi bir amacım yok. Değiştirdiğim, hatta değiştirebileceğim bir şeyler yok. Hiç doğmamış olsam bile dünyada bir şey değişmezdi muhtemelen. Ve yarın ölsem bile dünyada bir şeyler değişmezdi. Fazla mı karamsar? Pek değil bence. En azından geleceğimi düşündüğümde gördüğüm karanlıktan daha açık bir tonda. Ne yapacağım, ne yapmalıyım, ne yapmak istiyorum? Bu üçünün cevabı aynı olmadan ne yapabilirim ki? Neyse, öyle işte. Her zamanki gibi duygudan duyguya, daldan dala, düşünceden düşünceye atlıyorum. Bu arada ayağım kaysa keşke, ne olurdu acaba? Soğuk çay... Biraz soğuk çay içmeliyim, belki de dışarı çıkıp biraz hava almalıyım. İstanbul'da hava diye bir şey kaldıysa tabi, altıncı sınıfın başında taşındığımdan beri zerre ilerleme kat etmemiş bu şehir. Neyse, soğuk çay... Belki de bundan; birkaç gündür az içiyorum, o yüzden mi düşüncelerim bu denli bulanık? Soğuk çaya şarap muamelesi yapıyormuş gibi göründüğümün farkındayım ama bu da bir çeşit bağımlılık işte. Hatta Ekşi'de ice tea bağımlılığı diye başlık bile var. Belki, belki, belki... Belki Muğla'da kafam bunlarla meşgul olmaz. O zaman ben gittim.

Keşke hayatımı sağda solda gezinerek, sopa, kılıç sallayarak geçirebilseydim.

9 Haziran 2019 Pazar

Birkaç Şey

Bayağı eskiden (Lisedeyken) yazdığım roman tarzı bir şeye denk geldim. Tam ranobe aslında, birebir. Onu bölüm bölüm yayınlayabilirim blogda ama bir ay falan meşgulüm, daha sonra yapabilirim. Ha tabii yazarken imlayı birazcık -sadece birazcık- katletmişim ama düzeltiyorum okurken. Bu arada kendi yazdığım karakterden haberim yokmuş, onu fark ettim. Karakterin anlatıldığı kısım şöyle: Bembeyaz teni, gece gibi siyah saçları, gümüş grisi gözleri; beline kadar uzayan, tepeden tek bir tel dikilip o tel havada kalması için mavi boncuklu pembe tokayla bağlanmış saçı ve bizim okulun üniforması... Beyaz ten ve siyah saçı hatırlıyordum, karakterin saçının uzun olduğunu da hatırlıyordum da o tek teli yukarı kalkık -aşağıda ona örnek resim vereceğim, anime izleyenler sıkça görmüştür zaten o tarz saçı- olayını ve karakterin göz rengini bilmiyordum. Karakterin göz rengini sarı sanıyordum ben "Du bakali, ne yazmışım acep?" diye olayı okumaya başlayana kadar.

Saç hakkında temsili resim:
araragi hair ile ilgili görsel sonucu

Şunu bulana kadar da canım çıktı bu arada. Tabii enteresan bir toka ayrıntısını da hikayeye iliştirmişim enteresan bir şekilde. Bir de manyak bir fizik hocası karakter eklemişim ki erkek mi kadın mı anlayamadım. Hayır giyimi kadın gibi çünkü ama adı erkek adı gibi. Keşke yazarken belirtseymişim onu. Yo gayet internette kız adı diyor. Hayır karakterin adı Gin, Bleach'deki Ichimaru Gin'den kafam karıştı. (Başrolün adını Ichigo koyan kişiden de ne bekliyorsam...)

Neyse, öyle işte. Ha bir de hikayeyi yazarken DxD'den bayağı çarpmışım, satranç klanı falan. Aslında zaten onu yazma fikri DxD'nin ecchi'siz, daha bir nevi dini bir versiyonu falan olarak çıktı. Hadi kaçtım ben, okuyacağım onu.

8 Haziran 2019 Cumartesi

Ölmedim!

Bunu sırf bunu yazmak için yazdım ha. Belki bir ay hatta bir buçuk ay bir şey yazamayabilirim. O kadar işte, sırf bunu söylemek için yazdım bunu. Hadi ben kaçtım.

30 Mayıs 2019 Perşembe

Hiçbir Şey

Bir şeyler yazasım var ama aklıma pek bir şey gelmiyor. Parça parça başlayayım bari... Neye başlayacaksam...

Korktuğum birkaç ders vardı, baktım onlardan geçmişim. Geçemesem de bütle mütle uğraşamazdım zaten, ne geri döneceğim be?

Her vocaloid'in bir kostümü var yalnız değişik bir şey fark ettim... Miku, Rin, Len, Kaito gibi çoğu vocaloid bazı istisna şarkılar haricinde (Suna no Wakusei ya da Adolescence gibi) kendi kostümlerinde ama Gumi'nin -ki en sevdiğim vocaloid'dir, bence Miku'dan daha iyi- kendi orijinal tasarım kostümünde tek bir şarkısını bile bulamadım. Çoğu şarkısında seifuku ile olduğundan orijinal tasarımını öyle sanmaya başlamıştım. İlginç yani... Ne yaptı bu kız size, neden orijinal kostümü kullanmıyorsunuz? Peki ben bunu niye sıkıntı ettim? İşim gücüm yok çünkü, o yüzden.

Re:Zero'nun novelini okuyorum da -Epiknovel'de Türkçe çevirisi var- Pandora diye bir karakter geldi, işler iyice acayip hale geldi. Bu arada iki günde bir atılıyor artık çevirmen İngilizce kaynağı değiştirdiğinden beri, eski İngilizce çevirmenden epey çekmiştik. Üç ay bölüm atmadığı oluyordu... Neler çektik neler, içimiz içimizi yedi.

Sabahtan beri kafamda Ve ile başlayan şiir tarzı bir şey dönüp duruyor, ne bu anlayamadım. Bir kısmını Sahte Kahramanlar'a yansıttım ama hâlâ devam ediyor. Ve bir krallık kuracağım, dağ başında ahşaptan ve kılıçlardan bir krallık... Ve bir krallık kuracağım, ormandan ve havuzlardan bir krallık... Ne bu şimdi? İyice kafayı yedim... Yo, hayır, her zamanki halim aslında ama neden böyle şiir formatında bu? Ayrıca neden krallık ulan? Burada devlet anlamında bir krallıktan bahsetmiyorum; şu dağ başındaki ev hayali... Bu satırlar onunla ilgili. Tek başıma istediğim gibi yaşayacağım bir krallık. Ama sabahtan beri kafamda dönüp durmasına sinir olmaya başladım. Ha havuzlardan bir krallık kısmı da akvaryumlarla ilgili. Sorun şu ki öylece aklıma geldi bunlar, hala da tilki gibi dönüp duruyorlar. Tilki demişken; tilkiler en sevdiğim köpeksilerdir. Kurttan da köpekten de daha çok seviyorum tilkileri. Bu, kurt ve köpekleri sevmediğim anlamına gelmiyor tabii, sevmediğim, gıcık olduğum sadece üç hayvan var zaten: Hamamböceği -şerefsizler-, sinekler -bunlar daha şerefsiz-, kene -ta kaç sene önceki olayın etkisi-. O değil de bu ne lan ölüm duası gibi? K... Tamam, oraya girmiyorum.

Eskiden beri hep ormansı bir bahçesi olan bir ev istemişimdir. O anlaşılmaz, düzensiz gibi görünen ortam bana çok cazip geliyor. Hele bir de aralarda dolaşan tavuklar, sülünler, tavuskuşları olacak böyle. Ve ırmakların etrafında ördek ve sülünlerin dolaştığı bir orman krallığı... Yok, bunun konuyla pek ilgisi yok. Bahçemde yapay bir ırmak... Hayır demem ama bir koi havuzunun aksine yapmak için uğraşmam. Ve ahşap bir saray ve keçe bir otağ ve altından oklar... Aşağı yukarı böyle yani, "Ve" ile başlayan acayip acayip satırlar. Altından oklar da talimhane ile ilgili bu arada. Saray dediğim de bildiğin ev.

O değil de şunlar aklımda dönerken kendimi Yamalıyüz gibi hissediyorum. Denizin altında ben size rehberlik edeceğim, diye başlamam an meselesi... Neyse, konumuz o değil şimdi. Konumuz ne peki? Yok!

Bilgisayar faresinin orta tuşu bozuk, bu size ne kadar engel olabilir? El-cevab: İnanılmaz derecede fazla! Ekranı aşağı doğru kaydıramıyorum mesela, zaten oyun oynamak ayrı eziyet haline geldi. Sağ-sol tıktan, kenar çubuğundan soğudum yeminle ya. Bu durum nedeniyle Minecraft'ta hâlâ medeniyet kuramadım bu arada. Bütün hevesim şeyim kaçtı. Neyse, konu o değil. Konu yok zaten...

Kafamı kurcalayan bir durum var. Kukri bıçak mıdır kılıç mı? Neredeyse bir yatağan kadar boyu var çünkü, şekli de benziyor. Yatağana kılıç diyorsak kukriye de kılıç demeliyiz. Söylediğim gibi pek işim gücüm yok, o yüzden böyle acayip acayip şeyler düşünüyorum. Şu olayı Sır Eşyaları'na veya en azından Sahte Kahramanlar'a yöneltebilsem süper olacak. Yönetimin fonksiyonlarından biri vardı, Yöneltme. Yönetimin fonksiyonu muydu o? Başka bir şeyin miydi onu da hatırlamıyorum... Sır Eşyaları dediğim şu dört karakterli olan, hâlâ aynı noktadayım. Direkt ilk kısmı yayınlasam mı ne yapsam? Ama düzenli bir yayınlama istiyorum, her hafta şu gün gibisinden.

Benden bu kadar, daha da söyleyeceğim bir şey yok. Aslında aklıma şey geldi... Yok, belki gelir diye yazdım ama gelmedi bir şey. "Bunu gerçekten kendi rızasıyla yiyen/içen var mı?" muhabbeti birilerini gıcık etmiş olmalı ki -ve bence de gıcık edici bir muhabbet- en son şunu yapmışlar -hemen alttaki yorumda da geçen yazıda güvercin kısmında bahsettiğim şakayı ciddiye alan tiplerden çekmişlik var, dikkatinizi çekerim. Yani bunun bu muhabbete tepki olarak yazıldığı belli değil mi arkadaşım, şu beyin denen şeyi biraz kullansanıza? Beynini kullanamayanlara Tate no Yuusha'daki birçok karakter ve figüran da verilebilir ama onlar en azından kurgu, bunlar gerçek ve gayet ciddiler; aslında gereğinden fazla ciddi olduklarından da olabilir bu malca durum-

O kadar işte... Hadi ben gittim.

Edit: Ha bir de aklıma geldi, Boruto diye anime var lan. Tamamen Naruto'nun popülerliğini kullanıp parayı kırmak üzerine bir şey, izlemeyi düşünmüyorum. Zaten Naruto severlerin, Naruto'yu güncelken takip edenlerin çoğu da Boruto'dan nefret ediyor. Hikaye bitmişti çünkü... O kadar. Gittim ben, hadi.

29 Mayıs 2019 Çarşamba

Hobilerime Vakit Ayırmak, Siyah Uçlu Resif Köpekbalığı ve Diğerleri

Geçen bir video gördüm, akvaryumcunun birinde siyah uçlu resif köpekbalığı vardı. Sevdiğim bir köpekbalığı türü olmakla birlikte akvaryumda bakılabileceğini bilmiyordum. Bir buçuk metrede falan kalıyormuş akvaryumda ama köpekbalıklarının devamlı yüzmeye ihtiyacı olduğu için epey geniş bir akvaryum lazım. Yalnız bu videoyu görünce akvaryum özlemim depreşti; adada "nasıl olsa illaki buradan gideceğim" diye düşündüğümden akvaryum kurmakla falan uğraşmadım. Melekler, Japonlar, tatlısu gobileri, vatozlar, tetralar, kılıçkuyruklar falan o videoda gözüme öyle güzel gözüktü ki... Akvaryum balıkları arasında en az sevdiklerim olan Afrika çiklitleri (Malavi, Tanganika falan) bile çok güzel gözüktü gözüme ki bence Afrika çiklitleri o kadar da gösterişli, hoş görünüşlü balıklar değiller.

Adadan döndüğümden beri ok atma çalışmaları yapıyorum ama sinir olduğum bir şey var. Birkaç günde anca yayı burun hizasına kadar çekmeyi yeniden başarabildim ama bayramda ara vermek zorunda kalacağım ve sonra da bir buçuk ay falan atamayacak durumdayım. Yani sonra yeniden bu terane. Şu okul bitip hayatımı idame ettirecek ve kendim çalışmayacak kadar kazanıp köydeki evi yaptırıp rahatıma bakabilirsem bu iş çözülecek. Zaten o ev planında bir odayı hobihane, bir odayı talimhane olarak ayırmış durumdayım. Gerçi birçok çekincem de var bu konuda. Öncelikle, işler niye o kadar iyi gitsin ki ve iyi gitse bile bu kaç yıl sürecek? Ayrıca her şey iyi olsa bile her hafta ilçe merkezine gitmekle uğraşamam, biliyorum kendimi, onu yapamayacak kadar üşengecim; haliyle meyve sebzenin bir kısmını bahçede yetiştirecek olsam bile -büyük bir bahçe istemesem Balıkesir'de merkezde kalmak veya Balıkesir, Bursa, Muğla, Çanakkale gibi şehirlerde küçük bir bahçesi olan bir evde yaşamak üzerine yapardım planımı- aylık alışveriş için bir yöntem bulmam lazım. Kendi kendini sırf bir hayalden dolayı strese sokabilen bir malım ayrıca. En azından... Yok, en azındanla ilgili bir durum yok.

Neyse, o evde yaşamaya başladığımda her gün istediğim kadar akvaryumları izleyebileceğim, istediğim kadar ok atabileceğim ve bahçedeki hayvanlarla istediğim kadar ilgilenebileceğim. Aslında çalışmak konusunda keskin bir nefretim yok; "çalışma" adı altındaki modern köleliğe karşı nefret doluyum ben. Kendi istediğim şartlarda, bana bu bahsettiğim hayali gerçekleştirme imkanını sağlayan ve bana yeterli boş zaman -hem gün içinde hem de yıl içinde- bırakan bir işte sonsuza kadar da çalışabilirim. Peki, öyle bir iş var mı? Var aslında: Bir şirketin hiçbir şeye karışmayan sahibiysen veya onun gibi bir şeysen, kişisel gelişim kitabı yazarıysan veya dolandırıcıysan -ki bence kişisel gelişim kitabı yazarı ve dolandırıcı arasında o kadar da fark yok-, mafya babasıysan bu dediğim şartları sağlar.

Bunaldım ulan, bir akvaryumum olsaydı da izleseydim şimdi. Konu nereye geldi... Keşke ömrümün ne kadar olduğunu bilseydim, bunları düşünmekle vakit kaybetmezdim. Belki bir kurt sürüsüne kendimi sunmalıyım, insanların arasında olduğumdan daha rahat olabilirim belki. Teknolojiden biraz uzaklaşmak da iyi gelebilir. Ha, teknoloji demişken... Evet, teknolojiden nefret etmemin sebeplerinden biri de devamlı olarak beni uyuz etmesi.

En gıcık, en acayip sorunlarla karşılaşıyorum devamlı. Bir yedekleme yapayım dedim, yeterli alan yok diyor. Ulan bu benim sorunum mu? Yer yoksa aç, bana ne? Hem "Bunları silmenizi önermiyoruz" diyorsun hem de "Yer yok, yer aç". Pil sorunum devam ediyor; tamirci fişte sıkıntı var dedi, değiştirdik, şarjın yüzde kaç olduğunu göstermiyor hâlâ. En azından fiş çıkar çıkmaz kapanma sorunu çözüldü ve bilgisayar açılırken Battery mattery diye yaptığı gerizekalı uyarıya da devam ediyor. Basit bir programı yükleyip kurmak ne kadar zor olabilir? Sonunda cinnet geçirtecek kadar desem? Evet, bir türlü olmuyor ve en sonunda bilgisayarı kırma noktasına geliyorum ve ya kurmaktan vazgeçiyorum ya da biri halledebiliyor -ki halledebilen kişi de pek yok, onlar da genelde sonunda benimle aynı noktaya geliyor- Office programında sıkıntı çıkmıştı mesela, parasını verdiğim Office uyarı verdi sonradan "Bak süre doldu" diye ki üstüne basa basa "Sınırsız bu di mi?" diye sormuştum ben. Başıma geleceği biliyordum çünkü. Ondan sonra "Ama devamlı bilgisayardasın, nasıl teknoloji olmadan yaşayacaksın?" Sen bana ormansı bir bahçe sağla, bütün gün bahçede takılabileceğim imkanı ve eşyaları -kitap, defter, budama makası, balta, kilim falan- ver, bak o zaman devamlı bilgisayarda mıyım? Şehrin ortasında, apartman dairesinde, tek başıma bilgisayar oynamayıp ne yapmamı bekliyorsunuz acaba? Bilgisayar oynamasam da bütün gün yatmaktan başka bir şey yapmayacağım, akvaryum olsa onu izlerim ya da kedi medi olsa onla oynarım. Neyse, özetle teknolojiden nefret etmemin sebebi bana sürekli ama sürekli, sonu gelmez bir sorunlar silsilesi yaşatması ve beni çileden çıkarması. Çileden çıkarmak okçulukla ilgili bir terim bu arada, şimdi fark ettim: Çile yay kirişi demek -ki çile çekmek de oradan gelir-, oku gereğinden uzun süre gergin tutup çileden çıkması ve saçma sapan bir yere yollanması -ki bu durumda okun kırılması yüksek ihtimal- anlamında. Mesela, kendi şarjından devamlı çıkan telefon mu olur lan? Ben "aman çıkma" diye elli bin saat boyunca tutmak zorunda mıyım seni arkadaşım? Bak temassızlık demiyorum, o başka bir şey; bu şarja taktıktan sonra masanın üstüne koyarken şarjdan çıkıyor. Mesela dün internet gitti, sorunları çöz dedim, çözüldü: Wifi yapılandırması geçerli bir bilmem neye sahip değil. Çözüldü dedi, iki dakika sonra yine koptu, yine çöz dedim, aynı şeyi dedi. Ulan az önce neyi çözdün o zaman? Bağcığını mı çözdün neyi çözdün? Dünkü olay iftardan sonraydı bu arada, oruçla falan ilgisi olan bir durum değildi yani -ki oruç siniri diye bir şey de yok bende zaten, gayet sakinim bugünlerde- ve diğer anlattıklarım da Ramazan'la alakası olmayan zamanlarda gerçekleşmiş bir şeydi.

Sonuç olarak: Yok sonuç monuç. İçimi döktüm sadece, illa sonuç olması mı lazım? Evde sinirlenip dalabileceğim bir şey de yok zaten, sinirlendikçe bir şeye vurasım geliyor ama evde öyle bir şey yok, ben de kendimi yediğimle kalıyorum. Hadi kaçtım ben, bundan sonra da blog yazılarını güvercinle göndereceğim. Almak isteyen adresini yazsın ve bir güvercin kümesi veya en azından kafes gibi bir şey temin etsin. Güvercin konusunda şaka yapıyorum ha, ciddiye alan falan olur mazallah... Çünkü Youtube'da, Facebook'ta, Twitter'da falan şaka olduğu aşikar olan şeyleri ciddiye alan bir sürü tip var, uğraşmak istemiyorum. Hayır troll de değiller, ciddi ciddi şakayı ciddiye alıyorlar, anlamadım ki ben... Bu arada İskandinav mitolojisinden dev tarzı bir yaratığın ismi olan -baktım hangi mitolojiymiş diye, İskandinav diyor- troll kelimesi günümüzdeki anlamına nasıl geldi onu da merak etmiyor değilim hani.

24 Mayıs 2019 Cuma

Sonunda Sınavlar Bitti

Oh be, inanılmaz rahatladım var ya. Sırtımda otuz kilo yük taşıyormuşum da onu bırakmışım gibi rahatladım yeminle. Şimdi, nelerden bahsedeceğim başka? Bilmiyorum onu tam.

Hah, şu ev hakkında kriterlerim "merkeze rahatça ulaşabilmek"ten ibaret değil bu arada, mesela elektrik ve interneti olan bir yer lazım. Elektriksiz de yaşayabileceğime inanırdım ama geldiğim noktada bu pek de mümkün görünmüyor.

Ekşi'de sözlükçülerin evindeki silahlar diye bir başlık var; bir tane kılıç takıntılı kişi gördüm, bayağı sevindim. Biri de "kılıç, balta ve ... var" (unuttum sonuncuyu), "Goblin, zombi falan baskınına hazırlanmışım resmen" yazmış. Ben mi? Benim evdeki silahların sıralı tam listesi şöyle: İki adet yay ve birçok ok, bir adet erken Osmanlı dönemi kılıç (antika değil bu arada, modern yapım ama erken Osmanlı tarzı) (bu kılıç daha önce de bahsettiğim o keskin olan kılıç bu arada, ilk izlenimim beklediğimden ağır olduğuydu ama ağırlığına alıştım), bir adet şef bıçağı, bir adet küçük, dandik, alüminyumdan yapılma bir kalkan (o silah sayılır mı ki? Sayılmaz bence. Aslında Türkçede bunu karşılayan "pusat" sözcüğü var, temelde "silah" diye çevrilse de kılıç, yay, ateşli silahlar, kalkan, hatta zırh bile içine giriyor. "Savaş ekipmanı" diye çevrilebilir; bir de lamellar zırhın bir çeşidine de Türkçede "pusat kedim/pusat giyim" deniyor). O kadar galiba... Kendi param ve kendi evim olsa epey bir kılıç envanterim olurdu bu arada; kılıçlar bayağı güzel şeyler bence. Ateşli silahları pek sevmiyorum, zaten günümüz şartlarında bir tam seferberlik hali hasıl olmadıkça ateşli silaha ihtiyaç da duyacağımı düşünmüyorum. (Kılıca ihtiyaç duyacağını düşünüyorsun yani? İyi, peki. Aslında bir savaş baltası edinip karpuz kesmek için kullanasım var ama bastırıyorum kendimi; kılıç da süs olarak duruyor.) Aslında ateşli silahlardan da sevdiklerim var; altıpatlarlar, fitilli tüfekler ve birkaç modern silah ama evimde barındıracağım en yüksek teknolojili silah muhtemelen altıpatlar olacak (muhtemelen onu da bulundurmam).

Ulan silah faslını amma uzatmışım. Hah, geçen dedim ya "Blogda yayınlayacak bir şey düşünüyorum ama aklıma pek bir şey gelmiyor" diye, o yazıyı yazdıktan sonra Pandora VOXX şarkı serisi ve onun dinlediğim ilk şarkısı "Fake life game" aklıma geldi. (Pandora VOXX serisini öğrenmeden epey önce öğrenmiştim o şarkıyı) Sonuç olarak da ne şekilde adlandıracağımı bilmediğim, insanlara bir takım güçler sağlayan nesneler üzerinden bir hikaye kurmaya karar verdim. (Adlarına artifakt demeyi düşünüyordum ama vazgeçtim; bir de çok uçuk güçlerden bahsetmiyorum. Ama o nesnelerin doğası, nasıl yapıldıkları, neden ana karakterlere verildikleri falan hakkında hiçbir haltı düşünmedim; yazarken halledeceğim o işleri. Bu arada bir yandan da aklıma geldikçe şu baş edemediğim lanet seri Sahte Kahramanlar'a eklime yapıyorum, geçtiği dünyadaki halklardan birinin kültürünü epey deştim, her şey saçma sapan bir hal aldı. En azından son belli, ilk yazdığım şeylerden biri sondu; hikayenin nasıl sonlanacağı belli... Ama ona ulaşabilecekmişim gibi görünmüyor, o ayrı. Onu acaba ayırsam mı; tek bir öykü için fazla uzun oldu ama bu sefer de yan hikayeler eklemem ve her yan hikaye için bir son yazmam gerekecek. Neyse ki gerçek anlamda bir yazar değilim, kendi kendime bir şeyler yazmaya çalışan biriyim. Aslında bunları muhtemelen kimsenin okumayacak olması biraz sinir bozucu ama olsun, belki ölümümden sonra biri hikayeleri tamamlayıp yayınlar. (He evet, Tolkien'sin sen çünkü, mal). Bu arada o bahsettiğim Sahte Kahramanlar'ın altı ana karakteri var ve en ön planda olan net en sevmediğim karakter. Elimden gelse kafasını kırardım. Yanlış anlaşılmasın, sevmediğim biri değil, sadece öyküdeki -öykü diyorum da külliyata döndü çoktan, ohooo- en az sevdiğim karakter. "Kötü adam" rolünü (Villain'e daha iyi bir karşılık bulabiliriz bence, özellikle son dönemlerde Villain'ler kötü olmaktan ziyade ne iyi ne kötü olan sıradan insanlar çünkü ki bendeki de böyle, hatta en sevdiğim karakterlerden biri final kötü adamı -Final boss'a karşılık anca bu kadar oluyor, final patronu mu deseydim?- Bu arada her ne kadar "kötü adam" desem de kendisi kadın, o bambaşka bir hikaye. Villain illa erkek olmak zorunda değil, kötü adam tabiri biraz da bu yüzden rahatsız ediyor beni) oynayan karakterleri -iki tane net "kötü adam" var, biri finalin kötü adamı, biri de altı ana karakterden birinin abisi ve o karakterin hayatı üzerinde çok büyük izleri olan biri; bir tane de şerefsiz gibi ama iyi gibi olan bir manyak var, insan olup olmadığı bile belli olmayan- bayağı seviyorum. (Şizofrene bağladım iyice, yardım edin bana diyeceğim de eskiden de manyaktım ben, pek bir şey fark etmiyor)

Maşallah yine "aklıma bir şey gelmiyor" deyip ufak çaplı bir destan yazmışım, o zaman gidiyorum ben. Aslında en sevdiğim on kılıç türünü listeleyecektim ama üşendim şimdi. Yalnız hakikatten bayağı bir kılıç envanterine sahip olmayı planlıyorum; Batılısı, Ortadoğulusu, Orta Asyalısı, Uzakdoğulusu, Anadolulusu, kurgusalı (özellikle Asoiaf hoş görünüşlü kılıç konusunda epey nitelikli bir eser; Bleach de epey iyi bir envanter dökümü sunabilir) ile... Yine her kısımdan bir tane sayayım; batılı olarak yaprak kılıç (leaf sword; Antik Roma'da gladyatörler kullanırdı bunu, bir de eğri bir versiyonu var ama düz versiyonu daha güzel), Ortadoğulu burmalı kılıç (yıldırım kılıcı ve yılankavi kılıç da denir), Orta Asyalı Babürlü zülfikarı (Babürşah devletinin koş kılıç, talwar ve yalmanlı kılıç karışımı, Babürlü zülfikarı denen kılıçları vardı; ve evet, Kuzey Hindistan Orta Asya'ya giriyor), Uzakdoğulu sai (katananın yeri ayrı olsa da sai daha güzel bir kılıç), Anadolulu da Laz yatağanı/Laz palası (Kendisi de Anadolulu bir kılıç olan bildiğimiz yatağandan daha güzel bence). Kurgusalı söylemeyeceğim.

Bari şu kılıçların resmini koyayım da boşa gitmesin.

Yaprak kılıç:
leaf sword ile ilgili görsel sonucu
Burmalı kılıç (Bunun resmini de kaçıncıya koyuyorum Allah bilir):
burmalı kılıç ile ilgili görsel sonucu
Babürlü zülfikarı:
File:Zulfikarsword.jpg
Sai:
sai sword ile ilgili görsel sonucu
Laz yatağanı:
laz yatağanı ile ilgili görsel sonucu
Bu da bildiğimiz yatağan:
yatağan ile ilgili görsel sonucu
İyi ki de en sevdiğim kılıçları listelemedim ha... Bir de listelesem ne olacaktı Allah bilir.

Hadi ben gidiyorum o zaman.

(Bir attığım başlığa bak bir içeriğe bak.)

Edit: Ha bir de ne zamandır yüzüne bakmadığım Minecraft'ı açayım dedim geçen, 1.14 olmuş, hayvan gibi şey eklenmiş. Tilki, kamp ateşi -ki kesinlikle lazımdı, saçma sapan düzenler kuruyorduk kamp ateşi görünümlü bir şey yapacağız diye- falan eklenmiş. En kısa zamanda elimde bir balta, bir yay, 64 ok, üstümde zincir zırh ile gidip medeniyet kuracağım ama bilgisayar faremin orta tuşu bozuk, bir ev yaparken bile kanser ediyordu beni neredeyse. Neden balta, yukarıda o kadar kılıç dedin, derseniz de Minecraft kılıçlarını sevmiyorum. En sevmediğim kurgusal kılıç net Minecraft'taki demir kılıçtır. Elmas olan daha güzel ama oha, medeniyet kurmaya elmas kılıçla mı gideyim? Bu arada elmas kılıcın pikselli olmayan, yuvarlaksı bir versiyonu bayağı güzel olur ha. Hatta kesin yapılmışı vardır. Vallahi buldum -benim kafamda canlandırdığım daha farklıydı ama bu daha güzel-:
minecraft diamond sword real ile ilgili görsel sonucu
Ha bir de şu blogda yayınlayacağım web novel'e bir olay örgüsü, son filan da düşünmedim. Sadece ana karakterler, onların artifaktları -bu şeylere artifakt diyeceğim sanırım ya- ve artifaktların özellikleri var şu an; bir de ilk göründükleri kısım, yani hikayenin başı. Lan bir araya bile gelmediler, bir de birinin gücü diğerlerine göre bayağı fazla oldu galiba da aklıma ilk gelen şeyi koydum, hikaye o karakter olmadan -zaten onunla birlikte dört tane var; aslında aklımda birkaç şey var artifaktların köken ve amaçlarına dair ama spoiler vermeyeyim, zaten sizin de çok umurunuzda ya. Azıcık ego tatmini yapayım bari, çok gömdüm kendimi: Vermeyeceğim spoiler işte, hmf. Hmf kısaltma değil bu arada, bayağı ciddi ciddi çıkardım o sesi az önce.- eksikmiş gibi geldi ama kendisinin eşyası -eşya mı desem bunlara? Ama başına ayrı bir kelime lazım- diğerlerine göre aşırı güçlü oldu. (Ayrıca ikisinin gücü efektif kullanılamazken birininki efektif de olabilir başına bela da açabilir, bu sonuncu ise tümüyle efektif.) Ha bir de kesin "herkesten gizli yaşanılan hayat" olayına girmek zorunda kalacağım, yani gizli örgütler falan olayına. Neyse, bir şeyler uydururum; daha önce yazmadığım, tamamen aklımdan oluşturduğum bir öyküde -yazmaya çalıştım ama beceremedim, kafamda canlandırırken ne güzeldi oysa- yaptığım gibi bütün dünyayı ele geçirmiş bir çeşit derin devlet hikayesi uydururum belki. (Bu hikayede bilinen gizli örgütlere girmeyeceğim, yapacaksam bunu tamamen kafamdan uyduracağım; o bahsettiğim kurguda dünyanın yöneticileri, bilinen veya bilinmeyen diğer gizli örgütleri de yönetiyordu)

Ulan bu arada kontrol ettim de kendi yazdığım öykü hakkında bilmediğim şeyler varmış. Birinin gücü pek bir halta yaramıyor, birininki doğru kullanılırsa efektif ama yanlış kullanılırsa değil, birinin şanslıysa efektif değilse başına bela açan durumda, sonuncunun da her türlü efektif işte. (Ben o efektifliği ters düz edip karakterin ağzına etmeyi de bilirim de... Neyse artık...) İyi ki kontrol etmişim.

Ha bir de silah olarak kamp bıçağım da var, onu unutmuşum